Ha-mim derslerinde sıklıkla tekrarlanan “Kur’an’ı kainatın şahitliğinde okuma” prensibi bana hem mantıkî açıdan hem Kur’an’ın bizatihi vurgusu açısından hem de insaniyetim açısından “olmazsa olmaz niteliğinde” öneme sahip bir okuma prensip olarak görünüyor. “Mantıkî açıdan” dedim, çünkü Kur’an kendi tanımı itibariyle kainatın Yaratıcısının konuşması ise kainat ile uyumlu olması mantıkî gerekliliktir. “Kur’an’ın bizatihi vurgusu açısından” dedim; çünkü Kur’an’da konuşan kendisini “Rabbü’l-alemîn” (kainatın Sahibi, Yaratıcısı, Yöneticisi, Rabbi) olarak tanıtır. Eğer kainatın Sahibi konuşuyorsa kainatı yaratarak sergilediği özelliklerini Kur’an’da sözlü olarak açıklaması gerekir, aralarında hiçbir çelişki olmamalıdır. Ayrıca yüzlerce ayetinde ısrarlı bir şekilde kainata, kainattaki varlıklara, olaylara gönderme yaparak adeta yüksek sesle “Beni kainattaki yaratılış ve olayların şahitliği altında okuyun” diyor. “İnsaniyetim açısından” dedim; çünkü ben aklın yanında birçok insanî değer ve duyguya sahip konumdayım. Kur’an aynı zamanda beni Yaratanın bana konuşması ise benim arzu, duygu, cevaplandırılmayı bekleyen sorularım ve sair özelliklerimi Yaratan olarak bu özelliklerimi ve beklentilerimi yaratılmasındaki amaç ile örtüşen, sorularımı cevaplandıran, beklentilerime karşılık gelen mesajlar vermesi lazım. Aksi halde benim insanî gerçekliğimle çelişen bir kitabı ben nasıl tasdik edebilirim? Başka bir deyişle, benim insanî gerçekliğimle çelişen bir kitap nasıl “benim Yaratıcımın bana yaptığı konuşması” olabilir? Kendisinin ifade ettiği gibi Kur’an, benim de içinde bulunduğum kainatın Yaratıcısının konuşması ise, ben de onu şimdi “benim Yaratıcının benimle yaptığı bir konuşma” olarak okumak zorundayım. Mesela ilk indirildiği dönemde o dönemin insanları, onların yaratıldıkları şartlarına göre yaptığı bir konuşma olarak okumalıdırlar. Her dönemin insanı kendi şartlarına göre okumalıdır. “Sabit bir metni her dönemin değişik şartlarına göre okuması ve her bir insanın kendi duygularına göre okuması ve anlaması mümkün olur mu?” sorusu insanın aklına gelir. Eğer Kur’an “kainatın her bir andaki her bir parçasını ve dolayısıyla her bir insanı özel olarak Yaratan’ın Konuşmasıyım” diye karşıma çıkıyorsa, nasıl ki bu yaratılış sonsuz bir güç, sonsuz bir irade gerektiriyorsa, O’nun konuşması da sonsuz bir ilim gerektirir. اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَۜ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ۟ “Hiç, yaratan bilmez mi? O, en ince işleri bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (67: 14). Kainatın yaratıcısının özelliklerinin sonsuz olduğunu kainatı gözlemleyen herkes onaylamak zorunda kalır, eğer bir saplantısı, peşin hükmü, inadı yoksa. Kur’an üzerine ömrünü harcayarak çalışanlar Kuran’ın ifadelerinin gayet veciz, en kısa ifade ile en çok manayı içerecek özelliğinin olduğunu ve bunun da bir mucize olduğunu göstermeye çalışmışlar. Bu nedenle Kur’an sanki “Benim gibi kimse konuşamaz, isterseniz deneyin” anlamına gelen birçok ayet ile bütün çağların insanlarına meydan okur. (17: 88; 52: 34; 11: 13; 10: 38; 2: 23).
Kur’an okumada bu üçlü listeye Kur’an dilinin grameri, sözlük bilgileri, risaletle gelen açıklamaları, tarihi realiteleri, fen bilimlerine ait verileri, tarih boyunca Kur’an yorumcularının açıklamaları… gibi başka usulleri de eklemek mümkün. Fakat bunların bir kısmı birbiriyle bağlantılı. Mesela tarihi realiteler veya fen bilimlerinin verileri “kainat şahitliği” kategorisine giriyor. Yine tarihte yapılan bazı Kur’an yorumları zaten aklî ilkeleri esas alan tefsirler olarak karşımıza çıkıyor vs. Burada benim maksadım Kur’an okuma usullerini ve bu usullerin birbiriyle bağlantılarını konuşmak değil: Kur’an’ı insaniyet düzleminde okuma üzerine biraz düşünmek! Daha doğrusu “Kur’an’ı insanî duygular açısından okuma”yı anlamaya çalışmak! Çünkü “akıl, Kur’an, kainat” üçlemesinde akıl insanın yahut insaniyetimizin en önemli özelliklerinden birisi. Dolayısıyla “Kur’an’ı insaniyet düzleminde okumak” yahut “insaniyetimizin şahitliğinde okumak” dediğimizde ilk sıraya aklı koymak gerekiyor. Çünkü her şeyden önce akıl doğrudan kainatın şahitliğinden topladığı verilerle düşünür, onları analiz eder, sonra o verileri insan duygularına (literatürde genellikle kalb, vicdan veya ruh diye anılır) sunar. Aklı esas alarak okumak onu insaniyetimizle okumamızın bir parçasını teşkil ediyor. Ama insan dediğimiz varlık aklın yanında “duygular”a sahip bir varlık. Diğer bir ifadeyle “duygular”ımız insaniyetimizin en önemli özelliği. Dolayısıyla Kur’an okumada duygularımızın şahitliğine başvurmak da önemli bir usulî prensip olarak ortaya çıkıyor. Ben alanı daha da daraltarak “insan duyguları” üzerinden özel bir noktaya işaret etmek istiyorum.
Yakınlarda gerçekleşen bir Ha-mim dersinde bir müzakereci “Kur’an’ı insanî duygularımızın da şahitliğine başvurarak okumak gerektiği”ne vurgu yaptığında başka bir müzakereci özetle şunları söyledi: “Evet, Kur’an’ı insanî duygularımızın tanıklığı üzerinden okumak çok önemli görünüyor. Okunan ayeti ya da ayetleri onaylayabilmek onu ancak kainat ve insaniyetimizi dikkate alarak okuduğumuzda mümkün olabilir. Aksi halde taklide dayalı bir Kur’an okuyuşu söz konusu olur. Oysa Kur’an’ı kainatın şahitliği yanı sıra insanî duygularımızla da okumaya çalıştığımızda, tam bir uyum ve uyuşma görürsek, hiçbir şüphenin ilişemeyeceği güçlülükte bir tasdike ulaşırız. Ancak duygu temelli okumada bir hususun da farkında olmak lazım diye düşünüyorum. O da şu: Bazı duygularımızın sınırı yok, -diğer bir ifadeyle- bazı duygularımıza yaratılışça sınır konulmamış. Söz gelimi şehvet duygumuza, gazap duygumuza sınır konulmamış. Kur’an ise bu tür duygulara sınır koyuyor, onun bu noktada sınır koyması, duygularımızla çelişmesi anlamına gelmiyor olmalı. Mesela, şehvet duygusu ile alakalı olarak Kur’an erkeklere ve hanımlara seslenerek “gözünüzü haramdan çevirin” (24: 30-31) diyor. Yine mesela gazap duygusu ile ilgili olarak öfkesini yutanlar övülerek, bir bakıma “öfkenizi kontrol edin” (3: 134) diyor…”
Bunun üzerine önceki müzakereci şunları dile getirdi: “Kur’an’ı duyguların şahitliğinde okumak derken bunu var oluşsal düzlemde gerçekleştirmek ile sosyal hayata ait uygulamalardaki hükümleri birbirinden ayırmak gerekir. Sınırlamak ikinci hususla ilgili. Mesela şehvet duygusu, -bilindiği üzere-, sadece cinsellik ile ilgili olmayıp yeme, içme gibi her türlü faydalanmayı içine alıyor. İnsan olarak bende böyle bir duygu var. Bu duygu ile ben her şeyi, yararıma olan her şeyi isterim, isteyecek şekilde yaratılmışım. Nitekim Kur’an bu noktada bana böyle sınırları olmayan duyguları veren Yaratıcının bu duyguları vermedeki amacının; sınırlı, geçici şartlarda yaratılan kainat ile insanın tatmin olmaması gerektiğini bildiriyor. Eğer insanın Yaratıcısı Mutlak, bilinçli bir Zat ise O’nun sonsuz mutluluğu bekleyen özelliklerle yarattığı insana bir mesajı var demektir. Nitekim bu bağlamda O, her türlü menfaatin sağlanacağı bir hayatın olacağını haber veriyor. Kur’an’ın ölümden sonra tekrar yaratılış haberleri, cennet ve cehennem haberleri bizdeki sonsuz isteklerin şahitliği ile de tasdik edilmeleri mümkün oluyor. Böylece Kur’an benim bu duygularıma karşılık gelecek bir çerçeve çiziyor. Ben, ‘tamam işte, Kur’an benim bu çeşit duygularımın da en üst seviyede karşılanacağını bildiriyor’ diyerek onu tasdik ediyorum. Pratik hayattaki sınırlama ise insan fıtratı, toplum hayatının sağlıklı şekilde işleyişi, insan onuru, nesillerin sıhhati… gibi birçok açıdan zaruri görünüyor. Düşündüğümüzde akıl buradaki sınırlamayı yerinde görür… Bütün insan toplulukları insan iradesinin hür olduğunu kabul etmekle beraber bu hürriyetin toplum hayatı ilişkilerinin gerekleri çerçevesinde sınırlandırılmasının zorunlu olduğunu kabul eder. Hiçbir toplum yoktur ki sınırı aşan hürriyeti cezalandırmasın.”
Dersten sonra “Kur’an’ı duygularımızın tanıklığı içinde okuma” prensibini biraz daha etraflıca düşünmeye çalıştım. Kendimi daha yakından tanımak için içe dönüp kendi duygularımı sıralamak istedim, gördüm ki, bendeki her bir duygu diğer duygular ile ayrılmaz bir ağ içinde ilişkilidirler. Değişik hayat şartlarında değişik duygularımın varlıklarını algılıyorum. Sonu getirilemez duygularımı göz önünde bulundurarak kendi duygu dünyamı anlamaya çalıştığımda, en başta “sınırsız mutlu olma” duygusunun olduğunu fark ediyorum. İhtiyaçlarımı karşılayarak mutlu olmak istiyorum, mutluluğumun devam etmesini, kesilmemesini istiyorum. Bu duygumla sevinç arasında bağ olduğunu görüyorum, “sevinmek” istiyorum. Sevmek ile sevinmek arasındaki bağ bana başka bir duyguyu, sevme duygumun olduğunu hatırlatıyor. İhtiyaçlarımın karşılanmaması yahut sevincimin engellenmesi ihtimali beni korkutuyor, üzüyor. “Korku” ve “üzüntü” diye güçlü bir diğer bir duygumun olduğuna intikal ediyorum. Mutluluğuma yahut huzuruma zarar veren olursa buna tepki duyuyor, öfkeleniyorum. Korku ile, kaygı ile, öfke ile yaşamak istemiyor; “güven”li olmak, güven içinde hayatımı sürdürmek istiyorum. Kendimi, çevremi, dünyayı hatta evreni anlamaya çalışmak, öğrenmek istiyorum, güçlü bir “merak” duygumun olduğunu anlıyorum. Merakımı gidermek için fiziksel varlığıma yahut dünyada olup-bitenlere, uzaya… göz ucuyla bile baktığımda şaşırıyor, hayret ediyor; bu şaşkınlık ve hayrete bağlı olarak etkilenme, takdir etme gibi duygularımın olduğunu anlıyorum. Toplumsal hayata baktığımda mutlu olmayan insanlar için acı duyuyorum, imkanıma göre “yardım etme, iyilik yapma” duygumun olduğunu anlıyorum. Birisinden bir iyilik görürsem teşekkür etmek istiyor, böyle bir duygumu varlığını gözlemliyorum. Yakınlarımdan veya sevdiğim insanlardan ölenler olduğunda üzülüyorum, bu üzüntünün ölenin yakınlık durumuna göre tarifsiz bir dereceye ulaşabildiğini gözlüyorum vs. Sonuç olarak adlandırma, sıralama, listeleme ne olursa olsun, adeta sayıya gelmeyecek çoklukta duygularımın olduğunu anlıyorum.
Yerinde kullanılmak şartıyla her biri çok kıymetli olan bu duygular, belli ki benim yaratılış gerçeğim. Benim gözümü-kulağımı, elimi-ayağımı, midemi-böbreğimi kim var etmişse belli ki, bana bu özellikleri veren de o olmalıdır. Duygunun “insanın ruh halinde biyokimyasal ve çevresel tesirlerle etkileşiminden doğan kompleks psikofizyolojik bir değişim” şeklindeki tanımı bana asla tatmin edici gelmiyor. Söz gelimi, benim daimi bir mutluluk istemem yahut aç bir insanı görünce ona acımamam veya bir kedinin gözlerine baktığımda hayranlık hissetmem biyokimyasal faktörlerin eseri olabilir mi diye kendime sorduğumda “evet” diyemiyorum. Kim veya ne benim bir kedinin gözlerini seyrederek mutlu olmamı sağlayan bir faktör olabilir ki! Çevrem mi bana bunu öğretti ki? Önyargılı bir yorumlama olduğu apaçık görünen bu tur iddiaların hiçbir delilinin olmadığını da anlayacak düşünme, sorgulama,, bilinçlilik gibi duygularımın da olduğunu böylece fark ediyorum. O halde benim ve kedinin gözümü yaratan ile güneşi yaratanın aynı olması gibi, kediyi güzel yaratan ile onu fark etme duygusunu veren aynı kaynaktır, aynı kaynak olmalıdır, diyorum.
Sözü tekrar “Kur’an’ı duygularımızın şahitliğinde okuma”ya getirmek gerekirse, ben aklın hakemliğini göz ardı etmeden ayetlere bu özelliklerimle muhatap olmaya çalışmak, mesajların duygularımdaki yansımalarına bakmak, “bendeki bu duygular ile burada dile getirilenler” arasında bir bağlantı var mı gibi hususları düşünmek gerekir diye bir sonuca ulaşıyorum. Mesela, benim kendi anlayışımda merkeze yerleştirdiğim “mutlu olma” duygusunu Kur’an’ın mesajları karşılıyor mu? Mesela Kur’an bendeki “merak” duygusunu tatmin ediyor; nereden geldiğim, niye geldiğim ve nereye gideceğim konusunda doyurucu cevaplar veriyor mu? Mesela Kur’an bana “güven” duyacağım bir hayattan söz ediyor mu?… Soruları çoğaltmak mümkün. Ayetleri bu bağlamda okumaya, anlamaya çalıştığımda, -kendi adıma ifade etmeliyim ki, kelimenin tam anlamıyla bir “örtüşme”nin olduğunu görüyorum. Mesela, Kuran “Göklerde ve yerde olan her şeyin Onu hamd ile tesbih ettiğini” söyleyerek (57: 1) benim hayretime tekabül eden mesajlar sunuyor. Mesela, Kur’an “Kalpler ancak Allah’ı anmakla itminan bulur (tam bir doyuma ulaşır)” ifadesine yer veriyor (13: 28), aleme Onun adına bakıp düşündüğümde Onun özelliklerini görüyor, güven duyuyorum, tatmin oluyorum. Mesela, Kur’an bana “Yaratıcının merhametli, bağışlayıcı, seven-sevilen (vedûd), kerem sahibi… olduğunu” söylüyor, ben kainatta görünen Yaratıcıya ait bu özelliklerin benim duygu dünyamda da olduğunu anlıyor; beni yaratanın, kainatı yaratanın, Kur’an’da konuşanın aynı kaynak olduğunu anlıyorum.
Sonuç olarak duyguların kaynağı, duygu çeşitleri, duygular ile ayetler arasındaki bağlantı gibi hususlar bu yazının hacmi ve amacı dışında olmakla beraber, ben bendeki duygular ile ayetlere muhatap olduğumda, ayetlerde yer alan mesajların duygu dünyamdaki yansımalar ile örtüştüğünü görüyor, böylece hem ayetleri onaylama hem de ayetleri kendi alemime taşımaya çalışmada büyük avantaj elde ettiğini anlıyorum. Kur’an’ı “benim Yaratıcım şimdi ve burada benimle konuşuyor” anlayışıyla okumak nasip olsun hepimize inşallah, diyorum.


