Ders Notları

Paslanan Kur’an mı, Kur’an’ı Anlama Metodu mu?

Paslanan Kur’an mı, Kur’an’ı Anlama Metodu mu? | Ha-Mim

Ha-mim’de, uzun bir süre devam eden ve Kur’an’ın anlaşılması noktasında çok hayatî prensiplerin ortaya çıkmasına vesile olan İşârâtü’l-i’câz okumalarının tamamlanmasından sonra, aynı müellifin Muhakemat adlı eserinin okunmasına başlandı. İlki 22. 09. 2025 tarihinde gerçekleşen derste eserin ismi ile ilgili kayda değer müzakereler paylaşılıp Mukaddemede yer alan hamdele kısmı okunup zengin tefekkürlere konu edildi. Ben dersin tamamını ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=YtZ2hVYw_f0&t=15s) eserin adı çerçevesine yapılan açıklamaların bir kısmına değinmek istiyorum.

Eser, isim olarak “Muhakemat” adını taşımakla beraber meşin kapağı çevirip ilk sayfaya baktığımızda, müellifin uzun bir ismi gündeme getirdiğini görüyoruz: “Marîz bir asrın, Hasta bir unsurun, Alil bir uzvun reçetesi veyahut Saykalül-İslamiyet veyahut Bediüzzaman’ın Muhakematı.” Moderatör bu uzun başlığı okuduktan sonra eser hakkında bilgi veren bir araştırmadan şu açıklamayı nakletti: “Bu eserin Türkçesi ‘Muhakemat, Arapçası ‘Reçetetü’l-ulema’ veya ‘Reçetetütü’l-havas’ her ki tarzda 1910 yılında telif edilip, 1911 ve 1912’de tab’ edilen bu cihanbahâ eser, bizzat müellif-i muhterem Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin üslup ve ifadeleridir. Birisi diğerinin tercümesi veya şerhi olmayıp her ikisi de ayrı ayrı lisanlarla telif edilmiştir.” Ardından şunları zikretti: “Demek ki bu eser daha çok ulemaya yani alimlere yazılmıştır. Biz biliyoruz ki müellifin başka bir eseri daha var Münazarat diye. O da ‘avam’ yani toplum geneli için kaleme alınmıştır.”

Bundan sonra bir müzakereci söz alarak -sonradan küçük tasarruflarla-, şunları söyledi: “Evet eserin adı ‘Muhakemat’ yani ‘muhakemeler’. Ne demek? Doğru anlayışa ulaşmak için akıl süzgecinden geçirme, bir sorunu çözmek için yol arama, bir meseleyi çeşitli boyutlarıyla inceleyerek karara varma… Niçin esere bu ismi verdi? Çünkü problem tam da burada! Taklitte muhakeme var mıdır? Yoktur! Bir şeyi kabul ettiğinizi söylerseniz, tamam! Peki akıl gibi çok önemli bir donanıma sahip varlıklar olarak bize böyle bir tutum yakışır mı? Hayır! Hele ulemaya, alim olanlara! Hayır! Bu, aklı bir çeşit askıya almak olur. Ama maalesef durum bu olduğu için müellif eserin adına ‘Muhakemat’ diyor, problemin kaynağına işaret ederek. Gelelim ‘Reçetetü’l-ulema’ terkibine. Müellif eserine ‘reçete’ diyor. Reçete kime verilir? Hastaya! Ulema hasta. Nasıl bir hastalık? Bunun fiziki veya bedenî bir hastalık olmadığı ortada. Ya nasıl bir hastalık? Ulemanın usulü hasta! Dini ele alış, dini naklediş, dini takdim usulü hasta! Önceki ulemayı taklide dayanan, onlardan yapılan nakillerle din anlatımı yapan, ‘nas böyle diyor’ yahut ‘Kur’an böyle söylüyor, hadis rivayetleri böyle beyan ediyor’a yaslanan bir usul hastalığı. Başka bir tabirle metot yanlışlığı…”

“Müellif ilme atıf yapan bir isim koymadı kitabına. Mesela, ‘İslamî İlimler’ demedi. Mesela ‘İhyâu ulûmiddin’ demedi. Mesela, muhtevasına uygun olduğu halde ‘Tefsir İlmine Giriş’ demedi. Muhakemat diyerek ulemadaki muhakeme noktasındaki noksanlığa, muhakeme yanlışlığına dikkat çekti. Ulemada hiç muhakeme yok anlamında değil. Muhakeme biçiminde, muhakeme usulünde gözlenen bir sıkıntı var, ona işaret etti. Daha açık ifade etmek gerekirse, mesela imana ait bir konuda ulema ne dedi, ne diyor? ‘Efendim bu nassla sabittir, inanmak gerekir.’ Yahut ‘Buna böyle inanmak gerekir, çünkü ayet bunu bu şekilde ifade ediyor.’ Peki bu, özellikle günümüz insanı için tatminkar mıdır? Yaşadığımız çağın insanı ‘Kur’an’da ve hadislerde durum böyle ise, tamam’ diyor mu? Kaldı ki Kur’an’ı ve Peygamber’i tahkik ederek inanmamış birisine ayet ve hadis lafızlarıyla iman anlatmak ne derece uygundur? Sonuç olarak muhakeme usulünde bir terslik olduğu gayet açık…”

“Başlıktaki ‘Marîz bir asır’ ifadesine gelince, bunun XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılın başı olduğu anlaşılıyor. Osmanlı yönetiminin ve entelektüellerinin hasta olduğu zaman. Biraz daha geriye gittiğimizde, -tabiri caizse-, kendisini gösteren bir nezlelik vardı, giderek bu arttı ve zâtürreye dönüştü. Sonra hastalık ciğerlere nüfuz ederek ölme noktasına getirdi. Ne demek hasta bir asır? Ne idi hastalık? İmanın zayıfladığı, taklidin kol gezdiği, yeni yetişen neslin sorgulamaya başladığı, ancak ulemanın taklit hastalığı yüzünden ikna edici cevaplar vermediği bir asır ya da dönem? İkna olmadığı için imanda zorlanıldığı, teslimin baygınlık geçirdiği, tevekkülün ortadan kalktığı bir süreç, bir zaman dilimi… ‘Şuna inanacaksın, buna inanacaksın’ dendiği fakat nasıl ve niçin inanması gerektiğinin temellendirilmediği bir asır. ‘Kur’an belağatı ile mucizedir, dolayısıyla Allah’ın kelamıdır’ denip bütün inanç konularının ayetlere referansla temellendirildiği bir asır. Düşünen ve sorgulayan gençlerin, taklide dayalı önlerine konan din takdimi karşısında, ‘Bunlar benim kafama yatmıyor’ demeleri karşısında, dertlerine derman olacak çözümlerin ortaya konulmadığı asır. Böyle bir asır hasta değildir de nedir ya?”

“Yine başlıkta geçen ‘Hasta bir unsur’ ifadesi de İslam dünyası ve o günkü şartlarda İslam dünyasını temsil eden Osmanlı olarak anlaşılıyor. Müellif burada hem asra, hem bölgeye hem topluma atıf yaparak genel bir hastalığa dikkat çekiyor. Hastalığı had safhaya varmış olan, -deyim yerindeyse-, can çekişen Osmanlı’nın sadece siyasi veya ekonomik alanda değil de zihniyet planında hasta olduğunu dile getiriyor müellif. Hatta zımnen, hastalığın hayatın değişik alanlarında kendini gösteren arızalarının temelinde zihniyet yani yönteme ilişkin sorunların bulunduğuna gönderme yapıyor…”

Sözlükte ‘saykal’ cila anlamına geldiği için bu tamlama İslamiyet’in üzerinin paslarla kaplı olduğunu ve eserin bu pasları gidermeye yönelik bir hedef taşıdığını belirtiyor. Ancak hemen ifade edilmelidir ki, burada tozlanan, küflenen yahut paslananın İslamiyet değil, İslamiyet’in anlaşılıp anlatılmasında takınılan tavırdır. İslamiyet özgün hali ile yerinde duruyor. Onun aslının her hangi bir tozlanmaya, paslanmaya uğraması söz konusu olamaz. Ancak zaman içinde başta ulema olmak üzere Müslümanların ona karşı tutumunda, onu tabi tuttuğu muamelede tozlanmanın, paslanmanın olduğu aşikar.

“Keza başlıktaki ‘Alîl bir uzuv’ ifadesindeki ‘alîl’ de yine hasta anlamına geliyor. ‘Uzuv’ tabiri ile ise unsur olarak zikrettiği Osmanlı dünyasında, içinden geldiği doğu aşiretlerini yani Kürtleri kast ettiği anlaşılıyor. Müellifin bütün İslam dünyası ile ilgili olduğu gibi aşiretlerle ilgili olarak da, -milliyetçilik yapma anlamında değil-, problemlerini yakından gördüğü için İslam toplumunun bir parçası olmak açısından ilgilendiği bilinen ve gayet makul bir husustur.”

“İsimdeki “Saykalü’l-İslamiyet” ifadesine gelince, bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sözlükte ‘saykal’ cila anlamına geldiği için bu tamlama İslamiyet’in üzerinin paslarla kaplı olduğunu ve eserin bu pasları gidermeye yönelik bir hedef taşıdığını belirtiyor. Ancak hemen ifade edilmelidir ki, burada tozlanan, küflenen yahut paslananın İslamiyet değil, İslamiyet’in anlaşılıp anlatılmasındaki takınılan tavırdır. İslamiyet özgün hali ile yerinde duruyor. Onun aslının her hangi bir tozlanmaya, paslanmaya uğraması söz konusu olamaz. Ancak zaman içinde başta ulema olmak üzere Müslümanların ona karşı tutumunda, onu tabi tuttuğu muamelede tozlanmanın, paslanmanın olduğu aşikar. Peki, cila vurmayı gerektiren paslanma nedir? Kur’an’ın anlaşılmasında kendini gösteren taklittir, hadislerin anlaşılmasında kendini gösteren taklittir, her biri kendi döneminin şartlarını taşıyan fikhî ahkamı, o dönemim ve şartlarının sınırlandırılması olduğunu dikkate almayıp, din ile aynılaştırmaktır. Yani, ayet ve hadislerin tarihi koşullarda yapılan yorumlarını bütün zaman ve mekana ait ‘evrensel hüküm’ diye ortaya koymaktır. Kur’an’ı her kuşağın içinde yaşadığımız asrın gerçeklerini göz ardı ederek okumaya çalışmak yerine sonraki çağların insanlarını daha önceki çağların koşullarına davet ederek din öğrenim ve öğretimi geleneğini sürdürmektir. Özetleyecek olursak, Kur’an’ı ‘gönderiliş maksadı’na uygun şekilde okuma çabasından uzak durmaktır… Aynı husus hadisler için de söz konusu… Peki çoğunlukla veya genellikle ne yapılıyor? Beş asır, yedi asır, on asır önce kaleme alınmış tefsirlerdeki açıklamalar paylaşılıyor. Oysa her müfessir kendi döneminin çocuğudur. Dolayısıyla kaleme alınan tefsir o asırda çok kıymetlidir. Ama o tefsiri alıp yani o müfessirin kendi dönemindeki açıklamaları alıp bugünün insanına Kur’an’ın mesajı olarak sunmak, -önceki derslerde söylendiği üzere, günümüzdeki tıbbî çözümleri bir kenara bırakarak üç beş asır önce yazılmış bir tıp kitabına göre tedavi önermek gibi bir yanlışlıktır…”

“Said Nursi, burada, -ona bazı arkadaşlar İmam Nursi diyor, bence gayet uygun-, ‘tecdid’e gönderme yapıyor. Başka bir tabirle Risale-i Nur’da takip edilen usulün temellerini atıyor. Zamanlarında çok kıymetli olan ve Müslüman toplumun ihtiyacına cevap veren tefsirlerden yapılan nakiller güncelleştirilmediği için Kur’an’ın evrensel mesajı üzerinde oluşmuş olan küflerin temizlenmesi gerektiğini belirtiyor. Hem İslamiyet’in cahili olanların ve hem de bugünün şartlarında din eğitimini modern eğitim kurumlarında alan kişilerin genel olarak din, Kur’an, Hadis nakilleri ve hatta Peygamberlik müessesi hakkında ya kuşku veya inkara varan davranışlarının sebebinin böylesi bir küflenme olduğunu tespit ediyor. Bu küflerin karşı tavır takınmaya neden olduğunu gören İmam Nursi, bu insanları itham etmek yerine, Kur’an’ın mesajını çağın imkanlarına ve kapasitesine göre küflerin kapattığı hakikatleri ortaya çıkarmak gerektiğini ifade ediyor. Risale-i Nur, özellikle -takip ettiği usul açısından incelendiğinde- tam bir tecdit gerçekleştiriyor. Nakillere dayanan bir imandan söz etmiyor. Her iman konusunu varlık aleminden yani gözlemlerimizden yola çıkarak, insanî ve aklî düzlemde temellendiriyor. ‘Kur’an böyle söylediği için inanıyoruz’ demiyor. Kainatın şahitliğine başvuruyor. İnsanî duyguları irdeliyor. Ayrıca bunu sadece Yaratıcının varlığı ve birliği açısından değil ahirete iman, meleklere iman, cennet ve cehenneme iman, vahye iman gibi bütün iman hakikatleri için ayrı ayrı yapıyor. İşte İslamiyet’e saykal vurmanın ancak böyle olabileceğini gösteriyor. Taklidi, ezberi, peşin hükümlülüğü kırıyor; yerine sorgulamaya dayalı, aklî prensiplere dayanan ‘tahkik’ mesleğini inşa ediyor. Bu eserde yani Muhakemat’da da bir giriş olmak üzere bunun ana prensiplerini özetleyen ön çalışmalarını yapıyor.”

Dersin devam eden bölümlerinde gerek eserin ismi gerekse Mukaddimenin başında yer alan “hamdele” konusunda kıymetli tefekkürler paylaşıldı. Ben kendi adıma, müellifin bir asır önce (hatta daha fazla) Osmanlı dönemi ve uleması üzerinden işaretlemede bulunduğu bu hususların bugün hâlâ büyük ölçüde geçerliliğini koruduğunu düşündüğümde, hem bunun çok acı verici olduğunu hem de Risale-i Nur’dan haberdar olanlara sorumluluk yükleyici olduğunu değerlendirdim. Bu bağlamda Ha-mim’in neredeyse her vesile ile usule vurgu yapan tavrının ne kadar önemli olduğunu, bunun İslamiyet üzerindeki tarihsel oksitlenmeye karşı bir tür galvanizleme faaliyeti olduğunu anladım. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın