Diğer Kainat ve İnsan

Evrimle Değil, Emirle -IV-

Evrimle Değil, Emirle -IV- | Ha-Mim

DNA’dan Mesaj Taşıyan RNA:

Ribonükleik asit yapısında urasil denen bir baz DNA’daki timin’in yerine kullanılır. En çok bilinenler ribozomal RNA’lar, mesajcı RNA’lar ve taşıyıcı RNA’lardır. Ne ilginçtir ki DNA’dan protein üretmek için, bir taraftan o proteine özgü mesajcı RNA’nın kopyalanması gerekirken, diğer yandan ribozomal RNA denen fabrikalara ve onlara malzeme olan amino asitleri taşıyan taşıyıcı RNA’lara ihtiyaç var. Ne kadar da iç içe geçmiş bir birbirine bağımlı olma durumu!! (Bu arada DNA’dan bu RNA’ları kopyalayan mekanizmanın da onlarca proteinden oluşan bir grup tarafından olduğunu da tekrar hatırlatalım). Protein sentezi için gerekli olan amino asitlere de sonra değineceğim.

Mesajcı RNA’ların çok ilginç bir özellikleri var. DNA’nın sadece gerekli olan gene özel olan bir kısmını kopyalar. Daha önce belirttiğim gibi bir gende hem ekson hem de intron bulunur. RNA sentezlenirken ilk önce bütün gen sentezlenir ve buna ara-form-RNA denir. Daha sonra eksonları bir araya getiren protein grubu ile intronlar kesilip atılır, yani bir yerde boşuna sentezlenmiş gibi olurlar.

Halbuki ne gerek var? Neden sadece protein için gerekli kısımlar olan eksonlar sentezlenmiyor? Biraz abesle meşgul olmak hücrede boşuna enerji harcamak gibi gelmiyor mu? Uzunca bir süre bu olayın da evrimsel süreçte hâlâ bir gelişme aşamasında olduğu masalını dinledim. Halbuki yine son yıllarda bu protein sentezi için gerekli olmayan intronların hem DNA hem de protein sentezi üzerinde çok önemli görevlere sahip oldukları bulunmaya başladı. Değişik eskon kombinasyonları yapılarak değişik organlarda bir proteinin değişik çeşitleri olur. Acaba kim bu kombinasyonları biliyor da karaciğer ile beyin aynı proteinin farklı çeşitlerine sahip oluyor. DNA bütün hücrelerde aynı, RNA desen DNA ya bağımlı. Kimi sorumlu tutabiliriz? Her biri bir makinanın parçası olarak çalışıyor, ama makinanın sahibi, kurucusu ortada yok. Bu oldukça karmaşık düzen, çok geniş ve derin bilginin varlığını gösteriyor. Bu bilginin kaynağı nasıl bilgisiz kör maddeler ve tesadüf rüzgârı olur? Böyle saçma bir masala/efsaneye bilimsel teori nasıl denebilir? Bu çok ince ayarlar ve planlar net bir şekilde sınırsız bir ilim, irade ve kudret kaynağını gösteriyor.  Bilimsel olarak bir yaratıcıdan bahsetmek istemeyen varsa, en azından dürüstlük gösterip “tesadüfen olamaz ama daha ötesinden konuşmak istemiyoruz” diye itiraf edip bıraksın. Yok, yine de, evrim masalını ‘bilimsel’ diye kamuflaj ederse, biz yutmayalım bari.

DNA bütün hücrelerde aynı, RNA desen DNA ya bağımlı. Kimi sorumlu tutabiliriz? Her biri bir makinanın parçası olarak çalışıyor, ama makinanın sahibi, kurucusu ortada yok. Bu oldukça karmaşık düzen, çok geniş ve derin bilginin varlığını gösteriyor.

Diğer bir ilginç konu da her proteinin kendisi için gerekli olan yerde sentezlenmesidir. Yine sinir hücresini örnek verecek olursak, sinir hücrelerini birbirine bağlandığı kısma “sinaps” deniyor. Bir sinaps proteini sentezlenmek için mRNA sinaps için özgü küçük paketlerde sentezleniyor, ve oraya taşınıyor. Henüz bu yüksek bir ilim ve planla yapılan işler konusunda nerdeyse hiçbir detay bilmiyoruz. Umarım yakında araştırıp daha açık bir delil ile şahit olacağız yaratıcının eşsiz sanatına.

Her biri birbirine bağlı olan bu maddeler nasıl oluyorsa mükemmel bir şekilde çalışıyorlar. Her biri kendi işini sanki bir emir almışçasına yerine getiriyor. “Allah bu yaratır, kardeşim” deyip geçmemek lazım, çünkü “O” her şeyi bir gerçeklik/mantıki tutarlılık üzerine yarattığını söylüyor (6:73; 10:5; 14:19; 15:85; 16:3; 29:44; 30:8; 39:5; 44:39; 45:22; 46:3; 64:3). Kur’an bana diyor, gez, dolaş dünyayı, şu her daim olan olayların başından sonuna bir bak, kim nasıl yapıyor bir düşün. “De ki, “Yeryüzünü dolaşın ve Allah’ın [insanı] nasıl [harikulade bir şekilde] yoktan var ettiğini görün” (29:20). Başka bir mesajında, “İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?” (19:67).

Gerçekten bakınca diyebiliyorum, bir proteini yapmak için hiçbir hayatı olmayan ve basit birkaç çeşit atomdan öyle bir makine ile bir iş yapıyor ki hayret etmemek elde değil. Üstelik her an binlerce protein sentezlenmesi gerek, bu da binlerce RNA sentezlenmesi ve o kadar DNA açılıp paketlenmesi demek, ve bunların hepsi birbirine o kadar bağımlı ki hiçbirini diğerlerinden ayıramazsınız. Bu tek bir hücrede olan olay, bir de birçok farklı dokuda ve organda, o bulunduğu organa özel bir ayarlama olması gerekiyor ki, eğer bütün bunları bir yapan yoksa kendi kendine olabiliyor demek kadar saçma bir düşünce olamaz. 

Hücrenin makineleri olan Proteinler:

Bir hücrede çalışan makineler diyebiliriz proteinler için. Neredeyse hücre içinde olan her olay proteinler tarafından gerçekleştirilir. Bir hücrede en temel enerji kaynağı olan şeker (glikoz olarak bilinir) proteinler ile hücre içine alınır, ve enzimler diye adlandırılan proteinler ile enerji kaynağı olan ATP haline dönüştürülür. Hücrede olan neredeyse her enerji gerektiren reaksiyon ATP kullanır, yani proteinlere muhtaçtır. Daha önce belirttiğimiz DNA’nın yeni kopyasının yapılması, onun paketlenmesi, özel işaretlenmesi, DNA’dan RNA kopyalanması hepsi birden ATP’ye ihtiyaç duyar. Ama hani proteinler DNA olmadan oluşamazdı? Neden ve nasıl şimdi her şeyin temeli diye anlatılan genetik materyal kendi ürünü olan proteine ihtiyaç duyuyor? Üstelik hem proteinler hem de DNA hücre dışından gelecek şeker molekülüne ihtiyaç duyuyor. Ne kadar da kendi kendini kıskaca almış bu DNA. Kontrolden çıkmasın diye birçok yönden kontrol altında tutuluyor. Hadi çevre şartları değişirse? Ne olacak o zaman? Evet doğru ya, güya evrimsel süreçte yeterli zaman (milyonlarca yıl) geçerse yeni şartlara uyum sağlayan bir canlı tesadüfen oluşur. Ne ilginçtir ki dünyadaki bütün canlılar ayni enerji üretme mekanizmasını, ve aynı genetik materyal olan DNA’yı, ve aynı DNA kopyalama mekanizmalarını kullanıyorlar. Bu kadar tesadüfi olaylar sonucu nasıl da böyle ayni düzeni tutturmuş? Veya Neden hiçbirinin “aklına” evrimsel süreçte başka bir mekanizma gelmemiş?

Gerçekten bakınca diyebiliyorum, bir proteini yapmak için hiçbir hayatı olmayan ve basit birkaç çeşit atomdan öyle bir makine ile bir iş yapıyor ki hayret etmemek elde değil. Üstelik her an binlerce protein sentezlenmesi gerek, bu da binlerce RNA sentezlenmesi ve o kadar DNA açılıp paketlenmesi demek, ve bunların hepsi birbirine o kadar bağımlı ki hiçbirini diğerlerinden ayıramazsınız. Bu tek bir hücrede olan olay, bir de birçok farklı dokuda ve organda, o bulunduğu organa özel bir ayarlama olması gerekiyor ki, eğer bütün bunları bir yapan yoksa kendi kendine olabiliyor demek kadar saçma bir düşünce olamaz. 

Konumuz proteinler iken onların yapı taşları olan amino asitlerden bahsetmeden olmaz. İnsan vücudu her amino asiti üretemez!! Bunlara en temel “essential” amino asitler denir ve bunları besinlerle almak zorundayız. Afrika gibi bazı ülkelerde görülen besin yetmezliği bu nedenle çok önemli, çünkü gerekli proteinler sentezlenemiyor. Çocuklar gelişemiyor, hasta olan iyileşemiyor (Bu olayın insani boyutuna hiç değinmiyorum). Neden böyle bir besinlere bağımlı evrimleşme geçirdi insanlar? Evrimin en temel mekanizmalarından birisi türler arası rekabet ise, neden bu kadar bağımlıyım ben başka canlılara? En temel ihtiyacım olan oksijen için bile denizlerdeki oksijen üreten tek hücreli canlılara ve karadaki ağaçlara muhtacım. Ne garip iç içe örülmüş birbirine bağımlı olma hali. Bu yüzdendir ki öyle kendi başına tesadüflerle bir tek canlı bile oluşamaz. Eş zamanlı ve eş durumlu ince ayarlı sayısız hareketler ve oluşumlar aynı anda ve aynı mekanda lazım, bu da rastgelelerle hiç bağdaşmaz. “Co-evolve veya Beraber evrimleşme” diye kimsenin bilmediği anlamadığı boş laf atarak bu evrim masalını çökerten gerçekleri geçiştirmek olmaz!

Proteinler sentezlenince hemen çalışmazlar. Birçok protein değişik maddelerden küpeler takarak aktif olur ve aktivitesi durur. Mesela birçok protein “fosfat” denen ve ATP’nin yıkılmasından elde edilen bir molekülle aktif olur ve çalışmaya başlar. Ama ATP’nin sentezlenmesi için proteinlere gerek yok mu? Evet, hem de o şekerin hücreye girmesi için bile ATP gerekli. Kim kimden mesul, hangisi önce evrimleşti? Önceden evrimleşen neden kendini diğerine bağımlı hale getirdi?

Hücre dışında görev olan “membran proteinleri” denen proteinler Glikoz gibi birçok şekerden oluşan taçlar takarlar. Ne garip, o şekerin hücreye girip o proteine takılması için de yine başka proteinler gerekiyor. En çok bilinen diyebileceğim kanda oksijen taşıyan hemoglobin merkezinde “demir” molekülü olmadan çalışamaz. Demir molekülünü biz dışarıdan almak zorundayız. Hangi molekül, veya hangi hücre bu kadar planlamayı yapmış olabilir. Her biri kendine verilen görevi yapan organ böyle kapsamlı bir planlamaya gitmiş olabilir diye düşünmek gerekir. Düşündükçe ne kadar da muhtaç, ne kadar da çevremizle beraber yönetildiğimiz ayarlandığımız görülüyor. Bu kadar sistem içindeki bireylerin birbirine bağımlı olması ancak sistemi bilen ve dışarıdan idare eden bir kaynağa işaret ettiğini anlamamak elde değil.

Sonuç olarak araştırdıkça göreceğiz ki hiçbir canlı ve o canlı içinde oluşan hiçbir reaksiyon kendi kendine meydana gelemez ve gelemeyeceğini her daim göreceğiz. O zaman rahatlıkla ikna olur ve iman ederiz. “Canlılar evrimle değil (La ilâhe) Emir’le (İllallah) var olur”.

Bu sonuç bana Kur’an’da geçen Musa ve Firavun’un sihirbazları kıssasını hatırlattı: Musa’nın mesajının mucizevi açıklamaları karşısında, sihirbazlar hiçbir delil bulamayınca teslim olup Allah’a secde ettiler. Firavun’un ölüm tehdidi onları vaz geçiremedi. Şimdi de yakın bir zamanda “bilimsellik” adına uydurulan sihir bozulacak ve gerçekçi bilim adamları yaratılıştaki Allah’ın emriyle gerçekleşen olayları Allah’a teslim edip secde edecekler. İstikbal, hür, gerçekçi, görevinden atılıp aç kalacağı korkusu taşımayan gerçekler karşısında secde etmeye hazır olan genç, dinamik, çalışkan bilim adamlarını bekliyor. Yakında artık birileri çıkacak ve “Kral çıplak!” diye haykıracak! İstikbal, her söylediği her gün daha bir hak olduğu ortaya çıkan Kur’an’ındır!!

Bölüm IBölüm II Bölüm III | Bölüm IV

Yazar hakkında

Dr. İlhan Akan

Biyoloji'de lisans eğitimimi tamamladıktan sonra Moleküler Biyoloji'de doktora yaptım. Uzmanlık alanımı çok seviyorum. Çıplak gözle göremediğimiz varlıkların ifade ettiği gerçekleri görmek hayretimi derinden etkiledi. Önceleri "işte böyle şeyler oluyor," deyip geçtiğim hücre içi faaliyetlerin kendi kendine olup biten işlemler olamayacağını farkettikçe sorularım da derinleşti. Artık benim için savunması olanaksız olan evreni kendi içinde açıklama "mit"i, kafama sığmaz oldu. İçine düştüğüm çıkmazdan kurtulmak için gösterdiğim çabalarım, bu olup bitenlerin "Varlık Kaynağı" ile tanışmama vesile oldu. İç çelişkilerle dolu olan bu "mit"in tamamen uydurma olduğunu, aynı çıkmaz içinde çırpınan kişilerle paylaşmayı insanlığımın görevi biliyorum.

Yorum yazın