Yaratıcı her şeyi bir amaçla yaratır. İnsana sonsuz özellikler bahşetmiştir. Bir şey okuduğumuzda anlıyoruz. Müzik dinlediğimizde, hissettiklerimizle duygusal olarak bağlantı kuruyoruz. Kâinatla etkileşim halindeyken duygularımız, düşüncelerimiz ve insani özelliklerimiz aracılığıyla Yaratıcımız, bizimle konuşur. Bir diğer konuşma biçimi ise sözlü mesaj olan vahiyledir. Yaratıcımız yaratma ile fiilen, vahiy ile sözlü biçimde, peygamberler ile uygulamalı biçimde ve insaniyetimizdeki özellikler ile de varoluşsal biçimde sürekli bizimle konuşur ve mesaj gönderir. O halde, her insanın Yaratıcısıyla arasında şahsi bir bağ olmalı.
Varlık alemindeki her şey mükemmel bir şekilde yaratılmış gibi görünüyor. Bu dünyaya bir bebek olarak geliriz. Burada büyütülür, yetişkin hale getirilir ve sonra da ölürüz. Hepimizin geçmesi gereken belirli aşamalar olduğunu biliyoruz. Varlık alemindeki maksadı ve nasıl var olduğumuzu bilmek isteriz. Bu meraktan saptıran uydurma ihtiyaçlar, insani duyguların yönelttiği sorulara cevap aramayı erteletir. Zihnimiz varlık gayesiyle alakalı olmayan malumatlarla meşgul olduğu ölçüde merak ve heyecanımızı kaybederiz. Sadece görüntü ve bedene önem vererek ruhumuzu ihmal ederiz. Dışardan iyi görünmeye çalışarak değerli vaktimizi harcarız.
Eğer insani duygularımız ile onların Yaratıcısı arasındaki ilişkiyi kurarsak kendimiz ve diğer tüm varlıkların Sahibinin bizimle konuştuğunu duyarız. O, her zaman, her birimizle kişisel olarak konuşur. Ancak biz çoğunlukla sadece bedeni ve dünyada yararlı olacak ilişkileri önceler ve bazen de eğlenceye dalarız. Mümkün olduğunca insaniyetimize uygun biçimde davranarak daima Var Edicimizi hatırda tutmamız gerekir. Kâinat ile yapılan fiili konuşmanın yansıra Yaratıcı bizimle sözlü olarak da konuşur. O’nun söyledikleri insaniyetimiz için çok önemlidir.
ٱقْرَأْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلَّذِى خَلَقَ
96.1: “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”
Varlığını sorgulayan insanların temel sorularından biri “Rabbim yani, varlığımın Sahibi kim?” sorusudur. Bu ayete muhatap olan kişinin mesajın kendisine hitap ettiğini anlaması önemlidir. Bir Rabbim var mı, varsa kimdir sorularından sonra birinin adına okumak nedir sorusu gelir. Bu soruların dikkatle cevaplanması gerekir. İkinci soruyu bir benzetmeyle ele alarak başlayalım. Ali, Veli’ye 100 lira vererek ondan bu paranın 50 lirasını Can’a vermesini istemiş olsun. Bu durumda Veli, Ali adına bir aracılık görevi görüyor. Can’a Ali adına 50 lira veriyor. Veli, bu paranın sahibi olduğunu iddia edemez. Sadece o parayı, sahibi adına kullanmış olur. Bir şey, sahibinin adına nasıl okunur? Örnekte, Veli’nin parayı Can’a vererek onun gerçek sahibini doğru bir şekilde kabul ettiğini görüyoruz. Benzer şekilde, kâinattaki yaratılış ve varlıklar da onların hakiki sahibine atfedilmelidir. Yaratılış ve varlıklar, Yaratıcıdan başkasına ait değildir.
Bir bahçedeki ağaç, tüm kâinatın Yaratıcısına aittir. İnsan, ağacın yaratılışında güzelliği görür. Bu bakımdan ağaç, insan için sadece güzellik ve diğer özellikleri yansıtan bir araçtır. Ağacı kim yaratır? Tüm kâinatın Yaratıcısı. Ağacın büyüdüğünü ve yapraklarının açtığını görüyoruz. Bütün bunlar nasıl oluyor? Bu soruya verilecek birinci cevap, ağaç yapraklarını açıyor şeklindedir. Bu cevap, yaprakları ağacın adına okumak anlamına gelir. Yani, yaprakları ağaca ait görmek demektir. İkinci cevap ise yapraklar, ağaca ve yapraklara varlık veren Yaratıcı tarafından ağaç üzerinde açılıyor biçimindedir. Bu cevap ise yaprakları ağacın adıyla değil Yaratıcının adıyla okumak anlamına gelir. Yani yaprakları açan, ağacın kendisi değildir. Bu durumda ağacın yaratıldığını bildiğimizi farz ediyoruz. Bunun için her şeyiyle ağacın ve yapraklarının açılışının kâinatın ve dolayısıyla ağacın Yaratıcısına ait olduğu sonucuna varıyoruz. İşte kâinatı Yaratıcı adına okumak bu anlama gelir. Okumanın doğrusu böyledir. Fakat günlük hayatta bu şekilde cümle kurmak aklımıza gelmez. Çünkü böyle konuşmak için bir eğitimden geçmiş değiliz. Bu farkındalığı kazanmak için inancımızı sorgulamalı ve tahkik etmeliyiz. Neye niçin inandığımızın bilincinde olmalıyız.
Kâinatın Sahibi, insanlardan her şeyi Kendi adına okumalarını istiyor. Zira, en küçük zerreden en büyük küreye kadar her şeyi var eden ancak O olabilir. Her şey kâinatın tümüyle bağlantılı biçimde var ediliyor ve maddenin veya doğa kanunlarının böyle bir var etme özelliği yoktur. Her şeyin mülkiyeti O’na ait olmalıdır. Yaratan her şeyi kudret, hikmet, ilim, irade, merhamet, şefkat ve adalet gibi sonsuz özellikleriyle var eder. Her şeyi O’na atfederek okumak haktır. Varlıkların parçacıkları hiçbir şeyi var edemez. Her varlık var edilmeye muhtaçtır. Hal böyleyken, her şeyi Yaratıcıya ait olduğunu bilerek okumak gerekir. Bedenimiz, elimiz, ayağımız, gözümüz, kulağımız, beynimiz ve aklımız gibi varlığımızdaki sonsuz özelliklerin hepsinde Yaratıcının sonsuz özellikleri tezahür eder. Yaratıcı, bu özellikler vasıtasıyla kendini tanıtıyor. Bu özelliklerin gerçek varlık kaynağı olarak Yaratıcıyı tanıdığımız kadarıyla hayatımız anlam kazanır. İnsana sonsuz yetenek ve özellik veren Yaratıcı onu, yaratılıştaki tüm özellikleri anlamlandırmak için bunları kullanmaya teşvik ediyor. Yapmamız gereken bize verilen özellikleri Yaratıcıyı tanıma aracı olarak kullanmaktır.
İnancımızı tahkik ve tahkim etmek için şahsen çalışmamız gerekir. Dünyaya hâkim olan seküler eğitim anlayışları insanlara, varlıkları Yaratıcının adıyla okumayı öğretmez. Tam tersi, varlıkları Yaratıcıdan bağını kopararak kendi adlarına okumayı öğretir. Ağacı doğal bir varlık olarak tanımlar. Yani ağaç, kendi kendine bir şekilde oluşmuş ve çevreye uyum sağlamayı başararak gelişmiş bir varlıktır. Ağacın varlık kaynağı doğa kanunları, madde veya kendi kendine oluştur. Kur’an ise bu anlayışa taban tabana zıt olanı öğretir. Bu anlayışı Yaratıcıya hakaret olarak değerlendirir. O yüzden İslamiyet böyle bir anlayışı reddeder. Hiçbir varlık kendi kendine veya doğal biçimde var olamaz. Böyle bir kâinat yoktur. Her şey kasıtlı olarak an be an var ediliyor. Bu varlık kaynağı tek ve mutlaktır. Bu varlık kaynağına Kur’an dilinde Allah ismi verilir. Bu sonuca ulaşabilmek için varlıklara bakış açımızı tamamen değiştirerek İslam’a girmemiz gerekir.
Ezbere veya içinde doğduğumuz kültürü takliden, Yaratıcının tek ve bir olduğunu, Hz. Muhammed’in (SAV) O’nun resulü ve abdi olduğunu söylemek insanın ruhunu tatmin etmez, varlığından emin kılmaz. Çünkü insan ruhu ebediyeti ister. Ebediyeti hak edebilmek için ebedi olan Yaratıcıyı tanımak gerekir. Yaratıcıyı tanımak için de kendi varlığımız ve diğer varlıkları O’nun adına okumayı öğrenmemiz gerekir. Ağacın kendi kendine büyüdüğünü söylersek kâinatın Yaratıcısına hakaret etmiş oluruz. Ağacı asıl Sahibine değil de tabiata, toprağa veya kendi kendine oluşa atfetmiş oluruz. Oysa her varlık, Yaratıcısının bir emanetidir. Emanete karşı dürüst olabilmemiz için o şeyin nasıl var olabileceğini sorgulamamız ve bu var edici özelliklerin kimde ve nerede olduğunu araştırmamız gerekir.
Seküler bakış açısı insana, atom diye adlandırılan küçük maddi parçacıkların hücrelere ve hücrelerin organlara dönüştüğünü ve organların akıllı, bilgili, irade sahipleriymiş gibi davranıp mükemmel bir canlı varlık oluşturduğunu anlatır. Varlık verme gücünü hücrelere, organlara veya bunlarda var olan bir var etme ve tercihlerde bulunma gücüne atfeder. Örneğin beyindeki kimyasal reaksiyonların, duyguları ve düşünceleri var ettiğini iddia eder. Halbuki, beyin veya beyindeki kimyasal reaksiyonların böyle bir özelliği olduğuna dair hiçbir delil yoktur. Düşünce ve bilinç bu reaksiyonların zorunlu sonucu olmak zorunda da değildir. Fakat bu anlayıştakiler, her şeyiyle beyin ve diğer tüm organlarla birlikte insanın var ediliyor olma ihtimalini peşinen reddederler. Kâinatın Yaratıcısı diye bir alternatifi kabul etmezler çünkü laboratuvar koşullarının dışındaki varlıkları bilimin konusu olarak görmezler. Bu durumda, kâinat içinde var edici unsur olarak zorunlu doğa yasaları veya maddedeki birtakım özellikler kalır. Bu kabulle birlikte, tüm kâinatın her an var ediliyor olma hakikati peşinen reddedilir. Bunun farkına varabilmek için materyalist ön kabullerden kurtulmak ve ciddi biçimde düşünmek gerekir. Varlıkları gerçek Varlık Kaynağına atfetmeliyiz. Kâinatın Sahibi konuşmasında bize her şeyi, yaratan Rabbinizin adıyla okuyun diyor. Bunun manası basitçe, kâinattaki varlıkların ve özelliklerin mülkiyetinin Yaratıcıya ait olması gerektiğini araştırarak ögrenin, alternatif anlayışların önyargılı olduğunu fark edin, eşyanın varlığına dikkat edin ve hayatınıza da ona göre yön verin demektir.
Varlıkları Yaratanın adıyla okuyabilmek için zihin ve düşünce yapısının yenilenmesi gerekir. Bunun için fiili vahiy olan yaratılışı ve sözlü vahiy olan Kur’an’ı doğrudan muhatap alarak şimdi ve burada yaklaşımıyla okumak şarttır. Bu ayet, şu an burada kendisini okuyan herkese hitap ediyor. Okuyucu, Peygamber’e (SAV) vahyedilen ve daha sonra yazılı hale getirilen mushafı okuyor. Yapılması gereken, mushafı Kur’an’a dönüştürmektir. Mushaf, kayıt altına alınmış ve sayfalarla yazılı hale getirilmiş vahiydir. Kur’an’ın kelime manası okunan demektir. Kur’an canlı biçimde okunur. Yani, Yaratıcının Konuşması burada ve şimdi bana hitap ediyor anlayışıyla okunur.
Tarihi kaynaklar Kur’an’ın bu ilk ayetinden söz ederken şöyle bir arka plan sunar: Bundan yaklaşık 1450 yıl önce Mekke’de Muhammed adında bir adam yaşıyordu. Toplumdaki kabile savaşları, hırsızlık, adaletsizlik, mal ve servet düşkünlüğünün neden olduğu genel bir yozlaşmadan dolayı çok rahatsızdı. Bu haksız ve huzursuz ortamlardan uzaklaşmak için sıklıkla Hira adında bir mağaraya giderdi. Yine mağarada olduğu bir gün bir melek ona geldi ve “oku” dedi. Varlığına mana arayan bir insan bu hikâyeyi nasıl yorumlamalı? Birincisi, bu tarihi arka planda yaratılışı okumak diye bir konudan söz edilmiyor. İkincisi, bir melekten söz ediliyor ama şu an pratik hayatta bir melekle muhatap olmak pek mümkün görünmüyor. Melek kavramı ile neyi kastediyoruz? Bu mesajın Yaratıcıdan geldiğini tasdik ettikten sonra melek ile mesaj gönderme kavramı bir mana kazanabilir. Üçüncüsü, her insan herhangi bir toplumdaki yolsuzluklar ve yozlaşmalardan rahatsız olur.
Gelen mesajın Yaratıcıya ait olduğunu tasdik edebilmek için elimizde kalan tek şey, Hz. Muhammed’in (SAV) kendi varlığına mana araması yani varoluşsal kaygılarının olması gerçeğidir. Kâinatın varlığının amacı nedir? Nasıl var olmuş? Hayatın amacı nedir? Bendeki sonsuzluk duyguları nerden geliyor? Bunları ne yapacağım? Neden yolsuzluktan, adaletsizlikten, haksızlıktan, zulümden ve kavgalardan hoşlanmıyorum? Neden varım? Bu sorular varoluşsal kaygıları haber verir. Her insanın insaniyetinde bu endişeler vardır. Eğer bizim de bu tür kaygılarımız varsa, o zaman Hz. Muhammed’in (SAV) neden bir mağaraya çekildiğini ve mağarada ne ile meşgul olduğunu anlayabiliriz. Toplumda hâkim olan genel anlayışı sorgulamak için toplumun kültüründen uzaklaşma ve her şeyi yeniden düşünmek manasında biz de bir mağaraya çekilmeliyiz. Fiziki olarak bir mağaradan bahsetmediğimiz bellidir. Kendimizin sorgulamaları ile ulaştığımız, taklidi kültüre dayanmayan sonuçlara ulaştığımız tefekkür zamanları bizim mağaramız olmalıdır.

İnsan, varlığına mana bulmak için kâinatı gözlemlediği zaman rehberliğe ihtiyaç duyar. Rehberlik olmadan olaylar ve varlıklar hakkında tatminkâr cevaplar bulamaz. Dağ, taş, toprak kendi hallerinde var görünür. Yıldızlar sadece parıldar, sözlü olarak konuşmaz; onların konuşması hal diliyledir. Her şey varlığındaki özelliklerin kaynağını varlığa getiriliş biçimiyle ilan ederek konuşur. Hz. Muhammed de (SAV) varlıkları bu şekilde gözlemlerken sürekli bir arayış içindeydi. Arayışın en çok arttığı bir zamanda vahiy geldi ve melek “Yaratan Rabbinin adıyla oku” dedi. İnsanlar arasında ciddi biçimde soran ve sorgulayan o olduğu için cevaplar yani vahiy ona geldi. Benzer biçimde, varoluşsal sorularla meşgul olan insanlara da cevaplar ilham yoluyla gelir. Kur’an’ın Hz. Muhammed (SAV) örneği, bir insanın varlığını sorgulayarak nasıl cevap bulacağını gösterir. Vahiy ona geldi fakat diğer insanlara da vahye nasıl muhatap olacağı öğretilmiş oldu.
Peygamber, insani sorgulamanın en üst düzeyini temsil eden kişidir. Bu kişi, her türlü insan sorusunu ve kaygısını temsil eder. Yaratıcı, cevapları yani vahyi ona verdi çünkü Hz. Muhammed (SAV) en kapsamlı ve en gelişmiş düzeyde insani soruları sordu. Vahiy gelmesini bu şekilde hak ediyor. Böylece, hakikati insanlara öğreten en iyi öğretmen o oldu. Hz. Muhammed’i (SAV) görmedik fakat aklımızda ve kalbimizde taşıdığımız insani kaygıların aynısı onda da vardı. Bu nedenle onu görmesek de aynı şeyi, yani ebedi mutluluk ve huzuru aradığımızdan emin olabiliriz. Bu arayışın cevaplarını onu örnek alarak bulabiliriz. Varoluşsal soruların cevapları evrenseldir. Çünkü cevaplar, peygamber ve biz de dahil olmak üzere tüm varlıkları Yaratan tarafından verilir. İnsanın ne kadar çok sorusu olursa, o kadar çok cevap alır. Sorusu yoksa, cevaplar onun için anlam ifade etmez. Eğer varlığıyla ilgili soruları tüm ilgi alanına giren sorularının %1’i ise vahiyden yani Hz. Muhammed’in (SAV) sorularına aldığı cevaplardan sadece %1’i kadar istifade eder.
Kur’an’ın ilk ayetleri “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diye başlıyor. Buradaki okuma yazılı bir metnin harflerini okumak anlamında değildir. Böyle olursa pek çok kişi okuma bilmem diyebilir. Burada okumaktan maksat, yaratılıştan anlam çıkarmak ve kavramaktır. Ayet de açıkça “yaratan Rabbin” den bahseder. “Yaratılışı gerçekleştireni araştır, kim yaratan olabilir bunu araştır” der. Kitap oku” demek anlamında olsaydı, “Yazarının adıyla oku” demesi gerekmez miydi? Okumayı en geniş manada bu şekilde anlamak gerekir. Bu okuma anlayışıyla, yazılı okumadan fiili yaratılışı okumaya kadar her türden anlam çıkarma özelliği kastedilmiş olur. Böyle bir anlayışla insan, yaratan Rabbinin adıyla yaratıkları inceleyerek onların Yaratıcısını tanımayı ögrenir ve ondan sonra yaratıkları Onun adına okumaya başlar. Peygamber (SAV), kendine gelen bu mesajı Mekkelilerle paylaştı. Okumayı bu şekilde anlamakla ilahi konuşma olan Kur’an, belirli bir zaman ve mekâna bağlı olmayan evrensel bir mesaj haline gelir. Kur’an belli bir zaman diliminde bir defa vahyolunmuştur fakat kâinat daima vahyolunmaya devam etmektedir. Kur’an’ın öğrettiği okuma bicimi ile biz şimdi ve burada var olan alemi okurken bu ayetin tefsirini yapıyoruz demektir. Zamanında Mekkelilere hitap eden bu konuşma, böylece okuyan herkese mesaj verir.
Kur’an, ilk önce Peygamber Hz. Muhammed’e (SAV) hitap etti. Ancak şimdi okuyan herkese hitap ediyor: Yaratan Rabbinin adıyla oku ayetini herkes kendi şartlarında okuyup anlamaya çalışmalıdır. Hz. Peygamber’in (SAV) yaşadığı yerlerde en çok görülen hayvan deve idi. Başka bir insanın etrafında ise çoğunlukla her yerde güvercinler, karıncalar, sinekler veya sincaplar olabilir. Dolayısıyla, mevcut koşullarda yaratılışlara şahitlik etmek için bu kişi her şeyi, sincabın veya güvercinin Yaratıcısının adıyla okumaya çalışmalıdır. “Bu güvercinin varlığa gelmesi için ne gibi özelliklerin olması gerekir?” diye sorgulayarak güvercini seyretmek ve biyoloji uzmanı isek, onun bedenini ve duygularının varlığını sorgulamak, “Yaratıcısını aramak için okumamız” gerekir. Bu şekilde, tarihsel bağlamını inkâr etmeden ve onu şu anki koşullara uyarlayarak Kur’an’dan rehberlik alınabilir.
Kur’an okurken Yaratıcının o anda yaptığı bir konuşmayı okuduğumuzu aklımızda tutmalıyız. Çünkü O, bütün kâinatın olduğu gibi şimdi bizim okuma anımızın da Yaratıcısıdır. Bu nedenle Kur’an, her aklı başında insan için kâinatın Yaratıcısının bir Konuşması olarak tanımlanabilir. İnsanların çoğu varoluşsal sorularla ilgilenmez veya kâinattaki yaratılışı okumaz. Genellikle sıradan işlerle meşgul oluruz. Bir günümüz çoğu zaman ev, işyeri, okul, spor salonu, bir buluşma yeri veya bir sosyal faaliyetle geçer. Mucizevi yaratılışları hiç fark etmeyebiliriz bile. Şu an neredeyim, nasıl var oluyorum, bu nasıl bir varlık alemi gibi sorular sormayız veya bunlara zaman kalmaz. Bizi her zaman meşgul edecek bir gündemimiz vardır ama bu gündemde varlığımızı sorgulamaya yer olmayabilir, dikkat etmeliyiz.
Eğer bir insan, varoluşsal soruları dikkate almazsa Yaratıcının Konuşmasından faydalanamaz. Yaratıcının Konuşması her zaman mevcuttur, geçerlidir ve sınırsızdır. Yani, konuşma mutlak olduğu için belirli bir zaman ve mekânla sınırlanamaz. Bazı geleneksel anlayışlar Yaratıcının miladi 610 yılında sadece Hz. Muhammed’le (SAV) konuştuğunu savunuyor. Halbuki Yaratıcının Konuşması belirli bir zaman ve mekânla sınırlı değildir. Yaratıcı mutlak olduğu için konuşması mutlaktır. Sadece belli bir tarihte, belli bir kişiye yapılmış bir konuşma olmaz. Yalnız Kur’an metnini içeren Konuşmanın belli bir zaman diliminde Hz. Muhammed’e (SAV) vahyedilmesi, o metnin içeriğinin de o zamana ait olduğu anlamına gelmez. Mutlak olanın konuşması da Mutlak olmalıdır. Her yerde, her zamanda, her okuyana hitap edecek nitelikte olmalıdır. Hz. Muhammed’e (SAV) özel biçimde hitap eden konuşma, Yaratıcının bir insana nasıl hitap ettiğinin somut bir örneğidir. Önemli olan, Hz. Muhammed (SAV) gibi bu konuşmayı ciddiye alıp hayata yansıtabilmektir.
Kur’an’ı Yaratıcının Sözü olarak okuyabilmek için kâinatın ve şu anın aynı Varlık tarafından yaratıldığının farkında olmak gerekir. Yani, Kur’an okuyan kişi tıpkı 1450 yıl önce Hz. Muhammed (SAV) ile konuştuğu gibi Yaratıcının Kur’an’ın içeriğinin sonsuz kapasitedeki mesajı ile o an kendisiyle de konuştuğunu fark etmelidir. Bu nedenle, Yaratıcının Ebedi, Mutlak, Sözü belirli bir zaman ve mekânla sınırlanamaz. O halde, bu bilince ulaşabilen bir kişi Yaratıcının o an kendisine “Şu anda seni yaratan Rabbinin adıyla oku” diye hitap ettiğini bilerek okumaya başlamalıdır. Bu bakış açısıyla her varlık canlı bir mana kazanır. Örneğin bir çam ağacı, bir Kur’an okuyucusu için artık sadece orada bulunan bir ağaç değil kendisini dinleyen canlı bir şahittir. Bununla birlikte çam ağacı, insana Yaratıcısının özelliklerini yansıtan bir sanat eseridir. Öyleyse insan, çam ağacında tezahür eden özelliklerin Varlık Kaynağını sorgulayıp doğru cevabı bulmalı ve bu özellikleriyle beraber ağacı Yaratıcısının adıyla okumalıdır. Çam ağacını gözlemledikten sonra bu çam ağacının Yaratıcısı, “her şeye Sahip Olan ve tüm güzelliklerin esas Sahibi olan Mutlak Bir Varlık olmalıdır” sonucuna ulaşabilmelidir.
İnsan, bu dünyada Yaratıcısını tanımazsa bir ölü gibi yaşar. Hiçbir varlığı Yaratıcıya ait gözüyle görmemek, ölmüş olmak demektir. Çünkü her an ölüme adım adım yaklaşan bir kişi eğer Yaratıcısının Ebedi olan Mutlak bir Yaratıcı olduğunu anlamazsa, her an ölüm ile baş başa bir hayat yaşar. Sanki ölmek için var olmuş bir varlık olarak görür kendisini. Böyle bir hayat, boşa geçmiştir. Bu şekilde yaşanan bir hayat, sadece hayvani ihtiyaçlar olan yeme, içme, barınma ve çoğalma gibi faaliyetlerle uğraşma zevkinden başka bir seçenek sunmaz. Örneğin, genellikle yenen bir yemeğin lezzetinden veya tarifinden söz edilir ama Yaratıcıdan hiç bahsedilmez. Böyle yapmakla insana sevgi gösteren, merhametli ve şefkatli olan, ihtiyaçlarını bilen ve ona güven veren, hayal kırıklığına uğramamasını isteyen ve nihayetinde o lezzetli yemeği Yaratana hakaret edilmiş olur. Her şeyi var eden Yaratıcı sanki yokmuş gibi davranılır. Eğer İslami bir hayat tarzını seçmiş bir kişi ise en fazla alışılagelmiş bir kısa dua edilir, o kadar. Halbuki, görmezden gelinen bir Varlığa dua etmenin bir anlamı, insan hayatına beklenilen tatmini sağlayacak bir katkısı olamaz. Yaratıcıyı hiç gündeme getirmeden yaşayan ve ona göre davranan bir kişi, varlığının Sahibini aşağılamış olur. İnsaniyet, bundan utanmalıdır.
Kur’an’ın bu ilk ayeti, dikkatimizi birçok noktaya çekiyor. Yaratıcının sözlerini, yaratılışta tezahür eden özelliklerini okuduğumuz gibi okumalıyız. Kulakla sözü dinliyor ve gözle görüyoruz. Dinleyerek ve duyarak topladığımız manaları daha sonra tasdik ederiz. Evet, ağaçlar Bilinçli Yaratıcısı tarafından bizim için güzelleştirildi. Bu yüzden, o güzelliklerden zevk alıyoruz. İşte mushaf, yani yazıyla kayıt altına alınmış sonsuz anlam katmanları içeren söz, bu şekilde Kur’an’a yani Yaratıcının okuyana şu anda yaptığı canlı konuşmaya dönüştürülür. Bu canlı rehberlikle, varlıkları anlamlandırmak mümkün hale gelir. Vahyi ve anlatılan olayları tarihselleştirmek, mesajın mevcut hayatla irtibatını koparır. Peygamberin (SAV) bu mesajı, bizim şu anki yaratılışta tecrübe ettiğimiz gibi kendi şartlarında tecrübe ettiğini anlarsak ve bu anlayışla Kur’an’ı okursak o zaman, Yaratıcının sözlü konuşması canlı, taze ve ebedi kalır.
خَلَقَ ٱلْإِنسَـٰنَ مِنْ عَلَقٍ
96.2: “O, insanı bir pıhtıdan yaratır.”
İkinci ayette geçen pıhtı yani “alak” çok önemsiz bir şeyi ifade eder. Yaratılıştaki her şey çok önemsiz malzemelerden var ediliyor. Daha sonra bu önemsiz malzemeler bir yaratılış biçiminden geliştirilir ve mükemmel bir varlığa dönüştürülür. Bu varlık, bir süre varlık aleminde bulunduktan sonra da varlık sahnesinden alınır. Galaksiler bile doğup, büyüyen ve sonra yok olan bir maddeden yaratılır. İlk ayetteki Rab kavramı geliştiren, ortaya çıkaran, bir şeyi bir noktadan diğerine dönüştüren, sürekli olarak terbiye edip mükemmelleştiren ve varlığını sürdüren anlamındadır. Bu anlayışla, ölüm bile mükemmelliğin temsilcisi olarak bir anlam ifade eder. Mükemmelleşme sürecinin sonu olduğunu göstermez.
Ölümü bu dünyadaki var edilişlere benzeterek anlamlı kılmak mümkündür. Mesela, bir montaj hattında, parçalar bir araya getirilerek bir bilgisayar üretilir. Üretim hattının sonunda bu bilgisayar paketlenir ve insanlar tarafından kullanılmak üzere mağazalara gönderilir. Üretim hattı açısından, paketlenmiş ve mağazaya sevk edilmiş bir ürün artık orada yoktur, yani bir anlamda üretim merkezi için ölüdür. Benzer şekilde, insanlar da bu dünyada var ediliyor, eğitiliyor ve burada öğrendiklerini uygulamak üzere başka bir aleme gönderiliyor. Burada her şey, tıpkı üretilen bilgisayar gibi, gerçek pratik kullanıma aktarılmak üzere mükemmelleştirilmiştir. İnsan olarak yaşlandığımızı ve mükemmelliğimizi kaybettiğimizi düşünebiliriz. Bu dünya hayatındaki yaratılışımızda yaşlanıyor olabiliriz, ancak gerçekte, yaratılışı tecrübe etmek, yani yaratılanları Rabbimizin adıyla okumak bakımından daha mükemmel hale geliyoruz. Öğrendiklerimizi uygulamaya kendimizi hazırlamak için giderek daha fazla şey öğreniyoruz. Ayrılmaya hazır olduğumuzda, öğrendiklerimizi uygulamak amacıyla buradan alınacağız.
Diğer bir benzetmede ise anne karnındaki ikiz bebekleri örnek alabiliriz. İlk doğan bebek bu dünyaya gelir. Henüz doğmamış olan diğeri, bilinçli olduğunu farz edelim, kardeşinin öldüğünü düşünür. Buna benzer şekilde, bu dünyada öldüğümüzde, sevdiklerimiz, başka bir yere transferin gerçekleştiğini ve yakında bize katılacaklarını fark etmeden gittiğimizi düşünebilirler. Ölüm, bir yerden diğerine transferdir. Varoluşun sonu değil, mükemmelliğin işaretidir. Ölümden korkmak yerine kendimizi o mükemmelliğe hazırlamalı ve insanlığımızı geliştirmeliyiz. Bir bebek, anne rahminden ayrılıp dünyaya geldiğinde annenin plasentası atılır. Benzer şekilde, ruh bedenden ayrıldığında beden atılır, yani toprağa gömülür.
Yaratılıştaki her şey, sebeplerin sonuçları var etmediğini gösterir. Örneğin, bir tohum yok olan bir ağaca varlık verecek bir özelliğe sahip değildir. Ağacı var edemez. Fakat ağacın var edilmesinde düzenli yaratılışın gereği bir önceki yaratma aşamasında ayrı bir varlık olarak yaratılır. Tohum, ağaca kıyasla cansız ve önemsiz bir varlıktır ama ağacın var edilme sürecindeki bir aşamadır. Sonuç olan ağaç ile bir önceki aşamada yaratılan tohumun ikisi de var edilmeye muhtaç olan varlıklardır. Kâinat şartlarında yaratma eyleminin tezahür etmesinde görevlidirler.
Seküler bakış açısıyla, DNA’nın her şeyi kodladığı öğretilir. Bu nasıl mümkün olabilir? Tıpkı tüm bilgileri içeren bir kitabın bir yazara ihtiyacı olması gibi, DNA da kendi başına bilgi veremez ve bir yazara o DNA’nın tüm elementlerini yaratana, yani Yaratıcıya muhtaçtır. Bir kitabın kâğıt, mürekkep ve o mürekkebin dizilisiyle ifade edilen bilgilerin tümü bir bilinçli yazarın tercihiyle gerçekleşir. Mürekkep izlerinin ifade ettiği bilgi, mürekkebin tercihi ve eseri olamaz. Bir nesnenin parçacıkları nesnenin Yaratıcısı olamadığı gibi hücreler de bir canlının var edicisi olamaz. Veya hücreler kendi kendine bir gelişim sürecine girerek en mükemmel hale evrilmeyi irade edemezler. Böyle bir özelliklerinin varlığını bizzat göstermek asla mümkün değildir. Madde, somut bir varlık türüdür. Bilgi, ilim ise madde olmayan, soyut bir varlık türüdür. Hem madde hem de mana var edilmeye muhtaç olan varlıklardır. Başka varlıklara varlık veremezler. Varlıklarda tezahür eden tüm özellikler, kâinat türünden olmayan ve kâinatın tümünün Yaratıcısı olan bir Mutlak Zat’a ait olmalıdır. Bu hakikati fark edip onayladığımızda varlıkları Rabbimizin adıyla okumaya başlarız. Kendi başına bir gelişimin söz konusu olmadığını, Yaratıcının her an, her şeyi yeniden şekillendirerek yarattığını idrak ederiz.
Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Chapter Iqra (Read) – Part 1 –06/29/16” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.


