Kur'an Okumaları Usûle Dair

Kur’an Okuma Denemeleri: Kureyş Suresi-2

Kur’an Okuma Denemeleri: Kureyş Suresi-2 | Ha-Mim

Mekke’de nazil olan ilk ayetler varlıklarla ilgili derin anlamlar taşır. İfadeler kesin, beliğ ve özlüdür. Tarih bakımından düşünüldüğünde eski zamanlara tekabül etse de bu ayetlerin anlamı her zaman tazedir. Okuyanın ruhuna hitap eder. Bunun farkında olmayan bir okuyucu ayetleri yüzeysel anlar. Anlatılan olayları tarihin belirli bir dönemi ve toplumuna aitmiş gibi okur. Kureyş suresinde olduğu gibi, anlatılanların bir kabileyle ilgili olduğunu zanneder. Aksine, Kureyş’in burada ve şimdi anlaşılması gereken manaları vardır.

Hac, Allah’ın Mutlaklığı ve tevhid bilinciyle yaşamanın derin anlamını temsil eder. Hayatımız boyunca günde beş vakit namaz kılabilir ve genellikle bu kısa ilk ayetleri birkaç kez tekrarlayabiliriz. Oysa hac, hayatta yalnızca bir kez gerçekleşir ve tüm namazlarımızı kapsar. Ancak bir şart var: Hac sırasında gerçekleşen her farzın ne anlama geldiği bilinmelidir. Yani, üç gün boyunca bilincimizi canlı tutmalıyız. Sonra, kıbleye dönerken ve namaz kılarken haccın anlamını aklımızda tutmalıyız. Sanki namaz, hac yolunda olmak demektir. Namaz kılarken henüz hac yapmasak da haccın anlamını kavrama yolunda olmayı amaçlıyoruz. Allah’ın mutlaklığının bilinciyle namazlarımızı kılarken “Allahu Ekber, Subhanallah, Elhamdulillah” deriz.

İbadet ve salih amellerin tümü tevhid kavramı ve Allah’ın mutlaklığını anlayarak hayatımıza yansıtma gayesindedir. Bu gaye uğruna şu hakikatleri ilan ederiz: “Biz bu kâinattayız ve burada şahit olduğumuz eylemlerinin, niteliklerinin tezahürüne hayranlık duyuyoruz. Bu kâinat Senin niteliklerinin bir tezahürüdür. Yalnızca bir yıldız, hayvan veya bir nesnenin değil, sonsuz kâinatın Yaratıcısı Sensin. Bu, Mutlak Kaynak olduğun için başka bir sonsuz kâinat yaratabileceğin anlamına gelir. Yaratma İradeni göstermen ve Kendini biz bilinçli varlıklara tanıtman için bir araçtır. Bir şeyin olmasını sadece istemen yeter. Bir mimar gibi bir proje çizip üzerinde çalışman gerekmez. Bir şeyin sadece varlığa gelmesini istersin ve bu olur. Ey Allah’ım, yalnızca Sen varsın ve her şey Sana aittir. Her övgü Sana aittir, her yüceltme Sana aittir, her şükür ve minnet Sana aittir. Sen Hamid’sin yani ezelden beri övülmeye layıksın. Sen, birinin seni övüp övmemesi nedeniyle övülen değilsin. Aksine Sen övülmenin kaynağısın, yani senin varlığın övülmeye layıktır.”  Yaratıcının sonsuzluğunun bu farkındalığı, her namazın bir hac yolculuğu olduğunu fark etmemizi sağlar.

إِۦلَـٰفِهِمْ رِحْلَةَ ٱلشِّتَآءِ وَٱلصَّيْفِ

106:2.” Onlar, kış ve yaz seyahatlerinde emniyettedirler.”

İnsan, kendisi için yaratılmış olan bu dünya şartlarına yabancı değildir. Bütün bu ayarlamaların kendi kendine olamayacağı aşikârdır. Çünkü yaratılan ve var edilen her şey insan hayatına uygun biçimde var edilmiştir. Öyleyse bu var edilişin Mutlak Bir Varlık Kaynağı olmalıdır. Her şeyi aynı anda mutlak ilmiyle bilen, dilediği gibi rahmetiyle dileyen Bir Varlık. Ancak bu hakikati inkâr edenler hayatı kendileri için acı verici bir şeye dönüştürebilir. Birisi size ihtiyacınız olan en güzel şeyi sunarsa ve siz de onun sunduğu güzel şeyi reddederseniz, o zaman kaybeden siz olursunuz. Yani kendinizi O’nun rahmetinden mahrum bırakırsınız. Merhamet vardır ama insan ona sırtını dönebilir ve reddedebilir. Merhameti inkâr edebilir ve bu hayatın anlamsız bir şekilde sona ereceğini, kendisinin toza toprağa dönüşeceğini söyleyebilir. Oysa hayat, bize varlık verenin Rahman-ı Mutlak olduğunu haber verir. Bu hayat, bize varoluşu verenin gözünde değerli olduğumuzu bildiren, O’nun Şefkatinin ve bilincimize gösterdiği muamelenin bir tezahüründen başka bir şey değildir: İhtiyacımız olan her şey çevremizdeki koşullara göre mükemmel bir şekilde ayarlanmış olarak verilmiştir. Varlığımız, hayat yolculuğunda güvence altına alınmıştır.

Yolculuktayken varlığımızın güvenliğini nasıl sağlayabiliriz? Farklı yaşam koşullarından geçtiğimiz bir yolculuktayız, tıpkı farklı iklim koşulları, bazen yaz bazen kış yaşadığımız gibi. Tüm bu koşullar güzeldir, ancak bunları doğru şekilde değerlendirip kendimizi gerektiği gibi hazırlamazsak zorda kalabiliriz. Örneğin kış, bize yeni bir yaratılışı sunmak için iklim koşullarını hazırlama mevsimidir. Kışın ölmüş veya atıl durumdaki pek çok canlı ve bitki türü baharda yeniden canlandırılmaktadır. Bunlar, bilinçli bir irade ve bilinçli bir düzenlemeyle hayata getirilir. Böylece insanlar, varlıkların kendi kendilerine var oldukları ve ebediyen var olacakları yanılgısına kapılamaz. Mevsimlerin değişimi, varlıkların kendi başlarına hayatta kalamayacağını ve bu nedenle her şeyin geçiminin arkasında bilinçli bir irade olması gerektiğini hatırlatır.

Hayat yolculuğumuzun zirvesine, Allah’ın Mutlaklığını yani tevhidin manasını zihnimizde ve ruhumuzda müşahede edip bu Mutlak Yaratıcı’yı hislerimize tanıtarak ulaşabiliriz. Örneğin, Yaratıcı her şeyi bilendir. Bu his insana, evrenin Yaratıcısının her şeyi bilen biri olması gerektiğini ve Mutlak olduğunu kabul etmesi için verilmiştir. Hisler tevhidi tasdik etmeye eğilimlidir. Hislerin varlık kaynağını tanıma ile tevhidi onaylama aynı anda gerçekleşir. Kur’an dilinde bu durum şahid ve meşhud, yani tanık olan ve tanık olunan (85:3) kavramlarıyla ifade edilir. Başka bir deyişle Mutlak Varlık, insanın inancındaki emniyetine şahittir ve aynı zamanda kişinin şahitlik ettiği gibi Kendisini bildiğinin farkındadır. Yaratıcı, insanın bireysel miraç adı verilen bir tanıklık ve idrak haline tanıklık ediyor. Bu miraç, kişinin hayatında Allah’ın Mutlaklığını idrak etmesine vesiledir. Müminin kıldığı her bir namaz bu idrakin tatbikidir. Namazında eşya ile kurduğu ilişki sonucunda yaptığı şahitliği, yani gözlemlerini o eşyanın Yaratıcısına takdim eder. Bu konumda, insan şahid (tanık), Yaratıcı meşhud (gözlemlenen) olur. Diğer taraftan, gözlemlenen Yaratıcı da müminin şahitliğini müşahede eder, gözlemler. Bu konumda Yaratıcı, şahid; mümin meşhud olur.

Namazın önemi bu bağlamda daha belirgin hale dönüşür: Namaz, müminin Rabbi ile karşılıklı müşahedeleridir. Yani, doğrudan bir ilişkiye geçmesi ve konuşmasıdır. Bu durumu Peygamber’den (SAV) rivayet edilen şu hadis çok güzel tasvir eder: “Allah Teâlâ şöyle dedi: Namazı (Fâtiha’yı) kulumla aramda ikiye ayırdım ve kuluma istediği verilecektir. Kulum: el-hamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn dediğinde Allah: ‘Kulum Bana hamd etti’ der. Kulum: er-rahmâni’r-rahîm dediğinde Allah: ‘Kulum Bana övgüde bulundu’ der. Kulum: mâliki yevmi’ddîn dediğinde Allah: ‘Kulum Beni yüceltti’ der. Kulum: iyyâke na‘budu ve iyyâke neste‘în dediğinde Allah: ‘Bu (ayet) Benimle kulum arasındadır; kuluma istediği verilecektir’der. Kulum: ihdinâ’s-sırâta’l-mustaqîm, sırâta’l-lezîne en‘amte aleyhim, ğayri’lmağdûbi aleyhim ve le’d-dâllîn dediğinde Allah: ‘Bu (istek) kulum içindir; kuluma istediği verilecektir.”

İlâf kelimesi, insanın hayatı, beklentileri, umutları ve korkuları konusunda kendini güvende hissetmesi anlamına gelir. Kişi korksa da Yaratıcının kendisini koruduğunu bilir. Bir şeyi kaybedebileceğini biliyor ve aynı zamanda, kusurları, hataları için tövbe edip kendisini affetmesini istediği sürece Yaratıcının bunu affıyla telafi edebileceğini de biliyor. Tövbesinde samimi olduğu sürece bunu yapacağından emindir. Bu güvenlik, kış ve yaz yaşam koşullarından geçerek yolculuğu boyunca devam eder. Bu yolculuk ilgili ayette “rıhla” kelimesiyle ifade edilmiştir. Her insan hayat yolculuğunda farklı iklim koşulları yaşar. Kimi zaman kış gibi zor ve sert, kimi zaman yaz gibi rahat ve renkli anları olur. Önemli olan Yaratıcının Mutlak Bir, kavranamaz Bir ve tahayyülün ötesinde bir varlık olduğunu fark etmek ve bu farkındalığın zirvesine ulaşmaktır. Bu nedenle her insan, Yaratıcının farklı isimlerinin farklı aşamalardaki tecellilerine şahitlik etmek üzere, değişik hayat iklimlerinden geçer. Yaratıcının kışın zor şartlarında tecelli eden merhametini anlayabilmek için bu ağır koşullarla eğitilir. Yaz koşullarında ise daha şefkatli ve sevimli biçimlerde tecelli eden özelliklere şahitlik etmek için eğitilir.

Her insanın farklı hayat tecrübeleri vardır. Bazen, ölüm olayında olduğu gibi bu dünya şartlarında dayanamayacağı haller de yaşar. Ölümü sevmeyecek duygularla donatılan insan, Mutlak olan Yaratıcısının kendisine hem bu duyguyu verip ve hem de onu sevdirtmemekle bir vaatte bulunduğunu anlar. Bu vaat, Yaratıcıyı tanıma karşılığında insana ebedi bir hayatın verilmesidir. Bu yüzden insan kendini Yaratıcıya teslim etmeli, O’na yönelmeli ve ihtiyaçlarını karşılayanın O olduğunu kabul etmelidir. Fakat bu tamamen hayattan ve her şeyden el etek çekmek biçiminde anlaşılmamalıdır. Yoksulluk ve düşkünlüğü arzu eder hale gelmemek lazım. Zira Peygamber’in (SAV) fakirliğin insanı inkâra sürükleyebileceğini söylediği rivayet edilir. Dikkat etmek gerekir. İnsan bu ayrıma dikkat ederek Yaratıcı nezdindeki konumunu fark edebilir. Yaratıcı kâinattaki her şeyi var edip varlıklarını devam ettiriyor. Çünkü kendi kendine var olan ve varlığını devam ettiren hiçbir varlık yoktur. Bununla birlikte insana irade vererek onu sorumluluk sahibi yapmıştır. İnsan kendini ve evini yönetmekle mesuldür. Örneğin soğuk bir havada evini ısıtarak ortamın yaşanabilir hale gelmesinden sorumludur. Fakat gerek ısınma gerekse serinleme şartlarını var eden ve bu özellikleri tanıyacak biçimde, sıcaklığı ve serinliği de yaratan insanın Yaratıcısıdır. İnsan haddini bilerek, bu dünya hayatını Kendisini tanıması için bir araç kılan Yaratıcısına daima teşekkür etmelidir.

Sayf” kelimesi yaz mevsimi anlamına gelir. İnsan özellikle yaz aylarında daha çok dışarda olur, güzel havanın ve çevrenin keyfini çıkarır. Bu zamanlarda kendini daha çok güvende hisseder. Yoğun bir çalışma ve koşturma döneminden sonra rahatlık ve dinlenmeyi hak ettiğini düşünür. Fakat dikkat etmezse, rahatlığın etkisiyle bu noktaya kendi kazancıyla geldiğini zannederek, kimseye ihtiyacı olmadığını ve hiçbir şeyin kendisine zarar veremeyeceğini düşünebilir. Kendi kendine yetebileceğini hissetmeye başlayabilir. Nihayetinde, Yaratıcıya muhtaçlığını unutabilir. Bu rıhlet yani hayat yolculuğunda her insanın benzer duygular yaşaması mümkündür. Bundan dolayı her zaman Yaratıcıya karşı saygı ve şükür vazifesini yerine getirmede azami dikkat göstermek gerekir. Bu gibi ayetleri, günlük hayatımızda yararlanmak için tarih, yer ve kişilere mahsus kılarak okumaktan kaçınmalıyız. Her ayetin bize bakan yönüne yani verdiği mesaja odaklanmalıyız. Ayetlerin verdiği mesajları, evrensel ve kendimiz için geçerli olacak şekilde okumaya çok dikkat etmeliyiz.

فَلْيَعْبُدُوا۟ رَبَّ هَـٰذَا ٱلْبَيْتِ

103:3. “Öyleyse, bu evin Rabbine ibadet etsinler.”

İnsana bahşedilmiş varlık ve hayat nimetine karşılık, Varlık Kaynağını tanıması ve O‘na yaklaşmak için harekete geçmesi yani ibadet etmesi gerekir. İnsanlara Yaratıcıyı tanıtmak için gönderilen bütün elçiler hayatın temel gayesinin Yaratıcıya ibadet etmek olduğu mesajını verdiler. Hepsi, Yaratıcının Mutlaklığının burada, bu evrenin koşulları içinde asla kavranamayacağını ilan ettiler. Kâbe’nin sade taşlardan yapılmış olması Yaratıcının Mutlaklığını temsil eder. Tevhide inanan herkes, Yaratıcı’nın isteği doğrultusunda Mekke şehrindeki Kâbe’ye yönelir. Kıble, bu yönelişe verilen addır. Bu içi boş ev, “Beytullah” diye isimlendirilir. Beytullah, Yaratıcının mutlak yani kâinat cinsinden olmadığını bu boş haliyle temsil eder. İnsanın Rabbini bu kâinat içinde aramaması gerektiği mesajını verir. Böylece, Mutlak Yaratıcının tanınmasına vesile olduğu için Kâbe kutsaldır. Orada her yıl hac mevsiminde bir araya gelen Müslümanlar birbirlerinden ders alarak Yaratıcının Mutlaklığını bizzat tecrübe ederler. Her bir Müslüman, doğrudan Yaratıcıya ait olan ruhuyla Varlık Kaynağını kabul ettiğini hacda ilan eder. Burada toplanan Müslümanlar, Yaratıcı’nın yalnızca Mutlak Olan olabileceği fikrinde birleşirler. Hac ibadetiyle de bu sonucu ilan ederler. Bu ilanatın yeri Kâbe’dir. Bunun nedeni, Kabe’nin taşlarının veya Mekke şehrinin topraklarının kutsal olması değil, Yaratıcı’nın orada basit bir taş yapı aracılığı ile kâinatın hiçbir parçasının Yaratıcı özelliğine sahip olmadığını ilan etmesindendir. Yani bu “ev”, Yaratıcı’nın Mutlaklığını ilan etmek için seçilmiştir. Bunun için dünyadaki herhangi bir yer de seçilmiş olabilirdi. Önemli olan verilmek istenen mesajdır. Mesajı atlayıp mekânı kutsallaştırmak tevhide uymaz. Bununla birlikte, yeryüzünün herhangi bir parçası veya kâinatın herhangi bir köşesi de Yaratıcı’nın mülkü olduğu için kutsaldır.

Kur’an Okuma Denemeleri: Kureyş Suresi-2 | Ha-Mim

Kâbe’ye mescid-i haram denir. Bu isim, ilah özelliğine sahip hiçbir şeyin bulunmadığı bu kâinatta, Yaratıcıdan başka hiçbir varlığa itibar edilmemesi, hiçbir heves ve nefsani arzuya yer verilmemesi, sadece Allah’ın yaratma maksadına uygun hareket edilmesi anlamına gelir. Haccın özü budur. İnsanın iradesini Allah’ın mutlak iradesine teslim etmesi. İhrama girmek yani haramdan sakınma bilincine varmak, haram işlememek, özgür iradeyi kullanırken rastgele hareket etmemek ve iradeyi ancak Allah’ın iradesine riayet ederek kullanmaktır. Haram, Yaratıcının Kendisinden başka hiçbir şeyin Yaratma yetkisi olmadığına ters düşen, mescid-i haramın mesajına uygun olmayan tüm anlayışlar ve davranışları kapsar. Örneğin, Allah Kâbe’nin yakınında bir ot yaratmıştır ve biz o otu irademizle koparma hakkına sahip değiliz. Dahası, haram sınırları içinde, çevremizdeki varlıklarla etkileşimlerimizde dikkatli olmalıyız. Mesela, başımıza konan bir sineği kovma veya öldürme hakkımız yoktur. Yapmamız gereken tek şey, bu sineğin Allah’ın iradesine göre hareket ettiğini ve Allah’ın orada olmasını istediğini kabul etmektir. Onu kovma hakkımız yoktur. Kur’an’da bu durum, ihramdayken “hiçbir hayvanı avlayamazsın” ifadesiyle belirtilir. İnsan hayatında yalnızca bir kez, üç günlük hac ibadeti esnasında, ilahi iradenin her yerde ve her anda gerçekleştiğinin farkındalığına varma görevini yerine getirir. Bir kişi hacca gitmeden önce bu tür bir ibadetin kısmen de olsa tatbikatını yapmaya çalışmalı ki, üç günlük yoğun ibadet hissine hazırlanmış olsun. Eğer hazır değilse, kendini yeterince eğitmemiş ve hazırlamamış demektir. İşte bu yüzden hac ibadeti çok zordur. Bu, hacca gitmemek anlamına gelmez. Fakat, kendimizi hazırlamak ve pratik yapmak için zaman ayırmalıyız. Hac için hazırlığı çoğunlukla maddi imkânlara indirgiyoruz. Aksine, hayatın en zor ve ağır sınamalarıyla hazırlandıktan sonra, Allah’ın iradesine tam bir teslimiyetle “hacca” gitmemiz gerekir. Hazır değilsek, Mekke denilen bir yere gidebiliriz, bedenimiz orda olabilir ama nefsani arzular ağır basar ve Yaratıcının iradesini kabul etmeyi zorlaştırır.

İnsanın hacca hazırlığı yani rihla’sı önemlidir. Bu rihladan sonra kişi, Rabbinin kendisine tahsis ettiği kutsal mekâna, Rabbine ibadet etmeye gider. Orası, kâinatın Sahibi tarafından hacca gelenlere tahsis edildiği için kutsaldır. Kutsallığın Yaratıcıdan geldiğini görmek ve oraya giderek O’na teslim olmak güzeldir. Kutsi olmak, temiz olmak, noksanlıklardan arınmak, yanlışlardan, kusurlardan uzak olmak anlamlarını taşır. Burada Yaratıcının hiçbir eksikliği, yetmezliği, kusuru olmadığını hayatımızdaki varlıklarda gözlemliyoruz. Her şeyi en mükemmel, tam olması gerektiği şekilde Yaratanın özelliklerinin kutsi olduğunu idrak ettikten sonra, bir de en az 2 veya 3 gün boyunca bu idrakı fiili olarak uygulamak, beden ile de onaylamak insanın hem ruh ve hem beden ile yaratılışının hikmetine uygundur. Bu nedenle hacca gitmek lazımdır. Fakat oraya giderken yalnızca Allah’a ibadet etmek niyetiyle, tevhidi benimsemek ve hacca gelen diğer Müslümanlarla bütünleşmek gerekir. Herhangi bir sembol, yerel ve kültürel bir işaretle ayrımcılık yapmaktan sakınarak Yaratıcının Mutlak iradesine teslim olmak gerekir. Bu teslimiyet bir bayram ve festival havasında olmalıdır.

Hac, insanın hayatında bir defa tecrübe etmesi gereken önemli bir ibadettir. Bu ibadetle ulaşılacak iman, bilinç ve anlayışla hayatın geri kalan kısmı anlam kazanabilir. Bu ibadet sürecinde kişi, kendini sadece Allah’ın iradesine teslim etmelidir. Tam teslimiyetle her şeyin Allah’ın istediği gibi olduğunu idrak etmelidir. Bu hal, ihrama girmek yani haramdan sakınmaktır. İhrama girmek, insana haram kılınmış, mahrem kılınmış, yanlışları onaylamak veya yapmaktan sakınmayı ifade eder. İhramın esas manası, en büyük ve affedilmez günah olan şirki kendimize yasaklamak demektir. İhrama giren bir insan, kendi istediğini yapamaz ve yalnızca Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapabilir. Bu yoğun hac ibadeti 3 gün boyunca tam bir teslimiyetle yapılır. Üç günlük bu yoğun ibadet süreci insana kâinattaki yerini ve acziyetini kavratır. Hayatın başlangıcı ve bitişi arasında yaşadıklarının ne manaya geldiğini daha iyi idrak etmesine vesile olur. Buradaki şuur ve anlayışın derecesi hac için yapılan hazırlığa bağlı olarak değişebilir. İnsan ne kadar iyi hazırlanırsa, o kadar ileri derece bir şuura kavuşabilir.   

Hac hazırlığı yapan yani rihleden geçen bir Müslüman, “öyleyse bu evin Rabbine ibadet etsinler” ayetindeki ibadet sürecine girer. Ayetteki “ev” ifadesi çok geniş manada anlaşılabilir. İnsanın kendini güvende hissettiği her yer olabildiği gibi, kendisini güvende hissettiği bir inanç veya ruh hali de o kişinin “ev”i  olabilir. Her durumda asıl olan, varlıkları ve onların manalarını Var Eden‘i tanımaktır. Ayetteki bu ev Kâbe’dir. Kâbe’nin Rabbine ibadet etmeye çağrılıyoruz. Fakat ibadeti sadece Mekke ve Kâbe ile sınırlamak Kur’an’ın evrenselliğine ters düşer. Evet, Mekke ve Kâbe’de ibadet edilir. Oraya özgü uygulamalar vardır. Fakat buradan hareketle her şeyin varlık kaynağı olan Rabbe ibadet etmek gerekir. Bu anlamda ayeti “Öyleyse, bu (kâinat) evinin Rabbine ibadet etsinler” şeklinde tercüme etmek de mümkündür. Çünkü her şeyi var eden O’dur. Örneğin, bedenimiz ruhumuzun evidir. Bu evin Rabbine ifadesini bedenimizin Rabbi biçiminde de anlayabiliriz. Bizi emniyete ulaştıran evler değil, her şeyin Rabbi olan Yaratıcımızdır. Bize emanet verilmiş olan malımıza değil, malın Rabbine ibadet etmeliyiz. Yediğimiz yemeği yapana değil, yemeği ve her şeyi var edene ibadet ederiz. Fakat bu durum nezaketi terk edip yemeği sen yapmadın Allah yarattı diyerek insan emeğini ve niyetini yadsımak anlamına gelmez. Tam tersi Rabbi hatırlayarak yemeğe vesile olanlara samimi biçimde sevgi ve saygı göstermek buradaki ibadet anlayışının gereğidir. Çünkü insan bir şeyi var edemez ama Allah insanları bir şeyler var etmeye vesile kılar. Nihayetinde, bu hayat yolculuğundaki temel ilke, her şeyi varlığımızın sahibi olan Rabbimize ibadet etmeye vesile kılacak bir anlayışa ulaşmaktır.

 ٱلَّذِىٓ أَطْعَمَهُم مِّن جُوعٍ وَءَامَنَهُم مِّنْ خَوْفٍۭ

103:4. “Onları açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan emin kılan O’dur.”

Yaratıcısını tanıyan bir insan sadece maddi değil her türlü ihtiyacının Rabbi tarafından karşılandığını fark eder. Evinin yani varlığının her türlü ihtiyacını karşılayan o evin Rabbidir. Bu ihtiyaçlar yemek, içmek gibi maddi türden olabilir. Korkudan kurtulmak, sevilmek ve şefkat görmek gibi manevi türden de olabilir. Evin Rabbi, insanı her türlü korkudan da koruyandır. İnsanlar sağlıklarını, mallarını ve servetlerini kaybetmekten korkarlar. Her türlü korku, ifade edilmesi gereken bir ihtiyaçtır. Hayatımızda deneyimlediğimiz yeme, içme, barınma gibi her tür maddi ihtiyacımızın giderilmesinden emin olmak isteriz. Peki ya manevi ihtiyaçlarımız? Ruhumuz, kaygıları, endişeleri ve korkuları için hiçbir güvenceye sahip olmadığını hissediyor olabilir. Çünkü hepimiz hiçbir şeyi güvence altına alamayacağımızı biliyoruz. Varlığımız, hayatımız, sağlığımız, servetimiz, sevdiklerimiz yani hiçbir şeyimizin ebediyen elimizde kalmayacağını biliyoruz. Bu dünyadan alınıp götürüleceğiz. İşte en büyük korkumuz budur. Hiçbir şey kaybetmek istemiyoruz ama kaybedeceğiz. Hiçbir şeyin garantisini veremeyiz ve yarının nasıl olacağını bilemeyiz. Örneğin, harika bir aile hayatımız olabilir. Ama Allah korusun, bir yıl sonra ne olacağını, kimin ölüp kimin kalacağını bilemeyiz. Bu nedenle, her türlü korkumuzu gidermesi için umutlarımızı bu evin, bu kâinat okulunun Rabbine bağlamalıyız. Kâinatı bir okul, bir eğitim yeri olarak görüp buradan mezun olmak için hazırlık yani rihla sürecinden geçtiğimizi fark etmeliyiz.

Korkularımızdan emniyete kavuşmak ancak kâinattaki her şeyi var eden Varlık Kaynağı yani Rabbi tanımakla mümkündür. Her ne olursa olsun, bizim için yaratılmış her olay ve varlıkla alakalı olarak emniyeti ancak ve ancak her şeyin Rabbi sağlar. Çünkü O, yegâne ve mutlak kudret sahibi olan Tek Varlıktır. İnsanı korku ve endişeden kurtaran ancak o duyguları ve insanı Var Eden olabilir. Başka hiçbir varlık insana bu güvenceyi veremez. Zira her varlığın bizzat kendisi korunmaya muhtaçtır. Korunmaya muhtaç olan ise İlah olamaz. Tabiat, doğa kanunları, yıldızlar, galaksiler veya kâinattaki en büyük varlık dahi insana emniyet veremez. Kâinatın kendisi var edilmeye muhtaçtır. Bu varlıkların bilinci veya aklı yoktur. Öte yandan kazandığımız paralar, çabalarımız, mesleklerimiz, servetimiz, sağlık sigortamız, emeklilik planlarımız veya başka bir aile desteğimiz de bize emniyet veremez. Bunlar hep geçici huzur ve güvence unsurlarıdır. Oysa insan ruhu ebediyen emniyet ve mutluluk ister. 

Varlığımızı güvende hissetmek için Varlık Kaynağımızı yani Yaratıcımızı tanımalıyız. İş, aile, sağlık, ev, maaş, araba gibi her türden imkân ve erzakın Yaratıcımız tarafından bize geçici bir süreliğine emanet verildiğini fark ettiğimiz kadarıyla emniyete kavuşuruz. Elimizdekilerin hepsi geçici olsa da ve bir süre sonra onları kesinlikle kaybedecek olsak da bütün bunlar Yaratıcımızı tanıma araçlarıdır. Unutulmamalıdır ki, ölüm anında giyilen kefenin cebi yoktur. Eşimiz ve çocuklarımızla yaşıyor ve belki de 60-70 yıllık birlikteliğin yıldönümlerini kutluyor olabiliriz. Ancak öldüğümüzde eş veya aile yanımızda olmayacak. Her insan mezarda tek başınadır. Bu, bu hayatın gerçekliğinin fiziksel ifadesidir. Bu dünyada insana varoluşsal güvence sağlayacak hiç kimse yoktur. En sevdiği kişi bile onu yalnız bırakacaktır. Hac, bu gerçekliği fiziksel olarak deneyimlemek ve ruhun da Yaratıcı önünde yalnız kalacağını, O’ndan başka kimsesinin olmadığını hatırlamak için bir çağrıdır. Kur’an’da insana, kimsenin yardım edemeyeceği, tek başına kalacağı ve sevdiklerinden ayrılacağı bir güne hazır olmasını bildiren yaklaşık 21 ayet vardır (misal olarak şu ayetlere bakılabilir: 82: 19; 70: 10-14; 80: 33-37). Ayetlerin bu kadar çok olması durumun ciddiyetini anlatır.

Sonuç olarak, varlığımızla beraber bize ikram edilmiş tüm nimetlerin Varlık kaynağı yani varlık evimizin Sahibini tanımalı ve her şeyin O’na ait olduğunu fark ederek her fırsatta şükrümüzü ifade etmeliyiz. Bütün korku ve endişelerden kurtulmanın yolu bu bilinçlenmeden geçer. İbadet, her şeyin Sahibini tanımak için yapılan her eylemi kapsar. Ritüeller ve özel anma biçimlerinin yanı sıra özellikle Varlık Kaynağını tanımak uğruna yapılan araştırmalar, tefekkürler ve sorgulamalar üst derece ibadet biçimleridir. Çünkü insan ancak varlığına Bir dayanak bulunca ritüeller daha anlamlı hale gelir. Bu bilinçle, varlığımız ve bize verilen her şey yani tüm kâinat, bunları bize verene şükretmek, O’nu övmek ve yüceltmek için birer vesile olacaktır. Yaşadığımız şartlar ne kadar çok teknolojik imkân içerse de esas olan bu varlıkların Varlık Kaynağını tanımaktır. Zira hastaneler, bilişim sistemleri, ilaçlar ve ulaşım araçları gibi tüm teknolojik keşifler kâinatın mevcut düzeni ve bu düzeninin devamlılığıyla mümkündür. Kâinat ve düzenin Sahibi ise Mutlaktır. Yani kâinat türünden değildir. Bu yüzden kâinat evine değil, kâinatın Rabbine, Sahibine ibadet etmeliyiz. Bütün imkânları var eden O’dur.

Varlığımızda emniyet duygusunu ancak, Varlık Kaynağımızı tanıyıp O’na sığındıktan sonra hissedebiliriz. Kur’an’ın çok özet halinde verdiği haberi tarih kaynakları genişleterek, Hz. İbrahim’in (AS) çorak, verimsiz ve çöllerle kaplı bir yer olan Mekke’yi bereketle doldurması ve burasını emin, yani güvenilir bir yer olması için Allah’a dua ettiği şeklinde aktarır. Kur’an’da bu dua şöyle geçer:

 وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَٰذَا بَلَدًا آمِنًا وَارْزُقْ أَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ

“İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Burasını güvenli bir belde kıl ve halkını türlü meyvelerle rızıklandır.” (2: 126).

Hz. İbrahim’in (AS), bu duası ile bütün insanlığın temel ihtiyacı olan yiyecekler ve güvenli bir mekânı Allah’tan isteyerek bize örnek olmaktadır. Biz de ihtiyaçlarımızı karşılayanın kâinat evinin Rabbi olduğu bilinciyle yaşamaya gayret etmeliyiz. Hz. İbrahim’in (AS), karısını ve küçük çocuğunu çölün ortasında, kâinatın Sahibine emanet ederek bırakmıştır. Hz. İbrahim’in (AS), bu evin yani kâinatın Sahibine güvenebileceğini fark edip ona göre davranması manidardır. Zira, insanın en güvendiği Varlık ancak onu Var Eden olabilir.  Diğer tüm varlıklar da kendisi gibi fanidir, onlarda emniyet bulamaz.  Bu inanç ve akli sonuç, Hz. İbrahim’i (AS) o kadar çok ikna etti ki, tüm imkânları terk edip sadece Yaratıcısına güvenerek tam bir emniyet ve teslimiyetle ailesini çöle bıraktı. Yaratıcının her şeyi koruyup gözettiğinden emindi. Bu noktada, söz konusu olayın mecazi olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Kur’an bunları bize anlatarak kendi şartlarımıza uygun anlamlar çıkarmamızı bekler. Yoksa, Hz. İbrahim (AS) ne yaptıysa ben de aynısını yapacağım dersek Kur’an’dan ve bu kıssadan hiçbir şey anlamadık demektir. Kur’an ayetleri ve getirdiği haberler körü körüne taklit etmek için okunmaz. Her okuyan, kendi şartlarında Yaratıcıyı tanımak için bu mesajlardan bir anlam çıkarmalıdır. Örneğin burada, Hz. İbrahim’in (AS) hangi eğitimlerden ve sorgulamalardan geçerek bu teslimiyet ve emniyete ulaştığını araştırmak anlamlı olabilir. Önemli olan, Yaratıcının Mutlak sözünü nasıl okuyacağımızı ve ondan nasıl faydalanacağımızı öğrenmektir.

Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Quraysh – Part 2 –12/28/20” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yorum yazın