Kur'an Okumaları Usûle Dair

Kur’an Okuma Denemeleri: Kureyş Suresi-1

Kur’an Okuma Denemeleri: Kureyş Suresi-1 | Ha-Mim

Nüzul sırası 24 olan Kureyş suresinin inzali nübüvvetin ikinci yılı civarındadır. Kureyş, Mekke’de ikâmet eden bir kabilenin adıdır. Hz. Muhammed (SAV) bu kabileye mensuptur. Mekke, Kâbe’nin orada bulunması nedeniyle Arap yarımadasında bulunan Arap kabilelerinin değer verdiği özel bir yerdir. Onların gözünde Kureyş, Kâbe’yi temsil eden bir kabileydi. Bütün Arap kabilelerinde olduğu gibi Kureyş kabilesi de geleneklerine ve kabile adetlerine sadıktı. Hicaz adı verilen o bölgedeki diğer tüm kabileler tarafından saygı görüyorlardı çünkü diğer tüm kabilelere adil davranıyor, onları şehirlerinde ağırlayarak hizmet ediyorlardı. Bu onların geleneğiydi ve bununla gurur duyuyorlardı. Hicaz bölgesindeki diğer kabileler arasında, Kureyş kabilesinin adı Kâbe ile özdeşleşmiştir. Kâbe, Beytullah yani Allah’ın Evi olarak ilan edilmiştir. Çoğu Arap kabilelerinde olduğu gibi Kureyş’in gözünde de Allah, kâinatın yaratıcısıdır.

Kureyş kabilesinin atası Hz. İsmail’dir (AS). Hz. İsmail ise Hz. İbrahim’in (AS) oğludur. Dolayısıyla zamanla, Hz. İbrahim (AS) kabilenin atası olarak kabul edilmiştir. Hz. İbrahim (AS) İsrailoğullarındandır. Arap bir kadın olan Hz. Hacer (AS) ile evliliğinden oğlu Hz. İsmail (AS) dünyaya gelmiştir. Klasik Yahudi kaynakları Arapları İsrailoğullarının akraba veya paralel bir ırkı olarak kabul eder. Saf ırk ve melez ırk söylemi Yahudi geleneği ile İslam geleneği arasında önemli bir farklılıktır. Tarihsel olarak Yahudi geleneği, Hz. İbrahim’in (AS) karısı olan Hz. Hacer (AS) İsrailoğullarından olmadığı için, oğlu Hz. İsmail’in (AS) İsrailoğullarına ait olduğunu inkâr etmese de bu soydan gelenleri İsrailoğulları’nın yarı çocukları olduğunu ve dolayısıyla saf olmadıklarını iddia eder. Hz. İbrahim’in (AS), İsrailli bir kadın olan Hz. Sare (AS) ile evliliğinden Hz. İshak (AS) adında bir oğlu daha vardı. Yahudiler bu soydan gelenleri saf bir ırk olarak kabul eder. Irkçılık meselesi Hz. İbrahim’in (AS) dinine işte bu şekilde sızmaya başlamıştır.

İsrailoğullarının tarihinde eskiden beri peygamberlik kavramı vardı, ancak Araplar putperest oldukları için bu kavrama aşina değillerdi. Dolayısıyla İsrailoğulları, Arap halkını kendilerine göre dinsiz oldukları yani ilahi kitap ve peygamberliği bilmedikleri için küçümsediler. İsrailoğullarına göre gerçek İbrahimi gelenek ve peygamberlik Hz. İshak’ın (AS) soyundan gelir. Bu tarihi saplantı ve ırkçı anlayış nedeniyle İsrailoğulları İslam’ı kabul etmezler. Yani onlara göre Hz. İsmail’in ırkı saf değil, Hz. İshak’ın ırkı saftır. Günümüzde Kur’an’ın halis talebeleri bu ırk mevzusuna takılmazken, Yahudi geleneği hala bu ayrımcılığı sürdürmektedir. Yahudiler Hz. Muhammed’in dinini, saf İsraili olmayan tevhide dayalı bir inanç olarak görmeye devam ediyorlar. Maalesef, bazı insanlar ilahi mesajın getirdiği manaya değil, kan bağına ve fiziki özelliklere bakmaktadırlar. İsrailoğullarının temel doktrinleri her şeyi ırkla özdeşleştirmektir. Tarih boyunca Hz. İshak’ın soyundan birçok Peygamber gelmiştir. Hz. İsmail’in soyundan ise sonunda Hz. Muhammed (SAV) olmak üzere sadece birkaç Peygamber gelmiştir. Bu nedenle Yahudiler kendilerini Allah’ın seçkin kulları sayarlar. Arapları ise o kadar da seçkin görmezler. İsrailoğullarının bazı alimlerine göre, Hz. Muhammed (SAV) gerçek bir Peygamber değildir. Sadece Tevrat geleneğini taklit etmiş ve Tevrat’ı kendisini Peygamber ilan edecek biçimde değiştirmiştir. Fakat, buna benzer iddialar değişik tonlarda da olsa tarih boyunca hep olmuştur. Zira insanlar duydukları, öğrendikleri ve bildikleri şeylere dayanarak çeşitli fikirler üretebilmektedir.

İnsani özelliklerine kulak verenler için mesele, ırka değil mesaja bakmaktır. İsrailoğulları ile ilahi mesaj ırksal bir ayrımcılığa dönüşür ve İsrailoğulları Yaratıcının seçilmiş halkı haline gelir. Bu ise evrensel Yaratıcı tanımına aykırıdır. Bu anlayış Yaratıcıyı torpil yapan, adaletsiz bir varlık haline getirir. Sanki Yaratıcı, Yahudileri doğuştan ibadet etmeye daha uygun yaratmış gibi olur. Hal böyleyse diğer insanların ne günahı var? Onlara haksızlık edilmiyor mu? Bu sorulara ikna edici bir cevapları yoktur. Bu yüzden Yaratıcı ve din anlayışının doğru yola sokulması ve düzeltilmesi gerekiyor. Hz. Muhammed (SAV) mesajı almaya başladığında, Allah’ın her insanı eşit yarattığını ve mesajı kime ileteceğine karar verenin Kendisi olduğunu söyledi. Bir peygamber olarak Yaratıcı tarafından mesajı iletmekle görevlendirildiğini, insanların mesaja uymaz ve ciddiye almazsa kendi elleriyle kendilerini tehlikeli bir yola koyacaklarını ifade etmiştir (Örnek, 10: 44). Kendisinin de ilahi mesajı iletmez ve ona uymazsa iki kat cezalandırılacağını açıklamıştır. Kur’an’da bu konuda açık ayetler vardır (Örnek, 5: 67).

Kureyş kabilesi, insanların nazarındaki itibarı ve önemli konumunu korumak istiyordu. Aksi takdirde Arap kabilelerinin gözünde değer kaybederlerdi ve diğer kabileler Mekke’ye gelmezlerdi. Bu durumda ticaret, turizm ve hac gibi faaliyetler olmazdı. Nihayetinde Kureyş, ekonomik olarak perişan bir duruma düşerdi. Çünkü hac turizmi, Kureyş’in temel gelir kaynağıydı. Hz. Muhammed (SAV) tebliğe başladığında, Kureyşliler kendilerini bir meydan okuma altında hissettiler. Çünkü bu ilahi mesajı kabul ederlerse, kabilenin önde gelen tüm reisleri ikinci sınıf insanlar haline gelecek ve toplumdaki liderlik konumlarını kaybedeceklerdi. Endişeleri buydu. Aksine, Allah’ın elçisinin liderlikle hiçbir ilgisi yoktu. Hz. Muhammed (SAV) liderlikle, statüyle ilgilenmiyordu. Yalnızca Tek Yaratıcıya ibadet etmeyi ve insanlık genelinde putlardan kurtulmayı savunuyordu. Kureyşliler, Kâbe’de farklı kabileleri temsil eden putların koruyucularıydı. Putlar her kabilenin onurunu temsil ediyordu ve Kâbe’de saklandıkları için herkes Kâbe’yi koruma gereği duyuyordu. Kâbe’yi korumak için de Kureyş’i korumak gerekiyordu. O dönemde Kureyşliler Mekke’de yaşıyordu ve dürüst insanlar oldukları için Kâbe’nin koruyucusu olmayı kabul ettiler.

Hz. Muhammed (SAV), kabilecilik anlayışını reddederek tüm insanların eşit olduğunu ve üstünlüğün yalnızca takvada, yani Yaratıcıyı tanıyıp Ondan başkasına ibadet etmemekte gösterilen hassasiyette olduğunu bildiriyordu. Bu ise Kureyş’in ileri gelenlerini ciddi biçimde rahatsız ediyordu. Çünkü bu anlayış, Kabe’de bulunan putların anlamsız olması ve böylece Kâbe’nin de bir değerinin kalmamasına yol açacaktı. Nihayetinde insanlar artık Mekke’ye gelmeyeceklerdi. Bu durum onların ana gelir kaynağının kurumasına neden olacaktı. Yaptıkları ticaret nedeniyle Kâbe ziyaretçilerinin azalması işlerinin bitmesi demekti. Öte yandan, Arap kültürü ve özellikle de Arap kabilelerinin tek övünç kaynağı olan Arap şiiri, Kur’an’ın belagati karşısında yok olacaktı. 

Bu surede Kureyş, Kâbe’yi temsil etmektedir. Sure, bir kabileyi değil daha ziyade Kâbe’nin onurunu ve neyi temsil ettiğine dikkat çekiyor. Asıl mesele, İbrahimi geleneğin yeniden canlanmasının ve dallanıp budaklanmasının merkezini temsil eden Kâbe’dir. Irksal rekabet veya ayrımcılıkla kirlenmeden, Hz. İbrahim (AS) gibi kâinatın Yaratıcısını tanımanın ve yalnızca O’na ibadet etmenin önemini vurguluyor.

Kur’an, Yaratıcının Birliği veya Mutlaklığı gibi gayb gerçekliğini insana bildirmek için her zaman mecazi bir dil kullanır. Bu, kâinatın gerçekliğini ve varoluşun işaret ettiği hakikati sunmanın tek yoludur. Aksi takdirde gayb yani Mutlak, bu yaratılmış kâinat koşulları içinde tanımlanamaz. Çünkü Mutlak olan bu kâinat türünden olmayandır. Bu yüzden Kur’an mecazlar, hikâyeler ve sembolik ifadeler kullanır. Kâbe, Allah’ın birliğini vurgulayan, İbrahimi geleneğin önemini öğreten, sembolik bir yapıdır. En basit taşlardan yapılmış, üzerinde hiçbir mimari figür veya sembol olmayan taştan bir binadır. Böylece Kâbe, kendi başına bir yapı olarak hiçbir değeri olmadığının mesajını verir. Kâbe, Allah’ın birliğini yani tevhidi temsil eder. Kâbe’nin değeri ancak bu temsil anlaşıldığı zaman takdir edilebilir.

Kureyşliler de Allah’ın evi olan Kâbe’yi ziyaret ederek hac yapıyorlardı ancak amaçları putlarını ziyaret etmekti. Pagan hac geleneği, Kâbe’nin temsil ettiği tevhid ile taban tabana zıt bir uygulamadır. Uzun zaman önce unutulmuş olan İbrahimi tevhid dini gereğince Allah’ın Mutlaklığını anmak yerine, kabilelerinin putlarına saygı göstermek için oraya gidiyorlardı. Bu Pagan Araplara göre İbrahim, Arap milletinin atasıdır. Hepsi İbrahim’in bu binayı inşa ettiğini biliyorlardı. Fakat bu binanın temsil ettiği inançtan uzaktılar. Bu bina, insanlardan o ibadet yerinde tek Yaratıcıya ibadet etmeleri için inşa edilmişti. Hz. İbrahim’in (AS) tek Yaratıcıya olan saf inancı, hanif dindir. Hz. İbrahim (AS) döneminde Kâbe’de o zamanki hanif inancı temsil eden herhangi bir sembol yoktu. Fakat daha sonra insanlar kabile kimlikleri içinde kayboldular. Hakikati hurafelerle karıştırdılar. Kâbe’yi inşa ediliş gayesinin dışına taşıdılar. Esasen İslami “Hac” geleneği, Hz. İbrahim’in Allah’ın rehberliğinde sembolik olarak uyguladığı Tevhid’in saf temsilini canlandırmaktan başka bir şey değildir. Kur’an’ın Hac emri asla, Pagan geleneğinin düzeltilerek devamı ettirilmesi değildir. Bilakis Hac, Hz. İbrahim geleneğinin canlandırılması ve hak ettiği şekli ile uygulamaya konulmasından ibarettir.

لِإِيلَـٰفِ قُرَيْشٍ

106:1. “Kureyş’in emniyeti için,”

Kureyş, Yaratıcının mutlaklığının sembolü olan Kâbe’yi temsil eder. Kâbe, İbrahimi tevhid geleneğinin de sembolüdür.  Bu tevhid anlayışı insanlığı anlamsızlık, karanlık ve cahillikten kurtarır. Kureyş’in Kabe’ye ziyarete gelenlere ev sahipliği yaparak güven sağlamaları karşılığında, Hicaz ve hatta daha uzak çevrede yaşayan kabileler tarafından kendilerine güvence verilmişti. Bu nedenle hem kendi kabile üyelerinin ihtiyacı ve hem de ziyarete gelenlerin ihtiyaçlarını karşılayacak malları güven içinde getiriyorlar ve satıyorlardı. Bu Kureyş için önemli bir nimet idi. Bu nimet şükrü gerektiriyordu. Kur’an burada şükrün kime yapılması gerektiğini öğretmek için bir örnek olarak herkesin bildiği bu olayı dile getirir.

إِۦلَـٰفِهِمْ رِحْلَةَ ٱلشِّتَآءِ وَٱلصَّيْفِ

106:2.” Onlar, kış ve yaz seyahatlerinde emniyettedirler.”

Mekke’den yola çıkan kervanlar yazları kuzeye yani Şam Vilayetlerine, kışları ise güneye yani Yemen’e doğru yol alır. Kışları Yemen serin olur yazları ise Şam Vilayetleri olan Ürdün, Suriye, Irak, Filistin ve Lübnan ılıman olur. Peki bu ayet muhatabına bunları neden anlatıyor? Seyahat, yaz, kış, kuzey ve güney neyi temsil ediyor?

فَلْيَعْبُدُوا۟ رَبَّ هَـٰذَا ٱلْبَيْتِ

106:3. “Öyleyse, bu evin Rabbine ibadet etsinler.”

Burada bu eve yani kâinat türünden olan Kâbe’ye değil, kâinatın Rabbine ibadet edin mesajı veriliyor. Buna benzer vurgular Kur’an’da tevhidi temellendirmek için yapılır. Mesajı diğer varlıklara ve ilişki biçimlerine yansıtmak gerekir. Mesela, yediğimiz bir meyvenin tohumuna, toprağına, suyuna, havasına, ışığına, yetiştiricisine değil bütün bu varlıkların Yaratıcısına şükretmek esastır. Fakat bu şükrü eda ederken şükre vesile olan bu varlıkları da görmezden gelmeyip dualarımıza dahil ederiz. Bu ayet bize böylesi bir mesaj ile Kur’an’ın en temel öğretisi olan “la ilahe illallah” ifadesinin ilk bölümü olan “la ilahe, ilah yok” kısmını öğretmek için içi boş olan Kâbe temsilini kullanır. Kâbe’ye gelenlerden ve onlardan kazandığınız imkanlara değil, bütün bunları var eden Rabbinize ibadet edin mesajını verir. Kur’an, kâinatın Yaratıcısının tüm insanlığa, bütün zamanlarda hitap eden bir mesajı olduğu için ayetlerdeki tüm tarihi ve yerel örnekler bu şekilde evrensel boyutta anlaşılmalıdır.

Kur’an Okuma Denemeleri: Kureyş Suresi-1 | Ha-Mim

Aşağıdaki ayetlerin verdiği hikmet ve derslerden biri hac ibadetiyle ilgilidir. Hacca gitmenin amacı, İbrahim’in mirasını, yani başka hiçbir şeyle ilişkilendirilmeyen, Allah’ın birliğine olan saf inancı canlandırmaktır. Kâbe, yeryüzünde Allah’ın birliğini temsil etmek üzere kurulan ilk sembolik ev idi. Bu özelliği ile de Kâbe, insanlık tarihi ile birlikte var olması gerekir ki, çoğu İslam alimleri Kâbe’nin ilk olarak Hz. Adem tarafından inşa edildiğini söylerler. Bu yorum alemin ve insanın yaratılışı hikmetine çok uygun düşmektedir. İnsan, bu kâinatın hiçbir parçasında veya bütününde Yaratıcı olma özelliğinin olmadığını anlayacak ve onaylayacak kapasitededir. Bu kapasitesini kullanabilmesi için Yaratıcının bu ayetlerde olduğu gibi insana rehberlik etmesi gerekir. Aksi halde, insanın ve kâinatın yaratılışı anlamsız hale gelir.

3:96. “İbadet yeri olarak yeryüzünde yapılan ilk bina Mekke’deki Kâbe olup, pek feyizlidir, insanlar için hidâyet rehberidir.”

3:97. “Orada apaçık alâmetler ve deliller, İbrahim’in makamı vardır. Kim Beytullah’a girerse korkudan emin olur. Ziyarete gücü yeten herkese Beytullah’ı ziyaret etmek, Allah’ın onun üzerindeki hakkıdır. Nankörlük edip bu hakkı tanımayana Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur, o bütün âlemlerden müstağnidir.”

Allah’a inananların maddi imkânları elverdiği sürece hayatlarında en az bir kez hac yapmaları emredilmiştir. Allah’ın Evi olan Kâbe’ye gitmek, Hz. İbrahim’in geleneğini ve mirasını, yani Allah’ın birliğine şahitliği canlandırma biçimi olan hac önemlidir. İnsan hacca gittiğinde Mekke’ye değil, Hz. İbrahim’in mesajının mirasını, yani tevhidi fizikî olarak hayatında uygulamaya gider. Hz. İbrahim (AS) tüm hayatını tevhidi tebliğ etmeye adamıştır. Bu nedenle İbrahim, tüm semavi dinlerde tevhidin yani Allah’ın birliğinin sembolüdür. Kâbe, haccın merkezinde yer alır. Tevhid sembolü Kâbe sadece Mekke’de bir yer değil, aynı zamanda kişinin dünya görüşünün, hayat anlayışının, yüzünü döndüğü yönü yani kıblesidir. Kıble, ibadetin yönü yani insanın dünyada yaşarken izlediği yönü ifade eder. Tek bir Yaratıcı Allah’a ibadet eden herkes, İbrahim’in ilettiği mesajın asli sembolü olan Kâbe’ye yönelir. Tevhid, Allah’ın Mutlaklığını belirtir. Kâbe, tevhidi temsil ettiği için insanlar hacca gittiklerinde yüzlerini oraya yani kıbleye çevirirler. Böylece hayatın kıblesi tevhid yani Allah’ın Mutlaklığı olur.

İnsan, tevhidi kalp ve zihniyle algılamasına rağmen bedenen Kâbe’ye gitmeli ve hac yapmalıdır. İnsanın varlığı bedenle kayıtlı değildir. Ruh sınır tanımaz. İnsan ruhu Yaratıcısının varlığı ve birliğini anlayıp onayladığında manen gıdasını alır fakat fiziken tevhidi deneyimlemek için hacca gitmelidir. İnsan bedeni dünya gibidir ve insanın kalbi veya ruhu bedenin içinde bu dünyayla etkileşim kurar. Kalp, tevhidi aradığı için insan bedenindeki Kâbe’dir. Beden ruhun ikamet ettiği yerdir ve ruhun istikameti Kâbe’dir. İnsan ruhunu Kâbe’ye çevirirken bedeni de aynı istikamette olmalıdır. Çünkü insan ruh, zihin ve bedeniyle yaratılmıştır. Bu yüzden namaz, oruç, zekât gibi bedenle yapılan ibadetler vardır. Dolayısıyla, Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği tevhid kıblesini bulabilmek için insan bedenini oraya yani Kâbe’ye götürmelidir. Beden, tevhid deneyiminin sembolik bir temsili olarak ruhla birlikte hareket eder.

İnsan, kendine ve diğer varlıklara dikkatle baktığında var ediliş biçiminin Varlık Kaynağını tanıtan mesajlar getirdiğini fark eder. Varlıklar ve onlarda yansıyan özellikler kendi başlarına var olamazlar. Bu farkındalığın sonucunda insan, tüm varlıkların ve dolayısıyla kâinatın bir Yaratıcısı olması gerektiği sonucuna ulaşır. Varlıklardaki özellikler Mutlak bir Varlık tarafından yaratılıyor olmalıdır. Yine, insanın duygularında tezahür eden niteliklerin varlık kaynağının Mutlak olması gerekir. Çünkü niteliklerin fiziki dünyada tezahür etme biçimi, bunların geldiği Kaynağın Mutlak olması gerektiğine delalet ediyor. Ancak, bu kâinatta Mutlak bir varlık yoktur. Zira kâinat kendisi zevale gidiyor. Mutlak olan ise zeval bulmaz. Her daim vardır. Öyleyse bu Mutlak Varlık Kaynağı yarattığı kâinat cinsinden olamaz; kâinat gibi değiştirilen, geçici olan, var edilmeye muhtaç olamaz. İnsan tefekkür edince bu şekilde, Yaratıcının Mutlak Olan olması gerektiği sonucuna mantıken ve tüm bilinçliliği ile ulaşır. İnsani deneyim budur. Bu sonuca, fiziki dünyanın varlığını sorgulayarak ve ardından da tecrübe ederek ulaşır. Yani, fiziki anlamda yaptığı gözlemlerle yaratılışta tezahür eden güzelliği, mükemmelliği, ölçüyü ve zamanlamayı görebilir. Ayrıca duyma, tatma ve koku gibi diğer tüm duygularıyla kâinatı tecrübe eder ve ruhu bu şekilde fiziki dünya ile etkileşime geçer. Örneğin bir meyveyi görür, eline alır, koklar, ısırır, yer, tadını alır ve çıkan sesi duyar. Bu şekilde etkileşim kurmadan meyvenin taşıdığı mana ve mesajları ruhuna iletemez. Bu etkileşim ile meyvedeki tadın, kokunun, görüntünün, sesin ve dokunma hissinin Varlık Kaynağının ne veya kim olabileceği hakkında fikir yürütebilir. Zihni tat alma duyusunu sorgulamaya başlar ve kalbi, duyguları bundan zevk alır. Ancak bu deneyimden sonra, bu tadın nasıl var olduğunu sorgulayabilir. Böylece, insanın Yaratıcıya ibadeti fiziki yollarla gerçekleşir. Ruhun mana bulduğu namaz, oruç veya hac ibadetleri bu şekilde fiziki olarak yapılır.  Bu fiziki etkileşim halindeyken insanın zihni, kalbi ve duyguları yalnızca Yaratıcıyı tanıyıp Ona inanmakla kalmaz aynı zamanda ibadetini de Ona yapmak gerektiğini anlar, yani tevhide inancın sonucunu deneyimler. Tüm bunları bedeni aracılığıyla yapar. Çünkü yaratılışı bu şekildedir.

İnsan, hacca gitmek için Kâbe’ye, kıbleye yönelir ve bir tevhid yolculuğuna başlar. Hedefe yani tevhide ulaşmak onun hayat gayesidir. Tevhidde huzur hisseder. Tevhid, yalnızca Allah’a ibadet ederek fiziki dünyada gerçekleştirilir. Kılınan her namaz, tevhide yönelme ve orada huzur bulma niyetini taşımalıdır. Bu dünyayla ve bedensel ihtiyaçlarla fazla meşgul olup kalbi ihmal etmemek gerekir. Kalp daima tevhidin işaretlerini, delillerini aramalıdır. Ulaştığımız sonuçları toplayıp Yaratıcımıza sunmalıyız. Günlük ibadetler, namazlar bunun içindir. Yani varlık kaynağını arayan, soruşturan bir insan olarak varlığımızı anlamlandırma çalışmalarının sonucunu, kıldığımız namazlar ve yaptığımız sair ibadetlerle Yaratıcımıza sunarız. Namaz esnasında Allah’ın kelamını ve ondaki mesajı insanlara bir insan sesi aracılığıyla yaymak ve iletmek görevini bedenen ifa ederiz. Bu dünyada, dualar da dahil olmak üzere tüm işlerimizi ve maddeyle hiçbir ilgisi olmayan ancak madde aracılığıyla ulaşılabilen tevhid kavramını fiziken tecrübe ederiz. Ruh, beden vasıtasıyla çalışır. Allah’ın kelamı Peygamber’in (SAV) bedeni vasıtasıyla uygulamaya geçer ve insanlara ulaşır.

Beden işlevsiz hale geldiğinde, insanın öldüğünü söyleriz. Ölüm, ruhun artık bedeni kullanmaması ve bu fiziki dünyayı terk etmesidir. Ruhun ve hayatın bedenden ayrılmasıdır. Yaratıcı, kâinattaki düzeni böyle kurmuştur. Ruhumuz, doğrudan Yaratıcıdan geldiği için zaman değişimlerine ve fiziki sınırlara tabi değildir. Ruh, bu varoluş koşulu içinde bedene yerleştirilmiştir. Biz insanlar yaratılmış varlıklarız ve bu nedenle mutlak olamayız. Yaratılmaya muhtaç olan ruh da mutlak olamaz. Yalnızca Mutlak olan Yaratıcı, bu fiziki formun kısıtlamalarından münezzehtir. Mutlak Varlık, bu dünyaya hiç benzemez. Ancak bu dünya onun zorunlu varlığına işaret eder. 

Yeni bir varoluş biçimi olan ahirette, ruhun buna uygun biçimde işlev görebilmesi için yeni bir fiziki varlık verilmelidir. Kur’an, ahiretteki yeni yaratılış türünde her şeyin canlı bir formda olacağını haber verir. Yani, burada deneyimlediğimiz hayat standartları bir kademe daha yükseğe çıkarılacaktır. Diğer varlıklarla olan etkileşimler daha üst düzeyde gerçekleşmelidir. Örneğin, bir ağacın bize gelmesini istediğimizde ağaç bunu anlamalı ve gelmelidir. Bu etkileşimin derecesi, dünyadayken insani yönümüzü geliştirdiğimiz ölçüde olacaktır. Dünyadayken kendimizi daha yüksek bir varoluş derecesine hazırlamalıyız. Ahirette insan bedeni, sanki ruh gibi olacak ve ruh da daha yüksek bir varlık seviyesine çıkacak. Bu dünya şartlarında bu varlık seviyesini tecrübe edebiliriz. Örneğin, hiç bilgimizin olmadığı bir konuda belli bir eğitimden geçtikten sonra o konu hakkında çok şey biliyor hale geliyoruz. Bir meslek edinme özelliğimizi birçok fiziki deneyimlerden sonra daha seri ve kolay uygulama yeteneği kazanabiliyoruz. Böylece bu dünya koşullarında ruhumuzun, duygularımızın sonu gelmez isteklerinin kaynağını tanıdığımız oranda, kaynak olan Yaratıcıyı tanıyıp, Onu aklen anlamak, duygularımızla hissetmek ve ruhumuzla ilişkiye geçip Ona ibadet etmekle yeteneklerimizi geliştiririz. Özellikle mutlak Yaratıcı ile iletişim kurarak geliştirmiş olduğumuz yeteneklerimiz bu dünyadaki bedende fiziken uygulanamaz. Bedenin sınırlarını aşan bir idrak düzeyine ulaşabiliriz. Böylece ahirette her şeyin yeniden yaratılması gerektiği sonucuna ulaşabiliriz. Çünkü ahiret alemi bu dünyadaki varoluş biçimiyle deneyimlenemiyor. Yeni yaratılıştaki şartların buradaki gerçekliğimize göre, yani bir tür fiziksel formla birlikte tecrübe edilmesi gerektiğini böylece anlayabiliriz.

Ruh henüz bedendeyken, bedenimizle dua etmeli ve O’nu hatırlamak için tevhide yönelmeliyiz. Hayat yolculuğu ruhun evi olan kıbleye, hedefe doğru olacaktır. Kâbe’nin, yeryüzünde İbrahim’in tesis ettiği tevhidin temsilcisi olduğu bilinciyle hacca gitmeliyiz. Ancak günümüzde bu hac kavramının anlamı ve derinliği, kültürel alışkanlıklar ve müdahalelerle çok zayıflamış görünüyor. Kişi tek başına hac yapabilir. Zira, bir başkasına manevi olarak eşlik etmek zordur. Beden başkalarıyla birlikte oradadır, ancak herkesin hac anlayışı ve deneyimi farklıdır. Varlığımızla ilgili haccın anlamını kavrama konusunda bizimle aynı manevi bağı paylaşan insanlar olabilir. Ancak, ruh açısından üç günlük bir hac ibadeti kısa gelebilir. Haccın anlamını derinden kavramak ve yaşamak, bir ömre bedeldir.

Hacda çeşitli ritüeller icra edilir. Örneğin tavaf yapılır yani Kâbe’nin etrafında 7 kez dönülür. Bu ritüellerdeki 5, 7, 9 veya daha fazla olan sayılar fıkhi kurallardır ve bunlara uymak gerekir. Hedefimiz tevhiddir. Bedenimiz hayat boyunca Kâbe’ye yönelir çünkü hayatımız boyunca Kâbe’ye olan yolculuğumuzdayız. Her namaz, tevhidin zirvesine ulaşmak için bir adımdır. Tevhid inancı, hayattaki hedefimiz olmalıdır. Tavaf, bu anlayışın fiziki temsilidir. Tavaf yaparak hayatımızda tevhidden çıkmayacağımızı ilan edip ruhen bu söze bağlanıyoruz. Her tavafta bu bağlılık sözüne bir düğüm daha atarız. Sözümüzü tutarak, ahdimizin üstüne yedi defa düğüm atarız. Bu, tekrar tekrar bir teyittir. Tevhidi unutmayacağım. Tevhid hayatımın merkezi olmalı, tevhidden çıkmayacağım vaadinin tekrarlanmasıdır. Kâbe etrafında dönerek Allah ile yaptığımız ahdin düğümlerini yenilemekteyiz. Tavafta dua ederken niyetimiz şudur: “Hayatımda tevhid hakikatini göz ardı etmeyeceğime dair Allah’a söz veriyorum. Lütfen Allah’ım, hayatımı sonraki nesillere bir örnek olarak bu mekânda Sana ibadet eden elçin İbrahim (AS) gibi, bu tevhid mesajı anlayışına göre yaşamam için bana yardım et. Bu mesajı Peygamber Muhammed (SAV) aracılığıyla aldım ve onu kendi hayatıma mümkün olduğunca yansıtıyorum.” Hacda, sanki Allah ile ahdimizi yerine getiriyor ve Kâbe’yi tavaf ederek, Allah’ı tanımanın ilanı olan tevhidin altına imzamızı atıyoruz.

Hac ve namaz, sadaka veya zekât gibi herhangi bir ibadetin fiziki formu zorunludur. Bu nedenle Allah, bize fakir ve muhtaç bir insan gönderdiğinde zekât veya sadaka veririz. Böylece, tevhid anlayışımızı fiziksel olarak ifade ederiz. Bu mülkün gerçek sahibi yalnızca Allah’tır, duygusuz, iradesiz, bilgisiz, güçsüz tabiat veya tesadüf anlamlı bir varlığa kaynak olamaz. İnsan hayatında her şeyi fiziksel olarak yaşar. Fiziki varlığıyla, varlık kaynağının Mutlak olduğu sonucuna varır. Bu sonucu dil ile ikrar eder, la ilahe illa hu der. Tıpkı bir meyvenin tadını almak için onu yemek gibi, ruhun ulaştığı sonuçları da kelimelerle ifade eder. Dille söylemezse, tam bir insan olarak görevini yerine getirmiş olmaz.

Pratik açıdan, Allah’a inanan insanlar bu dünyada İslam hukukunun uygulandığı bir coğrafi alanın bir üyesi olarak yaşamıyor. Çünkü dünyada böyle bir yer ve yönetim biçimi yok. Fakat Müslümanın inancı, fizikî uygulamalar yani salih amellerden ayrılamaz. Beyan ettiği her şeyi fiziksel olarak da yaşamalıdır. Bedenle dua etmek ve cemaate fiziksel olarak katılmak, kişinin inancının pratik yönüdür. Manevi deneyimlerin değerini azaltmaz. Tek Yaratıcı Allah’a inandığına dair ahdi veya şehadeti tekrar tekrar yapmak ve bunu tekrar tekrar teyit etmek, Kâbe’yi fiziksel olarak tavaf etmek anlamına gelir. Bu yüzden hacca gider ve tavaf ederiz. Tüm bu ritüeller kişinin ruhunu eğitmesi içindir.

Namaz kılarken veya herhangi bir ibadeti yerine getirirken ne yaptığımızın bilincinde olmalıyız. Allah’ın fiziksel olarak uygulanması gereken son emri hacdır. İbadetin doruk noktası olan hac emri, Resule iletilen İlahi vahyin de doruğa ulaştığı anda insanlara bildirilmiştir. Bu yüzden haccın, hayatta yalnızca bir kez yapılması farz kılınmıştır. Yani, insan hayatında yalnızca bir kez en yüksek noktaya ulaşabilir. Ancak beş vakit namaz, gün doğumundan gün batımına kadar pratik yaparak günlük hayatımızdaki en yüksek noktaya yani hacca ulaşmak için yapılan bir eğitimdir. Tevhid inancını her zaman tekrar etmeli, tahkik etmeli ve pekiştirmeliyiz.

Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Quraysh – Part 1 –12/21/20” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yorum yazın