Ha-mim’de geçtiğimiz haftalarda yapılan (13. 10. 2025) Muhakemat dersinde, Mukaddeme kısmının başlarında yer alan iki paragraf okunup müzakere edildi. Her zaman olduğu gibi kıymetli tefekkürler paylaşıldı. İslamiyet’in özünün terk edilip kabuğu ile meşgul olunduğundan yakınılan ifadelerde müellif derinlikli sorgulamalarda bulunuyor. Derste katılımcılar geniş açılımları olan metinle ilgili istifadeli hususlara dikkat çekti. Ben bunları ilgili video kaydında havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=PTTDP2ZfM5I&list=PLhFqxOqD-x1pU_Xms6RK-CkoafGXZwkdk&index=4) aşağıdaki metinle ilgili paylaşılan müzakerelerin bir kısmına özetle değinmek istiyorum:
“İslâmiyetin mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve su-i fehim ve su-i edeple İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti ifa edemedik. Ta, o da bizden nefret ederek evham ve hayalatın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi… Hem de hakkı var. Zira biz israiliyyatı usulüne ve hikayatı akaidine ve mecezatı hakaikına karıştırarak kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada te’dib için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak yine onun merhametidir. Öyleyse, ey ihvan-ı müslimîn! Geliniz, ona tarziye vereceğiz. Elbirliğiyle dest-i sadakati uzatacağız, biat edeceğiz. Onun hablü’l-metinine sarılacağız.” (Muhakemat, İstanbul 2017 [YAN], s. 6)
Moderatörün metni okumasından sonra bir müzakereci şunları söyledi: “Görüldüğü gibi metin iç içe, çok yoğun tespitlere yer veriyor. Önce, İslamiyet’in özünün bırakılıp zahiri ile meşgul olunduğunu, bunun ‘aldanma’ olduğunu ifade ediyor. Sonra İslamiyet’e karşı yanlış ve uygunsuz bir tavır içinde bulunulduğunu, ona gerektiği saygının gösterilmediğini belirtiyor. Sonra da bu tutum dolayısıyla İslamiyet’in bizden nefretle uzaklaştığını, ‘evham ve hayalatın bulutlarıyla sarılıp tesettür eylediğini’ dile getiriyor. Ardından onun buna hakkı olduğunu belirtip ona karşı yanlış tutumumuzun başlıca üçünün altını çiziyor: a) İsrailiyyatı usulüne, b) hikayeleri akaidine, c) mecazları hakikatine karıştırmak. Peşinden de bizim bu tutumumuz dolayısıyla onun ceza olarak bizi dünyada tedip için ceza ve sefalet içinde bıraktığını beyan ediyor. Devamında, bizi kurtaracak olanın yine onun merhameti olduğunu vurgulayarak ona bir tür ‘tarziye vermek, onu razı etmek’ten söz edip, bütün Müslümanları hep birlikte ona sadakat elini uzatmaya, biat etmeye, onun ‘kopmaz ipi’ne sarılmaya davet ediyor.”
“Burada akla İslamiyetin ‘mağz’ ve ‘lübb’ünün yani özünün ne olduğu sorusu akla geliyor. Müellifin başka eserlerinde ifade ettiği üzere İslam’ın özünün başta Allah’ı tanıma yani tevhid olmak üzere nübüvvet, haşir gibi iman esasları ile imanın gerektirdiği insanî tutum ve davranışlar olduğu söylenebilir. Kur’an-ı Kerim kimden yahut kimlerden veya ne yahut nelerden bahsedersen bahsetsin asıl konunun bunlar olduğu anlaşılıyor. Ayetlere veya hadislere bakıldığında bu hakikatlere odaklanma yerine farkı detaylara bakmak özü bırakıp kabukla oyalanma anlamına geliyor. Mesela Kur’an peygamber kıssaları üzerinden temel mesajlarını yansıtırken, bunları tarihi malzeme olarak değerlendirip olayın nerede ve ne zaman geçtiği, olaylarda sözü edilen şahısların isimlerinin neler olduğu gibi hususların peşinde koşmak kabuk ve kışırla meşgul olmak demek oluyor.”
“Metinde İslam’ın yani Kur’an ve hadislerin temel mesajlarını anlamaya çalışmak yerine onun farklı boyutlarında odaklanmanın aynı zamanda ‘su-i tefehhüm’ yani yanlayış ve ‘su-i edeb’ yani edep dışılık olarak ifade edilmesi de dikkat çekici görünüyor. Geçmiş derslerde Ha-mim’de ifade edildiği üzere bu, bir bakıma tıp kitabına tarih kitabı yahut edebiyat kitabına hukuk kitabı muamelesi yapmak anlamına geliyor…”
Başka bir müzakereci şöyle devam etti. “Belirtildiği üzere Kur’an’a sağlıklı şekilde muhatap olmayınca Kur’an da bizden uzaklaşarak vehim ve hayal bulutlarının arkasında gizleniyor, bizi de sefalet içinde bırakıyor. Ben bunu meşhur ‘karga-tilki’ örneğine benzetiyorum. Karga ağzına peyniri almış. Tilki peynire ulaşmak istiyor, karganın ağzından peyniri düşürmesi için, ‘Senin sesin çok güzel, biraz öt bakalım da kulaklarımız şenlensin’ diyor. Hikayenin gerisi malum. Öğretmen bunu derste işliyor, imtihanda da soruyor ‘ne anladınız’ diye. Öğrenci çıkar da, ‘Demek ki tilkilere güvenilmez, tehlikeli hayvanlardır, hikayede bu anlatılıyor’ derse hem sınavdan kırık not alacak hem de hayatta bu kıssanın verdiği mesajdan faydalanamayacaktır. O halde hikayenin kışrına değil özüne, mesajına bakmak gerekiyor. Burada mesela, Ha-mim derslerinde zaman zaman gündeme gelen ‘melek’ konusuna işaret edebiliriz. Kur’an sekiz meleğin arşı taşıdığını ifade ediyor. Ben, eğer ‘demek ki arşı sekiz melek taşıyormuş, onların isimleri şunlarmış’ der, orada kalırsam melek inancını hayatıma indirmemiş olurum.”
Başka bir müzakereci de Kur’an’ı doğru anlamak için zahirine takılmayıp hakikatlerine yönelmeye çalışmak gerektiği prensibinin büyük Kur’an olan kainat, yine küçük kainat olan insan ve nihayet risaletle gelen anlatımlar açısından da uygulanması icap ettiğine dikkat çekti. Bunun üzerine diğer bir müzakereci şunları paylaştı: “Evet bu yaklaşım bence de önemli. Hem kainat çalışmalarında hem hadis nakillerinin anlaşılmasında hem insan duyguları ile ilgili çalışmalarda aynı prensibi işletmek gerekiyor. Kainat çalışmalarında kainatın, kainatta gördüğümüz özelliklerin ne anlama geldiğini dikkate almaz, sadece ondan maddi açıdan istifade etmeyi amaçlarsak kabukta kalıyor, hakikatini inmiyoruz demektir. Yine hadis okumalarında hadisleri belli dönem ve şartların ürünü olarak okur, söz gelimi yalnızca rivayetlerin geçtiği mekanlara, zamanlara, isimlere… takılıp içeriğinin bu bağlamda ne gibi evrensel bir mesaj verdiğini anlama çabasına girmezsek hadislerin verdiği ruha nüfuz etmemiş oluruz. Aynı şekilde insan duygularını da, bu duyguların hakikati nedir, niçin verilmiştir, bu duygu ile bize ne söyleniyor’ gibi soruları gündeme getirmek gerekiyor. Bu vesile ile şuna da işaret etmek uygun düşer kanaatindeyim: “İslamiyet’e zahiri ile değil özü itibariyle yaklaşmaya çalışmak gerektiği usulünü Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur’a da teşmil etmek lazım. Risaleleri okurken, -Ha-mim derslerinde sık sık vurgulandığı üzere-, ‘burada bize ne deniyor’ sorusu sorulmalıdır. Yoksa bu metin ne zaman yazıldı, metinde işaret edilen olay ne zaman ve nerede geçti gibi ayrıntılar bize ‘malumat veriyor’ gibi görünse de hakikatten yoksun bırakıyor demektir. Diğer bir ifadeyle, cevizin yahut narın yahut portakalın kabuğu ile oyalanmayı sürdürür, yemişinden yoksun kalmaya devam ederiz. Mamafih cevizin, narın veya portakalın kabuğu onun içindeki özü muhafaza etmesi için gerekli fakat insanlar bu meyveleri kabukları için değil özü için yerler. Meyvenin kabuğunu işi bittikten sonra atarlar.
Ders bu çerçevede verimli tefekkür ve müzakerelerle devam etti. Allah razı olsun.


