Kadir suresi, insanın ruhunun özelliklerinden hareketle Yaratıcısını tanıma sürecinin zirvesine çıkmasından söz eder. Yaratıcı tüm özellikleriyle mutlak olmalıdır, insan ise yaratılmaya muhtaçtır. Bu hakikatten hareketle, yaratılmış olan insanın Yaratıcısına nasıl muhatap olması gerektiğini açıklar. Mutlak olan Yaratıcı, insanın Kendisini tanıyabilmesi için ne yapması gerektiğini biliyor olmalıdır. Bunun için mutlak Yaratıcı, insan seviyesine inerek konuşur. Yani O, insan kapasitesiyle anlaşılacak şekilde kendini tanıtır ve konuşur. Surede bu durum “tenezzül” kelimesiyle ifade edilir. Tenezzül kelimesi yalnızca Yaratıcının konuşması için kullanılmaz. Bu kelime aynı zamanda yağmurun yağması, vahyin gelmesi, meleklerin inmesi için de kullanılır. Yani Yaratıcı, mesajını insan kapasitesinde anlaşılır bir halde gönderir. Bu bakımdan Kur’an dili veya Yaratıcının Konuşması insanlar tarafından anlaşılabilir niteliktedir. İnsanlarla kapasitelerine göre konuşmak Mutlak Hikmet’in bir yansımasıdır. Zira insan, ancak kendi kapasitesi ve özelliklerine uygun olan mesajları anlayabilir. Bu nedenle Yaratıcının bütün kâinata hâkim olan İlim ve Hikmeti, insanın anlayabileceği kelimeler ve mecazlarla ruhunun kavrayabileceği seviyeye kadar tenezzül ederek konuşur. Böylece insan, mesajı göndereni tanır ve Onunla iletişim kurar. Varlıklarla etkileşime girdiğinde, Yaratıcının tenezzülünü yani O’nun varlıklarda yansıyan özelliklerini görür ve tanır. Tüm bilimler, varlıklardaki özellikleri inceler. Bunlar, Yaratıcının onlarda yansıyan özellikleridir. İnsan, bir atomun veya parçacığın özelliklerini, bu özelliklerin Varlık Kaynağını ve dolayısıyla kendi varlığını tanımak için incelemelidir.
Meleklerin aşağı inmesi de bir başka tenezzül türüdür. Her tür iş için meleklerin inmesi insanın mesajı adım adım anlaması içindir. Zira öğrenme, kademeli bir şekilde gerçekleşir. İnsan neyi öğrenirse öğrensin öğrenmeye devam eder, bu süreç asla bitmez. Yeni incelikleri fark ettikçe üst katmanlara çıkar. Farkındalığı arttıkça ilimde ilerler. Bu incelikler insana Yaratıcıdan haber getiren elçiler gibidir. Yaratıcıyı insana kendi seviyesinde tanıtır. Yaratıcının özellikleri her yerde aynı anda ve sürekli olarak tezahür eder. Var olan her şeyde yansıyan özellikler, Varlık Kaynağının mutlak yani kâinat türünden olmadığına şahitlik eder. Kur’an’da meleklerin Rablerini her an tesbih ettikleri haberi, meleklerin tenezzülü ile her bir varlıkta, her bir işte, Yaratıcının mutlak özelliklerinin yansımasına şahitlik ettiklerini bildirir. (Mesela, 42: 5 ve 21: 20). Çünkü bu özellikler kendi kendine var olamaz, yenilenemez ve sürdürülemez. Öyleyse bu özellikleri Var Eden, Bilinçli ve bütün özellikleri mutlak olan Bir Varlık olmalıdır. İnsan mantığı, tezahür eden bu özelliklerin Bilinçli bir Varlıktan gelmesi gerektiğini anlar. Fakat bu özelliklerin aynı zamanda insanın algılayabileceği seviyede yansıması yani tenezzül etmesi gerekir aksi halde insan bunlardan bir mesaj alamaz. Örneğin, bir sanatçının gerçekten nasıl bir sanatçı olduğunu anlayabilmek için onun eserlerine bakmak gerekir. Eserde yansıyan özellikler sanatçının niteliği hakkında bilgi verir. Ayrıca sanatta yansıyan özelliklerin insanların seviyesine göre bir açıklaması olmalı ki eseri görenler sanatçı hakkında bir kanaate ulaşabilsin. Benzer biçimde, Mutlak Varlık Kaynağının özelliklerinin yansımalarının izah edilmesi veya varlıkların manasının insan ruhuna taşınması gerekir. Bu hakikat kutsal metinlerde “meleklerin inmesi” veya “tenezzül” terimiyle ifade edilir. Tenezzül sadece yağmur, demir gibi fiziksel biçimlerde olmaz, manalar da tenezzül eder. Yaratılıştaki anlamlı özellikler insan ruhuna meleklerle birlikte iner. Bu, meleklerin manalarla birlikte indiği anlamına gelir. Bütün kâinat, Yaratıcının özelliklerinin melekuti tezahürüdür. Böyle anlayınca varlıklar ve kâinat çok değerli hale geliyor. Yaratıcı, varlıkların melekut yönünde yansıttığı özelliklerini insana sunuyor ve Kendini tanıtıyor. Melekler, Yaratıcının iradesini yansıtarak O’nu tesbih ederler. Buna şahit olan insanlar da meleklerle beraber O’nu tesbih etmeye davet edilirler.
Eğer Kur’an bu ayetlerin haber verdiği hakikatleri getirmeseydi insan Yaratıcının kutsal, kıymetli, paha biçilmez olan kelamını ve mesajlarını fark edemezdi. Öte yandan bu kâinat da insan için bir kitaptır. Bu bakımdan vahiy iki türlüdür. Birincisi fiili yaratılış olan kâinat kitabı ikincisi de insanların anlayabileceği bir dilde sözlü ve yazılı biçimi olan Kur’an’dır. İnsan her iki kitabı da okuyup anlayabilme yetenekleriyle donatılmıştır. Mesajı aldığında varlığından memnuniyet duyar ve kendini güvende hisseder. Böylece tüm kâinat insan için “beledu’l-emin” yani içinde güvenle yaşayacağı bir yer olur (95: 3). Bu anlayışla kâinatın,” Mescid-i Haram” (17:1) yani kutsal bir mekân haline geldiği için korunması gerekir. Kâinatın maddi tarafı hep aynıdır, cansızdır, hiçbir niteliği yoktur ve tamamen anlamsızdır. Bir beden cansız kaldığında mezara gider. Ancak bedene hayat, bilinç, farkındalık gibi tüm insani duyguları temsil eden ruh geldiğinde, beden anlam kazanır. Bu haliyle insan, ruhundaki özelliklerle her şeyin Mutlak bir Varlık Kaynağından geldiğini anlar. Hayvanlar ve bitkiler de canlıdır, onlarda da hayat var. Ancak insan ruhunda olduğu gibi bilinçleri yoktur. İnsandaki bu ruh, bedene anlam verir; insan bilinci bu anlamlılığı tanır. İnsan böylelikle ne olduğunu ve varlıklarda tezahür eden diğer tüm niteliklerin Varlık Kaynağını fark eder. İnsan ruhu hayvan ve bitkilerin ruhuyla iletişim kurabilir. Ruhuyla onlara anlam verir ve “canlı bir bedenin” ne anlama geldiğini idrak eder. Fakat insandaki gibi ruhu olmayan canlılar insan gibi tüm kâinatta tezahür eden niteliklerin farkına varamaz. Görüldüğü kadarıyla bitkiler ve hayvanlar, maddi yönleriyle kâinatta tezahür eden niteliklerin ve Varlık Kaynağının farkında değiller. Onlar için her şey maddeden ibarettir. Yer, içer, uyur, ürer ve ölürler. Eğer bir insan, her şeyin maddeden ibaret olduğunu düşünürse o da bir hayvan gibi yer, içer ve ölür gider. Bir canlı derecesinde kalır. İnsan olabilmesi için sadece bedenen değil ruhen de yaşaması gerekir. Bu ne anlama geliyor? Birisi elinde bir kitap taşıyıp da onu hiç okumayıp anlam çıkarmazsa, ruhen yaşamıyor demektir. Çünkü ruhun ihtiyaç duyduğu manayı kitaptan almıyor yani ruhunu çalıştırmıyor, devre dışı bırakıyor. Tıpkı telefondaki bazı uygulamaları devre dışı bırakmak gibi. Benzer şekilde, birisi ruhunu devre dışı bırakabilir. Çünkü özgür iradesi var. Böylece yaratma eylemi aracılığıyla kendisine sunulan anlamlı konuşmayı duymaz. İşte böyle biri ruhen yaşamıyor demektir. İnsani olan, kitabı okumak, anlam devşirmek ve o manalarla davranışlara yön vermektir. Kişi ancak böyle yaptığında bir canlıdan fazlası yani insan olur.
İnsanın mana üzerinden irtibat kurabilme özelliği Kur’an’ın ruh olarak adlandırdığı şeydir. Kâinat yaratılmaya muhtaçtır ve kâinattaki varlıkların manevi boyutları yani anlam taşıyan boyutları vardır. İnsanın bu boyutlarla etkileşime girebilmesi için manalar onun varlık seviyesine iner. Ayrıca kâinatın Yaratıcısını tanıtan melekutiyet, meleklik yönü yani ruhlar alemine ait olan insan ruhu da bedene girerek insanın varlık seviyesine tenezzül eder. Ruh, eşyanın niteliklerinin varlık kaynağının farkına varır ve bu niteliklerin manasını insana taşır. Bu nedenle “ruh”, klasik İslam alimleri tarafından Peygamberlere vahiy getiren melek Cebrail olarak temsil edilir. İnsan, ruhu ile bu kâinatta neler olup bittiğini araştırıp anlayabilir. Ruhuyla manalar devşirip kâinatın varlık nedeninin Yaratıcısını tanıtmak olduğunu anlayabilir. Böylece kâinatın Varlık Kaynağının fiili yaratmasını, kitap ve elçiler aracılığıyla gönderdiği mesajları ancak ruhuyla anlayabilir. Bu ruh, melekler aracılığıyla peygamberlere gönderilen vahyin muhatabıdır. Vahiy, melekler aracılığıyla tenezzül eden Yaratıcının sözlü Konuşmasıdır. Bu konuşma, bir insanın anlayabileceği şekildedir. Konuşma insana, bir insan aracılığıyla seslendirilir. Bu insanlara Peygamber denir. Peygamberler veya elçiler bu mesajı insanlara sözlü bir açıklama şeklinde getirir ve aynı zamanda mesajı kendi hayatlarına uygulayarak mesajın insan hayatındaki karşılığının nasıl olması gerektiğine örnek olurlar. Yani, melekler tarafından temsil edilen ve kâinata zaten yerleşmiş olan mesajla nasıl irtibat kurulacağını gösterirler. Tüm anlamlar, melekler aracılığıyla tecelli eden vahiylerdir. Kur’an’a göre melekler, varlıkların anlamlı yönlerini temsil eder. Dolayısıyla Cebrail, yaratılışın mana yönünü Peygambere (SAV) getiren melekleri temsil eder. Peygamber (SAV) ruhuyla, Ruh olan Cebrail (AS)’den gelen mesajı alır ve insanlara o mesajı seslendirerek iletir. İnsanlar da Peygambere (SAV) getirilen mesajı kendi ruhları vasıtasıyla alır. Dolayısıyla insan ruhu, kendi Varlık Kaynağının elçisi olan Ruhtan (Cebrail meleğinden) gelen mesajı alır. Böylece ruhu Yaratıcısıyla irtibat kurar. Bunu idrak eden bir kişi, her an Yaratıcısıyla muhatap olduğunu fark edebilir.

Yaratıcı, kendisini bize tanıtmak için çeşitli şekillerde konuşur, mesajlar gönderir. Varlıklarda yansıyan özellikler bize mesaj getirir. Olayların var edilişi yine bizim için fiili mesajdır. Peygamberlerin yaşantısı ve davranışları bu türden mesajlar taşır. Yine anlayabileceğimiz söz ve sembollerle ifade edilen vahiy de Yaratıcının bir konuşmasıdır. Bütün bu konuşma ve mesaj verme biçimlerini anlayabilmek için kasıtlı bir arayış ve sorgulamaya girmek ve insani özellikleri kullanmak gerekir. Aksi halde her ne türden olursa olsun bu konuşmaların getirdiği mesajların farkına varamayız. Bu bilinç ve arayış halinde, varlıkların ifade ettiği manaların farkına vardığımız kadarıyla gecenin anlamsızlık karanlığından kurtulup sabahın aydınlığına kavuşabiliriz. Bu farkındalık hayatımıza ışık tutan bir meşale gibi olur. Tıpkı bir ateş görüp ondan bir parça almaya giden Musa (AS) gibi (20: 10) önce kendimizi sonra etrafımızı ısıtır ve aydınlatırız. Bu aydınlanma ve ışığın kaynağı, Yaratıcının Kendisidir. (24: 35). Kur’an’da bu nur, Ruh yani Cebrail (AS) ve Peygamber (SAV) vesilesiyle tenezzül eden nur olarak ifade edilir. Cebrail’in bu şekilde anlaşılması, ruhlarımız için bir şekilde tatmin edicidir. Bana ölüm verilse bile, varoluşumun mükemmel ve tatmin edici bir şekilde gerçekleşmesini isterim, tatmin olmanın tek yolu budur.
“İşte böylece sana da emrimizden bir ruh (Kur’an) vahyettik. Halbuki sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Lâkin Biz onu, kullarımızdan dilediklerimize doğru yolu gösteren bir nur kıldık. Sen gerçekten insanlara doğru yolu gösterirsin.” Şura (42): 52.
Bu ayette de ifade edildiği üzere, ruh Allah’ın izniyle vahiyden ilham alır. Yani, ruha gelen manalar Allah’ın iradesiyle gelmiştir. Klasik kaynaklara göre bu ayetteki ruh, kâinatın anlamını açıklayan ilahi bir mesaj olan Kur’an için kullanılmıştır. Fakat bunu insan ruhu manasında anlamak da mümkündür. Sen ne kitabı ne de imanı biliyordun, bu ne anlama geliyor? Bu sözler, kâinatın anlamı insana açıklanmamışsa ve bunu anlayabilmek için ona insan ruhu verilmemişse mesajı anlayamayacağını ifade eder. Başka bir deyişle, kitabın anlamını anlama yeteneği insana verilmemişse kitabın varlığı onun için hiçbir şey ifade etmez. Kitabın anlamı var ve insan da kitabı anlayabilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikler insana verilmemiş veya sözlü açıklama ona ulaşmamışsa kâinatı asla açıklayamaz. Bu nedenle, eğer kişi varlığının anlamı hakkında düşünme zahmetine girmezse ve neden böylesine harika bir yaratılışa muhatap olduğunu merak edip araştırmazsa vahyin getirdiği mesajı alamaz. Yine, varlıkların varlık kaynağını onların kendilerinde var olduğunu iddia ederek o varlıkları izah etmeye kalktığında da mesajı anlayamaz, varlığını anlamsız kılar. Örneğin, atomda var olan tüm nitelikleri atomun kendisine aitmiş gibi görürse atomun getirdiği mesajı saptırmış olur. Çünkü atom, bu özelliklerin varlığını gerçekleştirecek hiçbir niteliğe sahip değildir ve dolayısıyla onların varlık kaynağı olamaz. Bu özelliklerin varlık kaynağı ancak atom gibi var edilmeye muhtaç olmayan Bir Varlık olabilir. Özellikleri atoma atfetmek tıpkı bir kitaptaki anlamlı kelimeleri kâğıt veya mürekkebin yazdığını iddia etmeye benzer. Bu ise insan mantığının kesinlikle onaylamayacağı bir iddiadır. Kitabı yazanın kâğıt ve mürekkep olamayacağını anlamak hiç de zor değildir. Kitabı ancak kâğıt ve mürekkebi kullanan Bilinçli bir Yazar yazar. Benzer biçimde bu kâinat kitabının Varlık Kaynağı ancak bir Bilinçli Varlık olabilir. Bu Varlık Kaynağını aradığımızda vahiy ve Peygamberin (SAV) mesajıyla karşılaşırız. Peygamber (SAV), insanlara kâinat kitabında tecelli eden özelliklerin Bir Yazara ait olduğunu haber verir.
İslam’a girişin ilk şartı Yaratıcının varlığına imandır. Yaratıcının varlığını teyit etmek sadece bir başlangıçtır. Bu inanç melekler ve ruh aracılığıyla tahkik ve tahkim edilmelidir. Bunun için Yaratıcı ile irtibat kurmak lazım. Bu irtibat ise insan ruhuyla sağlanır. İman, ruhun varlıklarda yansıyan ve iletişim kurduğu tüm özelliklerin ve anlamların kâinatı aşan tarafına, yani Kur’an’ın “gayb” dediği Mutlak Yaratıcıya inanmak demektir. Bu özelliklerin hepsi Aşkın Varlığa atıfta bulunur. Fakat bu Varlık, kâinat cinsinden varlıklar gibi açıklanıp tarif edilemez. Tıpkı bir ressamın resim yapma yeteneğini izah edememek gibi. Bu yeteneği izah edemeyiz ancak tablodaki tezahürünü gördükten sonra Ressamın resim yapma yeteneğinin farkına varırız. İman, bu aşamalardan geçmek ve bir insan olarak yaratık cinsinden olmadığı için fiziki alemde algılayamadığımız, yani gaybi olan ilahi özelliklerin tezahürüne şahit olmakla gerçekleşir. Böylece Yaratıcının farkına varırız. Farkına vardığımız resimde gerçekleşen sanat özellikleri gibi nitelikleri daha iyi kavrarsak ressamla daha ileri dereceden ve ruhen irtibat kurarız. İşte gaybe iman budur. Yani ressamın hangi niteliklere sahip olduğunun farkında olmaktır. Kâinat kitabının Yazarını göremeyiz ama eserinde yansıyan özelliklerle O’nu tanırız. Eserde yansıyan özelliklerin O’na ait olduğunu anlayabiliriz fakat kendi özelliklerimize sahiplik iddiasında da bulunabiliriz. O Yaratıcıdır ve kâinatın ötesindedir ancak ben de bilinci ve aklı kendine ait olan bir varlığım dersek ruhumuza verilmiş özellikleri yaratılış gayesine aykırı biçimde kullanmış oluruz. Bu durumda ruh Yaratıcıyla irtibat kuramaz. Başka bir deyişle, hür irademizi kullanarak varlıklarda yansıyan özellikleri Yaratıcıya atfetmeyebiliriz. Bu nedenle Yaratıcıya inanç, teslimiyete dönüşmedikçe mükemmel olamaz. Yani, özelliklerimizi kullanarak Yaratıcının özelliklerinin bizde nasıl yansıdığını anlayabilir ve bu özelliğimizi kâinatın anlamlı tarafını anlamaya adayabiliriz. Eğer bu yolu seçmezsek yani inancımızda samimi olmazsak Yaratıcının varlığını dışsallaştırırız. Bir Yaratıcı var deriz fakat sadece ruhen desteklenmemiş bir bilgiyi taşımış oluruz. Örneğin, yemek yerken özelliklerimizi O’nun özellikleriyle ilişkilendirmeliyiz. Yeme eylemi yaratılış bakımından Yaratıcıya aittir. Biz yemeğe ihtiyaç duyarız, Yaratıcı hem yeme fiilini hem de yenilecek gıdaları ve onların tüm özelliklerini bünyemize uygun biçimde var eder. Yemek yerken bu farkındalığa ulaşmak inancın üst derecelere taşınması demektir. Sadece “Yaratıcı bu yemeği yarattı” demek yerine fiilen yemekteki özelliklerin Yaratıcıyı tanıtan şahitler olduğu bilinciyle yemeği yemek imanın tahkik edilmesini sağlar. Bu anlayışla tüm yiyecekler, O’nun Mutlak hikmetiyle hayatımız boyunca sürekli olarak bedenimize olduğu gibi sanki ruhumuzun hücrelerine de ulaşır, varlığımızı O’nun varlığına bu şekilde bağlarız. O’nun özelliklerinin giderek daha fazla farkına varmak için kendi özelliklerimizi bu şekilde kullanmalıyız.
Bu sorgulama ve araştırma sürecinde kâinattaki anlam, insani duygular ve Peygamber aracılığıyla gelen vahiy arasındaki uyumu fark edebiliriz. Kâinattaki anlam, insani duygular aracılığı ile vahyi anlamaya yardımcı olur. Bu üç unsur birlikte çalışır ve birbirini destekler. Bu süreçte insanın kalbinde imanın yaratılması için Yaratıcıya fiilen böyle dua edilir. Zira, kâinatın yaratılış şartlarında dua ancak O’nun yarattığı kurallara uyarak yapılır. Yaratıcının insanı doğru yola iletmesi bu şekilde gerçekleşir. Yani, kâinat-ruh-vahiy iş birliği ile varlıkların anlamlı tarafını görüp Yaratıcıyla irtibat kurmayı iyice öğrendikten sonra diğer insanları da Yaratıcı ile iletişim kurma yoluna davet edebiliriz. Hakikate teslim olmanın yolu budur. Örneğin, Matematiği ancak öğrendiğimiz ve anladığımız kadarıyla bir başkasına öğretebiliriz. Zira, doğruluğuna inandığımız ve emin olduğumuz bir şeyi öğretebiliriz.
Sonuç olarak, şu kâinatın bütün parçalarıyla birlikte bir Yaratıcısının olması gerektiğini mantıken anlayıp onaylamak imanın ilk aşamasıdır. Fakat bu ilk aşamadan sonra, karşılaştığımız her tür varlığın yaratılmaya muhtaçlığını anlayıp sürekli onaylamamız gerekir. Yani bir defa bir Yaratıcının olması gerektiğini mantıken anlamak insan duygularının doyuma ulaşması için yeterli değildir. Yaratıcının varlığını içselleştirmek için bu inancı akıl, vicdan ve şuurla destekleyerek sindirmeli ve O’nunla sevgi dolu bir ilişki kurmalıyız. Duygularımızı O’nun iradesine teslim etmeliyiz. Çünkü duygularımızın kaynağı O’ndan gelen ruhumuzdur. Öyleyse ruhumuzu asıl Sahibine geri vermeliyiz. Ruhumuzun Sahibinin Yaratıcımız olduğunu bilmemiz gerekir. O’na olan minnettarlığımızı ve güvenimizi ifade etmek için şükrümüzü daima tekrarlayarak canlı tutmalıyız. Bu farkındalık ve bilinç, üst düzey bir ibadet seviyesidir. İnsanın seviyesi, ruhunu Varlık Kaynağına teslim etme derecesine bağlıdır. Kendindeki özellikleri ne kadar çok Varlık Kaynağı olan Yaratıcıyı tanımak için kullanırsa -ki buna ibadet denir- yani her şeyini O’na teslim ederse, o kadar çok O’nunla kendisi arasındaki Yaratıcı-yaratılan ilişkisini canlı tutar. Bu bilinçlilik ne kadar canlı tutulursa insanlara faydalı olma ve onlar için doğruluğu temsil edebilme kabiliyeti de o nispette gelişir. İnancımızın daha nitelikli olması için varlığımızın gerçeğinin daha çok bilincinde olmalıyız. Kâinatta tezahür eden niteliklerin tanıklığı aracılığı ile Yaratıcının konuşmasını bize ileten elçiden ve ruhumuzdan gelen mesajları kaynaştırmalıyız. Her şey ruhumuzla temas halinde olmalı. İnsani duygularımızı kâinatın Yaratıcısının mesajının hakikatine teslim etmeliyiz. Teslimiyetin, imanın, ibadetin, insanları doğru yola yönlendirmenin dereceleri vardır. Ruhumuza mana getirecek pencerelerin perdelerini açarsak, hakikatin ışığı benlik odamıza girmeye başlar. Varlıklarda yansıyan özellikleri görmeye yarayan bilinç pencerelerimiz ne kadar geniş olursa odamıza giren ışık da o kadar fazla olur. Pencerelerimizin genişlemesine katkıda bulunan arayış ve sorgulamalarımızı sürekli ve canlı tutmalıyız.
Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Qadar – Part 3 – 09/07/20” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.




