Ha-mim’de, geçtiğimiz günlerde yapılan Muhakemat dersinin yedincisinde (03. 10. 2025) Birinci Mukaddeme’de yer alan aşağıdaki metin okundu:
“Evet, intizam görünür. Ve kemâl-i vuzuh ile kendini gösterir. Sâni’in vücud ve kast ve iradesine kat’iyen şehadet eden intizam-ı san’at, kâinatın her cihetinde boynunu kaldırarak her canibinden lemean eden hüsn-ü hilkati nazar-ı hikmete gösteriyor. Güya her bir masnu birer lisan olup Sâniin hikmetini tesbih ediyor. Madem maksat budur ve madem kâinatın kitabından intizama olan rumuz ve işaratını taallüm ediyoruz. Ve madem netice bir çıkar. Teşekkülât-ı kâinat, nefsülemirde nasıl olursa olsun, bize bizzat taallûk etmez. Fakat o meclis-i âlî-i Kur’ânîye girmiş olan kâinatın her ferdi, dört vazifeyle muvazzaftır…” (Muhakemat, İstanbul 2020, YAN, s. 11)
Moderatör önceki hafta okunan metne atıf yapıp bu parçayı okuduktan sonra bir müzakereci şunları söyledi: “Müellif geçen hafta müzakere edilen paragraflarda, Kur’an’ın ana maksatlarını ‘isbât-ı Sâni-i vâhid, nübüvvet, haşr-ı cismânî ve adalet’ olmak üzere dört madde halinde sıralamıştı. Bu paragrafta bunlardan ilki olan isbât-ı Sâni-i vâhidi yani tevhidi temellendiriyor. Bunun için ‘intizam’a dikkat çekiyor. İntizamın yani düzenliliğin açık biçimde göründüğünü, bunun da Sâniin yani yapanın varlığını, kastını ve iradesini gösterdiğini belirtiyor. ‘Kainatın her cihetinden’ tabiri ile intizamın belli alanlarda olmayıp bütün alemde müşahede edildiğini, ‘boynunu kaldırarak’ tabiri ile de intizamın tek boyutlu değil, yaratılışın birden fazla aşamasında kendini gösterdiğini dile getiriyor. Kainatın bütün parçaları arasındaki düzenlilik, zaman içinde yaratılıştaki değişikliğin düzenli olarak gerçekleştirilmesi, bir şeyin bütün kainat çapındaki ilişkileri ve bu ilişkilerin daima değiştirilmesine rağmen düzenliliğin değişmemesi gibi birçok yönleriyle düzenin kendisini apaçık göstermesi kastediliyor. Bu, ilm-i kelamda ‘alemde düzen vardır, her düzen bir düzenleyicinin varlığını gerektirir, öyleyse kainattaki düzenin bir düzenleyicisi olmalıdır’ diye kıyas formunda yapılan delillendirmeyi hatırlatıyor. Fakat müellif burada düzenin sadece düzenleyicinin varlığını değil aynı zamanda Onun kast ve iradesini gösterdiğini ekliyor. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yani Yaratıcıyı irade sıfatı ile muttasıf olarak anlamak lazım. Gerçekten, en basit haliyle, bir odanın düzenliliği varsa, elbette düzenleyicinin iradesinin yani neyi nasıl yapacağına karar verme, en uygun olanı seçme gibi bir özelliğinin olması gerekiyor…”
Başka bir müzakereci de şunu paylaştı: “Kainatta nizamın olduğu aşikar. Bunu kimse inkar edemez, etmiyor. Düzenin oluşumu ile ilgili ise farklı anlayışlar var. Kimileri bunu tabiata bağlıyor, kimileri maddenin kendisine. Sorgulanması gereken bu! Düzen ve düzenlilik bir irade, bir şuur gerektirdiğine, gerek tabiatta gerekse maddenin kendisinde böyle bir şuur ve irade bulunmadığına göre bunun ‘kainat cinsinden olmayan bir Sâni’ tarafından gerçekleştirildiği mantıkî bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. Diğer taraftan şöyle bir sıralama yapmak gerekiyor diye düşünüyorum: Nizam, hikmet, kast, irade. Nizam yani düzen bütün kainatta gözlemlenen düzenlilik bir gerçek ise bu, ‘hikmet’i gerektirir. Düzen ile rastlantı veya tesadüf zıt özellikleri ifade eder. Ne düzenden tesadüf ve ne de tesadüften düzen çıkar. Delilsiz, “tesadüfen düzen oluşmuş” gibi ifadeler delilsiz, spekülatif, mantık dışı iddialardan ibarettir. Hikmet ‘kast’ı yani bir amacı gerektirir, kast bir iradeyi gerektirir, irade de şuur sahibi bir kaynağı gerektirir; şuur sahibi ve hayat sahibi bir kaynağı. Yani irade varsa söz konusu kaynağın hayat ve şuur sahibi olması gerektiğini insan mantığı zorunlu olarak kabul eder…”
Ardından başka bazı müzakerelerden sonra ilk söz alan müzakereci şunları ifade etti: “Kainattaki nizamdan yola çıkarak Yapıcının irade sahibi olduğuna daha doğru olması gerektiğine ulaştıktan sonra, bunun devamı olarak şöyle bir muhakeme geliştiriyorum: Madem Yaratıcı vardır ve irade sahibidir, o halde O bana, benim sorularıma cevap teşkil edecek mesajlar da göndermelidir.” Bunun üzerine önceki müzakereci şu fikri paylaştı: “Ben o yoldan gitmiyorum. Ben ‘mahluktan hâlıka giden yol’u her iman esası için ayrı ayrı uyguluyorum, uygulamak gerektiğini düşünüyorum. Kainattaki nizamdan yola çıkarak bir Yapıcının olması gerektiğine, düzenin daha doğrusu düzenli var edilişin Onun kast ve irade sahibi olduğuna, dolayısıyla hayat ve şuur sahibi olması gerektiğine ulaşıyorum, tamam. Bu orada bitiyor. Peki ‘sorularım var, meraklarım var, duygularımın talepleri var, bunlar ne olacak?’ dediğimde, ben yine baştan başlayan bir muhakeme usulünü izlemek gerektiğini düşünüyorum. Yani şöyle diyorum: Madem ben bu soruları soracak biçimde var ediliyorum, çeşitli duygulara sahip olarak var ediliyorum. Mesela ebedi mutluluk isteyen duygulara sahip kılınarak var ediliyorum. Kim beni bu şekilde var ettiyse, var ediyorsa onun benim bu sorularıma cevap vermesi lazım, Onun benim duygularıma cevap vermesi lazım. Mesela, beni tabiat var ettiyse tabiatın bu sorularıma cevap vermesi lazım, başka bir kaynak var ettiyse o kaynağın cevap vermesi lazım. Bakın tabiat şıkkı hemen tıkanıyor. Çünkü tabiat benim sorularıma cevap vermiyor, veremiyor, benim sonsuz mutluluk isteyen duygularıma cevap vermiyor, veremiyor. Çünkü tabiatta sonsuzluk yok…”
Müzakereci şöyle devam etti konuşmasına: “Ben kainattaki düzenli var oluşa bakıyor, bir düzenleyicisinin olması lazım, o kast ve irade sahibi olması lazım, o halde irade sahibi bu kaynağın bana mesajı olması lazım… türünden bir muhakeme yürütmek usul hatasıdır, geçmişte yapılan usul hatasını tekrarlamaktır. Oysa her bir iman esasını, tek tek varlık aleminden hareketle delillendirmek gerekiyor. Geçmişte ne denildi? ‘Kur’an mucizedir, eşsiz bir belağata sahiptir, benzerini yazmaktan insanları aciz bırakan kitaptır. Dolayısıyla Allah’ın kelamıdır. O halde Kur’an’da ne varsa doğrudur, Kur’an’da iman edilmesi gereken her hakikat doğrudur.’ Böyle bir usulî tutum doğru değildir. Çünkü bu taklide götürür. Oysa iman kesin şekilde inanmak, onaylamak olduğu için her iman konusu aklın ikna olacağı, duyguların ‘doğru’ diyeceği şekilde kanıtlanmalıdır. Nitekim Kur’an’a baktığımız zaman onun mesela, haşrin varlığını birçok ayette delillendirdiğini görüyoruz. Öte yandan, hatırlayalım, müellif de bir Lahika mektubunda talebesi ve kardeşi olan Abdülmecid Abi’yi uyarıyor, onun bu istikametteki anlayışını tashih ediyor.”
Ardından söz konusu Mektubun ilgili kısmı ekrana yansıtılarak okundu, kısa dokunuşlarla açıklandı: “Saniyen: Bana karşı umumen dost bir şehir ahalisinden bir müftü, sathî bir nazarla, vâhî bazı tenkidâtı, Onuncu Sözün teferruat kısmına etmiş diye Abdülmecid yazıyor. Abdülmecid’in ona verdiği cevaplar, iki yer müstesna, mütebâkisi kâfidir. Fakat iki yerde, o da o zatın sathî sualine, sathî olarak cevap vermiş: Birincisi: O zat demiş ki: “Onuncu Sözün Hakikatleri münkirlere karşı değil. Çünkü sıfât ve esmâ-i İlâhiyeye binâ edilmiş.” Abdülmecid cevabında diyor ki: “Münkirleri Hakikatlerden evvelki dört İşaretle imana getirmiş, ikrar ettirmiş. Sonra Hakikatleri dinlettiriyor” meâlinde cevap vermiş. Hakikî cevabı şudur ki: Her bir Hakikat, üç şeyi birden ispat ediyor: Hem Vâcibü’l-Vücudun vücudunu, hem esmâ ve sıfâtını; sonra haşri onlara bina edip, ispat ediyor. En muannid münkirden, tâ en hâlis bir mü’mine kadar herkes, her Hakikatten hissesini alabilir. Çünkü, Hakikatlerde, mevcudata, âsâra nazarı çeviriyor. Der ki: Bunlarda muntazam ef’al var. Muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyleyse bir fâili var. İntizam ve mizanla o fâil iş gördüğü için, hakîm ve âdil olmak lâzım gelir. Madem hakîmdir; abes işleri yapmaz. Madem adaletle iş görüyor; hukukları zayi etmez. Öyleyse mecma-ı ekber, bir mahkeme-i kübrâ olacak. İşte Hakikatler, bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için, üç dâvâyı birden ispat ediyorlar. Sathî nazar fark edemiyor. Zaten o mücmel Hakikatlerin her birisi, başka risaleler ve Sözlerde kemal-i izahla tafsil edilmiş.” (Barla Lahikası, Mektup no: 247)
Aynı müzakereci özetle şöyle tamamladı sözlerini: “Görüldüğü gibi müellif, Abdülmecid Abi’nin cevabını düzeltirken ifade etmeye çalıştığımız usule yani her bir iman esasını müstakil olarak ispat etmek gerektiğine dikkat çekiyor. Demek ki bu usule daima uymaya çalışmak gerekiyor. Mesela, meleklere iman konusu. Usul hatası yapılarak ne deniyor? ‘Meleklere inanmak gerekir, çünkü Kur’an’da meleklere iman etmemiz isteniyor.’ Bu durumda ne oluyor? Meleklere iman tahkik edilmeksizin peşin hükümle kabul edilmiş oluyor. Böyle olunca da meleklere imanın hayatımızda güçlü bir izi görülmüyor. Peygamber’e inanmak da öyle. ‘Efendim, Kur’an mucizedir, o halde onun bize ulaşmasını sağlayan Hz. Muhammed (asm) de peygamber olmalıdır.’ Böyle bir risalet anlayışı olabilir mi? Oysa yine kainattan yola çıkarak meleklere imanı temellendirme, keza kainattaki anlamlılık ve güzellikten yola çıkarak risaleti temellendirme söz konusu olursa bu iman, -kelimenin tam anlamıyla-, aklın ikna olduğu, kalbin onayladığı ve kesinliğinden emin olduğumuz bir iman olur.
Ders hem söz konusu usul etrafında hem de devam eden paragrafta gündeme getirilen hakikatler üzerine gerçekleşen verimli müzakerelerle devam etti. Ben, kendi adıma usul ile ilgili paylaşılan tefekkürlerden çok istifade ettim. Allah razı olsun.


