Ha-mim’de, geçen ay yapılan (01. 09. 2025) İşârâtu’l-i’câz dersinde Bakara suresinin 31-33. ayetlerindeki cümlelerin birbiriyle irtibatına yönelik vecihlerden üçüncüsü olan “cümlelerin hey’et ve nükteleri” yan başlığındaki şu metin okunup müzakere edildi:
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَآءَ كُلَّهَا “Yani, Cenab-ı Hak, Âdem’i (as) bütün kemalâtın mebâdisini tazammun eden âli bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlinin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidatla halk etmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvî bir vicdan ve ihatalı ön duyguyla teçhiz etmiştir ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakâik-i eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Demek bu cümlenin evvelindeki “vav” şu mukadder olan üç cümleye işarettir.
َعَلَّمَ Bu kelimenin ihtiyar edilmesi, ilmin uluvv-ü kadrine ve kadrinin yüksek derecesine ve hilafete mihver olduğuna işarettir.
Ve keza, esmanın tevkifine, yani Şâri’ tarafından bildirilmiş olduğuna remizdir. Zaten esma ile müsemmeyat arasında takip edilen münasebat-ı vaz’iye, bunu teyid ediyor.
Ve keza, mucizenin vasıtasız Allah’ın fiili olduğuna imadır. Fakat felasifeye göre harikalar, ervah-ı harikanın fiilidir” (İşârâtü’l-i’câz [İstanbul, 2020, YAN], s. 251).
Derste ilk ibareye dair moderatör ve katılımcılar özetin özeti olarak şunları söyledi: “Bu paragraf Hz. Adem’in, onun şahsında da insanın yaratılış özelliklerine dair çok merkezî işaretlemelerde bulunuyor. Her şeyden önce paragrafta sıklıkla tekrarlanan “bütün” kelimesi, -önceki derslerde işlendiği üzere-, insanın Yaratıcının esmasına mazhariyetiyle alakalı olarak “bütüncüllüğüne”, diğer bir ifadeyle “câmiiyyetine” dikkat çekiyor. Yani insanın, Yaratıcının bir veya birkaç ismine değil de bütün isimlerine mazhariyeti olduğunu ifade ediyor. İkinci husus, insanın “fıtrat”, “istidat” ve “vicdan” olmak üzere üç ana meziyetinin vurgulanması. Bilindiği gibi “fıtrat” yaratılıştaki donanıma, “istidat” potansiyel olarak insanın sahip kılındığı özelliklere, “vicdan” da insanın akıl ve duygu dünyasına atıfta bulunuyor. Nitekim paragrafta yer alan “on duygu” da insana verilen beş duyu ile “beş batınî özellik”i dile getiriyor. Buradaki beş duyu görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma duyusu; beş duygu ise kimilerine göre akıl, sır, kalp, hafa ve ahfa kimilerine göre insanda öne çıkan beş temel duyguyu beyan ediyor. Öte yandan paragraf, bir taraftan çok kapsamlı bir insan tanımı yaparken bir taraftan insanın en önemli görevinin meziyetlerine uygun olarak “hakâik-i eşya” olan Allah’ın isimlerini, dolayısıyla Yaratıcısını tanımak olduğunu bildiriyor, bir taraftan da bu potansiyele sahip kimseler olarak bizlerin bu potansiyeli kabiliyetlere dönüştürüp dönüştürmediğimiz yahut ne kadar dönüştürdüğümüz konusunda hatırlatmada bulunuyor.”
Ben gerek bu paragraf gerekse takip eden paragraflara dair paylaşılan tefekkürleri ilgili video kaydına havale edip “alleme” kelimesiyle bağlantılı olarak zikrolunan “Ve keza, esmanın tevkîfine, yani Şâri’ tarafından bildirilmiş olduğuna remizdir. Zaten esma ile müsemmeyat arasında takip edilen münasebat-ı vaz’iye, bunu teyid ediyor” cümleleri hakkında yapılan müzakerelerin bir kısmına değinmek istiyorum. Moderatör söz konusu cümleyi okuduktan sonra bir müzakereci şunları söyledi: “Bu cümlede yer alan ‘esmanın tevkîfîliği’ ibaresi ilgili literatürde yapılan bir tartışmaya referansta bulunuyor: Allah’ın isimleri Kur’an ve hadislerde beyan edilen isimlerden mi ibarettir, yoksa Onu başka isimlerle de niteleyebilir miyiz? Teknik ayrıntıya girmeksizin, basitçe söylemek gerekirse burada iki temel anlayış var. Bazılarına göre Allah’ı ancak Kur’an ve hadislerde yer alan isimlerle niteleyebiliriz, Onu bunun dışındaki isimlerle nitelemek uygun değildir. Bazılarına göre ise lafız olarak Kur’an ve hadislerde geçmese bile, Kur’an ve hadislerde vurgulanan ‘uluhiyet’ hakikatine aykırı olmamak şartıyla Ona başka isimler nispet etmekte mahzur yoktur.”
Ardından moderatörün hatırlatmasıyla cümlede “tevkîfî” kelimesinin tarifi olarak geçen “Şâri tarafından bildirilmiş olduğuna…” ibaresinden hareketle aynı müzakereci şunları ekledi: “Buradaki ‘şeriat vaz eden/kanun koyan’ anlamındaki ‘Şâri’ kelimesini müellifin başka eserlerinde yaptığı şeriat tanımı çerçevesinde anlamak gerekiyor: Dinî şeriat, kevnî yani fizikî aleme koyduğu şeriat. Öyleyse esmayı yani Yaratıcının isimlerini hem vahiy ve hadis metinlerinde yer alan isimler hem de kainat şeriatında, -yahut yine müellifin sıkılıkla dikkat çektiği üzere-, kainat kitabında Kendisini nitelediği isimler diye anlamamız lazım, sanıyorum. Yani biz kainata baktığımızda hangi özellikleri görüyorsak, -uluhiyetin niteliğine uygun olmak şartıyla- o özellikleri isim kalıbında Yaratıcıya izafe edebiliriz. Bu yaklaşımıyla müellif, ifade etmek gerekir ki, klasik anlayışı aşan ama insan aklına gayet hakikatli gelen bir anlayış ortaya koyuyor. ‘İnsan aklına hakikatli gelen’ dememizin sebebi şu; kainatta gördüğümüz özellikler varlıkların kendisinden kaynaklanmıyor, bundan eminiz, öyleyse bu özellikler kainatın Yaratanına ait olmalıdır.”
Bundan sonra moderatör kısaca şunu dile getirdi: “Benim kendi adıma yaptığım ve bana uygun görünen yol ya da usul yaratılmışlar üzerinden Yaratıcıyı tanımaya çalışmaktır. Yani Onun şu isimleri var, şu kadar isimleri var gibi teorik açıklamalarla Onu tanımak değildir. Kainata bakarım, kainatta gördüğüm özelliklerin ancak onların Varlık Kaynağından kaynaklanan özellikler olduğunu anlar ve o özelliklerle Yaratıcıya iman eder, Onu tanımaya çalışırım.” Bunun üzerine başka bir müzakereci şunu paylaştı: “Evet, bu çok makul, çok insanî bir usul; ‘masnû’dan Sânie’ yani sanattan sanatkâra olan tanıma usulü. Öteki türlüsü peşin hükme dayanır. Öte yandan cümledeki, ‘esma ile müsemmeyat arasında takip edilen münasebet-i vaz’iyye’ ifadesi de basitçe iki turlu anlaşılabilir. Diyelim ki burada, yere serilmiş kalın bir örtü var, ben buna ‘halı’ diyorum. ‘Halı’ sözcüğü isim. Bu ismin delalet ettiği yerdeki halı da müsemma. Elbette bu ikisi arasında bir alaka var. Ama bu çok ilkel bir yaklaşım. Hangi dilde olursa olsun her şeyin o dilde belli bir kelime ile anılan bir ismi vardır. Bu isimleri bilmek hiçbir insana, hiçbir üstün özellik kazandırmaz. ‘Ben eşyanın isimlerini biliyorum, öyleyse melekler bana secde etsin, benim onlardan üstün olduğumu itiraf etsinler, benim hizmetimde olsunlar’ diye bir iddiada bulunmanın hiçbir mantığı yoktur. Şöyle de anlamak mümkün bu cümleyi: Sanattan sanatkâra ulaşan bir muhakeme yapmak. Yoksa sanatkârın varlığını peşinen kabul eden bir muhakeme ile gördüğümüz, bildiğimiz her türlü sanatın bu sanatkârın eseri olduğunu iddia etmek değil. Cümleden bu anlamı çıkarmak daha tutarlı görünüyor. Şunu biliyoruz ki, ilk dönemlerde insanlar Allah’a inanır, Onu, gönderdiği mesajda Kendisini hangi isimlerle anıyorsa, o kullanımlara bağlı kalarak anarlardı. Zaman içinde çok değişiklikler oldu. Bu anlayış tarzı insanlara tatmin edici gelmemeye başladı. Sonra ‘masnudan sânie’ yani yapılandan yapana, sanattan sanatkâra intikal usulü devreye girdi. Böylesi bir muhakeme ile insan önce her biri sonsuz denecek kadar sanatlı olarak var olan, gözlemlediğimiz şu alemdeki varlıklarda görünen özelliklerin varlık kaynağını sorgular. Bu özellikleriyle bu eşyayı var edenin ne gibi bir özelliklere sahip olması gerektiğini anlar ve ancak bu kavrayıştan sonra ulaştığı sonuç ile bu şeyin varlık kaynağının ne gibi bir özelliklere sahip bir varlık olması gerektiğini anlar ve onaylar. Bu onaylama süreci özellikle günümüzde oldukça önemli görünüyor. Çünkü ‘Kur’an’da Yaratıcı kendisini bu isimlerle yani bu özelliklerle niteliyor’ denildiğinde, bu peşin hüküm ifade ediyor. Oysa sanattan yola çıkılarak sanatkâra, onun aklen olması zorunlu olan özellikleri hakkında bir mantıkî sonuca ulaşıldığında, bu usul insanın gözlemiyle, muhakemesi ile uyuşan bir mahiyet arz ediyor. Bilindiği gibi Risale-i Nur’un takip ettiği usul de bundan başka bir şey değildir. ‘Nassı esas almak lazım’ yani önce ‘Kur’an’a ve hadis nakillerine bakarım, oradan öğrendiklerime göre kainatın Yaratıcısını tanırım ve bütün var olan her şeyin Ona ait olduğunu tasdik ederim, işte iman budur’ diyenler, mesela Allah için ‘Vâcibü’l-vücûd’ ifadesini kullanmazlar. Her ne ise… Bu ayrı bir konu”.
“Burada asıl konu ‘esma ile müsemmeyat arasında takip edilen münasebet-i vaz’iyye’ meselesi. Kainata baktığımızda nizam görüyor, buradan ‘münazzim’ ismine, icad görüyor buradan ‘mûcid’ ismine, şekil verilmiş olma görüyor, buradan müsavvir ismine, değişik seviyelerde güzellik görüyor, buradan mücemmil ismine… ulaşıyoruz. Yani yaratılışta, yaratılış ile müsemmeyat arasında çok güçlü bir bağlantı olduğu görülüyor. Daha açık söylemek gerekirse, Yaratıcı kendisinin nasıl tanınması gerektiğini istiyorsa kainatı o şekilde yaratmış, o şekilde yaratmaya devam ediyor. Bu noktanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yaratıcıyı nasıl tanımamız lazım? İşte kainatın yaratılışı tam buna uygun bir yaratılış biçimi diye anlaşılıyor. O halde kainata bakarak, kainatı inceleyerek, kainat üzerinden Yaratıcıyı tanıyabiliriz. Bu, asla peşin bir hüküm değil, -deyim yerindeyse- ayakları yere basan, sağlıklı, aklî çıkarıma dayalı bir sonuç oluyor.”
Diğer bir katılımcı paylaşılan müzakereye atıf yaparak, -sonradan bazı tasarruflarla-, şunu söyledi: “Demek ki kainatın yaratıcısının özelliklerini, -çünkü esma yani isimler Onun özellikleridir- hem Onun kainat kitabında, fiilleriyle yazarak gösterdiği isimlerle, -zira fiil isme, isim de failin özelliğine delalet eder-, hem de sözlü konuşması olan Kur’an’da kendisini andığı isimlerle, hatta bu ikisini birbiriyle iç içe görerek tanımaya çalışmak gerekiyor. Ama başlangıç noktasının kainat olması lazım diye düşünüyorum. Mesela ben kainatta ‘ihya’ yani hayatlandırma vakıası görüyorsam bunun bir ‘hayat veren’e, bir ‘beslenme’ vakıası görüyorsam bunun bir ‘besleyen’e yahut ‘besleyici’ye, bir ‘yerli yerindelik, bir amaca yönelik anlamlı bir vaziyette var olma’ görüyorsam bunun bir ‘hakîm’e delalet ettiği gayet açıktır. O halde ben kainattan yola çıkarak Yaratıcıyı muhyî, rezzâk, hakîm gibi isimlerle anarım daha doğrusu anmalıyım. Kur’an’a bakınca da Onun bu sözlü konuşmasında kendisini aynı isimlerle zikrettiğini görüyorum. Sonuç olarak, müzakerede dile getirildiği gibi, kainat Onun özelliklerini yansıtacak şekilde yaratılıyor, ben de insanî donanım olarak bunu fark edecek niteliğe sahip bulunuyorum. Bu noktada insanî olarak yaratılış görevimizin tam da bu olduğu anlaşılıyor. Bu özelliğimizi kullandığımız takdirde, aklımız ve gönlümüz tatmin olmuş bir şekilde Kur’an’da Kendisini bu özelliklerin en önemlileri ile tanıtan ve Kendisine böylesi özelliklere sahip olan olarak inanılmasını isteyen haberin doğru, gerçeği ifade ettiğini onaylamak yalnızca kolay ve mümkün olur değil, zorunlu olur. Onaylamayan kendisi ile çelişir. Kur’an’ı bu şekilde anlama usulü takıp edildiği takdirde onun Yaratıcının Kelamı olduğunu inkar etmek mümkün olmaz. Şimdiye kadar İslam aleminde yaşanan sorunların metot yanlışlıklarından kaynaklandığı anlaşılıyor.”
Ders, bu çerçevede müellifin başka eserlerinde dile getirdiği parçalar üzerinden daha da pekiştirilerek devam etti. Ben dersten sonra bazı kaynaklarda yer alan “isim-müsemma ilişkisi, isim-tesmiye-müsemma kavramları, esma-i hüsnaya ziyade yapılmasının hükmü, ilahî isimlerin tevkîfiliği” gibi konulardaki tartışmalara baktım. İşin akademik boyutu bir kenara bırakılarak söylenmesi gerekirse, bunlar arasında bugün bizim pratiğimiz açısından önemli olan konunun tam da derste dile getirildiği gibi Yaratıcıyı kainat üzerinden tanımaya çalışmanın doğru bir usul olduğudur, diye gördüm. Tekrar Allah razı olsun.


