Ders Notları

Metin Taklitçiliğinin Çelişkisi ya da Her Metin Okuması Kişisel Bir Yorumdur!

Metin Taklitçiliğinin Çelişkisi ya da Her Metin Okuması Kişisel Bir Yorumdur! | Ha-Mim

Ha-mim’de, geçtiğimiz günlerde yapılan (22. 12. 2025) online Muhakemat dersinde Üçüncü Mukaddime’nin müzakeresine devam edildi. Müellif söz konusu mukaddimenin başında “İsrailiyatın bir taifesi ile hikmet-i Yunaniyenin bir kısmının İslam dairesine duhulüyle, din süsüyle görünerek efkarı ihtilale verdiklerini” ifade ediyor. Önce İsrailiyata değinerek bazı Ehl-i kitabın Müslüman olmalarıyla birlikte önceki kimi inanç ve anlayışlarının da İslam’a girdiğini, zamanla bu fikirlerin İslamî olduğuna inanıldığını, bunun da Kur’an’ın mesajı hakkında sorgulayan insanlar için birçok şüphe ve şikayetlere yol açtığını belirtiyor. Kur’an’ı tefsir edecek olanın yine Kur’an’ın kendisi ve hadisler olduğunu, bu konuda Kur’an’ın, hükümleri muharref olduğu gibi kıssaları da muharref olan Tevrat ve İncil’e muhtaç olmadığını dile getiriyor. Ardından sözü Yunan felsefesine getirerek Abbasi halifesi Me’mûn zamanında söz konusu hikmete dair felsefi eserlerin tercüme edildiğini, bunların yine zaman içinde tefsir kaynaklarına da yansıyarak “tahkikten taklide” bir yol açtığını söylüyor.

Moderatör, derste önceki hafta okunup müzakere edilen kısımları hatırlattıktan sonra metnin devamını okudu: “Hem de âb-ı hayat olan İslâmiyetten kariha-i fıtriyeleriyle istinbat etmeye kabil iken, o hikmetin telemmüzüne tenezzül ettiler. Evet, nasıl ki ihtilât-ı A’câm ile kelâm-ı Mudarî’nin melekesi fesada yüz tutmakla muhakkikîn-i ulema o melekeyi muhafaza etmek için ulûm-u Arabiyenin kavaidini tedvin ettiler. Öyle de, şu hikmet ve İsrailiyat dahi, daire-i İslâmiyete duhulleriyle beraber, bazı nakkad-ı muhakkikîn-i İslâm temyiz ve tasfiyelerine teşebbüs ettiler. Fakat-hayfâ!-tamamıyla muvaffak olamadılar.

İş bu kadar da kalmadı. Çünkü tefsir-i Kur’ân’a sarf-ı himmet edildiği vakit, bazı ehl-i zahir, Kur’ân’ın nakliyatını bazı İsrailiyata tatbik ve bir kısım akliyatını dahi hikmet-i mezbureye tevfik ettiler. Çünkü gördüler ki, Kur’ân mâkul ve menkule müştemildir. Hadis de öyle… Sonra kitap ve sünnetin bazı nakliyat-ı sâdıkalarıyla ve bazı muharref İsrailiyatın ortasında bir mutabakat ve münasebet istinbat ettiler.

Hem de hakikî olan akliyatlarıyla mevhum ve mümevveh olan şu hikmet arasında bir müşabehet ve muvafakat tevehhüm eylediklerinden, şu mutabakat ve müşabeheti kitap ve sünnetin mânâlarına tefsir ve maksatlarına beyan zannedip hükmeylediler.” (Muhakemat, İstanbul 2020, YAN, s. 15-16)

Yani Kur’an İsrailoğullarının dedi-kodusunu yapmak için konuşmuş olamaz. Böyle bir okuma Kur’an’ın kendi maksadıyla çelişir. İnsanlığın tümüne yaratılış maksadını öğretip hayatları için rehber olduğunu iddia eden bir metin mutlaka herkesin her zaman ve her hayat şartlarında bir anlam karşılığı olan bir kitap olarak okunmak zorundadır. İsrailoğulları zaten Kur’an’ı okumazlar, okumuyorlar. Onlar kendi kitaplarını okuyorlar. O halde Kur’an, -dediğimiz gibi-, onlar üzerinden bize mesaj veriyor.

Derste gerek doğrudan metinle gerekse metnin çağrıştırdığı hususlarla ilgili olarak kıymetli müzakereler paylaşıldı. Ben bunların tamamını ilgili ders kaydına havale ederek (https://www.youtube.com/watch?v=yfjE3toCZGM) bir kısmına değinmekle iktifa etmek istiyorum. Bir müzakereci söz alarak şunları söyledi: “Paragrafın ilk cümlesinde, müellifin İslamiyet’i ‘ab-ı hayat’ olarak anması dikkat çekici. Malum, bu tamlama ‘hayat suyu’ anlamına geliyor. Kur’an, -tarifi itibariyle-, insanı ve kainatı yaratanın insana sözlü konuşması olması bakımından ‘hayat suyu’ yani insanın aklına ve duygularına canlılık veren iksir mahiyetindedir. Diğer taraftan müellifin İslamiyet’i ‘istinbata kabil’ olarak anması da mesaj dolu. Zira istinbat yani ‘sorunlarımız için ondan çözümler çıkarma’ gayret ister, yoğunlaşma ister, odaklanma ister. Tıpkı kainat eczanesinden ilaç elde etmek yahut denizin derinliklerinden inci çıkarmak özel bir çaba gerektirdiği gibi. Ben burada metinde geçen ‘o hikmetin telemmüzüne tenezzül ettiler’ ibaresini de biraz açmak istiyorum. Malum, ‘telemmüz’ öğrenci olmak manasına geliyor. İslam düşünce tarihinde İslam filozofları diye bilinen Kindî, Farabî, İbn Sina gibi şahsiyetlerin tam da metinde denildiği gibi Yunan felsefesine bir tür talebe oldukları görülüyor. Mesela Kindî’nin Platon, Aristoteles, Plotinos gibi Yunan düşünürlerinin fikirleri ile İslam’ı sentezlemeye çalıştığı biliniyor. Mesela Farabî’nin Aristoteles’ın öğretisini yaymadaki faaliyetleri için birinci Üstad kabul edilen Aristoteles’ten sonra İkinci Üstad (Muallim-i sâni) diye tanınıyor. Yine mesela İbn Sina Aristoteleşci ve Yeni Eflatuncu görüşleri yorumlamamdaki rolü ile öne çıkıyor. Sonuçta bunların fikirleri başta kelâm ilmi olmak üzere dolaylı olarak tefsir çalışmalarına da yansıyor. Bu çerçevede ortaya çıkan tablonun İslam’ın özgünlüğünü perdelediğini gören bazı alimler ciddi bir tasfiyeye girişmişlerse de, -müellifin dediği gibi-, maalesef başarılı olamamışlardır. Metin günümüz açısından vahyi daha iyi anlamak ve anlatmak için her hangi bir malzeme ile karşılaşıldığında dikkatli olmak gerektiği mesajını veriyor diye anlıyorum.”

Başka bir müzakereci devam eden paragrafla ilgili olarak şunları paylaştı: “Müellif burada Kuran’ın tefsirine ‘sarf-ı hizmet edildiği vakit bazı ehl-i zahir, Kur’ân’ın nakliyatını bazı İsrailiyata tatbik ve bir kısım akliyatını dahi hikmet-i mezbureye tevfik ettiler. Çünkü gördüler ki, Kur’ân mâkul ve menkule müştemildir…’ ifadesiyle bu Mukaddimenin özünü dile getiriyor. Başka bir ifadeyle müellif, Kur’an’da hem nakiller hem de aklî hususlar bulunduğunu, tefsir çalışmalarında bazı zahir ehlinin nakilleri İsrailiyata, diğer bazılarının da aklî hususları Yunan düşüncesine dayandırdıklarını, bu Mukaddimede bunu konu edindiğini belirtiyor. Baktığımız zaman, mukaddimeler arasında da belli bir seyrin takip edildiği olduğu görülüyor. Birinci Mukaddimede akıl ile naklin çatışması halinde aklın esas alınması gerektiği, İkinci Mukaddeme’de daha çok aklî tecrübelerin birbirine yardımıyla gelişen maddi ilimlere bedel manevi ilimlerin ferdi çalışmalarla terakkisinin mümkün olduğu, bu Mukaddimede de gerek naklî gerekse aklî alanlarda nakle kaçmanın yanlışlığı dile getiriliyor diye anlıyorum.”

Daha sonra İslam düşüncesinde bazı kişi yahut çevrelerin Yunan düşüncesine ilgisinin sebepleri üzerinde durulan derste metin taklitçiliği ile siyasî baskıların rolüne değinildi. Özellikle siyasî otoritelerin kendileri için tehdit olarak gördükleri fikrî oluşumlara sert tepki gösterdikleri, bunun için kimilerinin “aklîlik” adı altında düşüncelerini dile getirmeye çalıştıkları, hatta kimilerinin daha da içe kapanarak fikrî faaliyetlerinde isimlerini bile gizlemek zorunda kaldıkları, söz gelimi “İhvân-ı Safâ” diye bilinen grubun bunun bir örneğini teşkil ettiği belirtildi. Buna karşılık bazı çevrelerde de katı bir metin savunuculuğunun söz konusu olduğu, bunların aklî tefekkür ve tahlillere kapıyı neredeyse tamamen kapattığı vurgulandı. Bu durumun da kralların otoriter rejimlerinin eleştirilmelerini engellemeye yardımcı olduğu belirtildi. Bir müzakereci okunan kısımlarla ilgili zihninde oluşan kanaati şöyle özetledi:

“Kur’an’da nakliyat yani nakiller var mı? Evet, var. Neyin nakilleri bunlar? Bazı kavimlerin, bazı peygamberlerin hayatlarından kesitler. Tevrat’ta da bu tür nakiller var. Tevrat tahrif olundu. Neden? Bu tarihi olaylar, mesaj veren anlatımlar olmaktan çıkarıldı, aslî olayların nakillerinden ibaret zannedildiği için hikayeleştirildi. Hata burada yapıldı. Elbette bu hata Tevrat’ın hatası değildi. Tevrat’ı yorumlayan Yahudi ulemasınına muhatap olanların hatası idi. Sonradan bu yorumlar kutsal metinler gibi muamele gördü. Kolaycı, metinci, nakilci bir hata idi. Tevrat’ın orijinalliğini kaybetmesinin sebebi bu idi. Kur’an’da da nakiller var. Peki biz ne yapacağız şimdi? Bu nakilleri alacağız, onları tarihi malzeme olmaktan çıkaracağız, ‘bu olaylar üzerinden bize hangi mesajlar veriliyor’ sorusuna odaklanıp metinleri bize bakan yönleriyle tespit edeceğiz, çıkarttığımız mesajı hayatımıza taşıyacağız. Efendim, Nuh’un gemisinin büyüklüğü ne kadardı, içinde kaç kişi vardı yahut Hz. İbrahim kıssasında adı geçen kişi kimdi, Hz. İbrahim’in babası mı yoksa amcası mı idi yahut Hz. Musa’nın asasının uzunluğu ne kadardı… gibi tartışmalardan uzak kalacağız. Bunlar yerine temsilî dili analiz ederek bize olan derslerine eğileceğiz. Daha açık ifade etmek gerekirse, bu tür ayetlerde konu edilen kavim veya peygamberlerin sözlerinin ve tavırlarının tam da kendi insaniyetimizdeki karşılıklarını arayacağız. Böylesi nakilleri tarihi olaylar olmaktan çıkartıp bunların şimdi ve burada yaşanan insanî gerçekler olduğunu dikkate alacağız. Madem Kur’an kendisinin kainatın Yaratıcısının konuşması olduğunu söylüyor. Biz de şu andaki kainatın Yaratıcısının şu anda yapmış olduğu bir konuşmadır diye okuyup değerlendireceğiz. Okuduğumuz metin de zaten ‘Bu nakillerin yer aldığı ayetleri İsrailiyattan yapılan aktarımlardan ibaret diye anlamayın; düşünün, tahlil edin’ diyor. Yani Nuh’un gemisi bugün benim dünyamda neye tekabül eder, Nuh’un gemisine binenlerin kurtulması bana hangi mesajı veriyor, Musa’nın asası ve Allah’ın emriyle taşa vurduğunda şu çıkarması bana nasıl bir eğitim veriyor… bunlara yoğunlaşmak lazım. Aksi halde Kur’an’a tarih kitabı muamelesi yapmaktan kendimizi kurtaramamış oluruz…”

Birileri de, ‘metin diyor, ayet diyor, hadis diyor’ ama akıl aletini kullanmaya şu veya bu oranda karşı çıkıyor. Bunlar düpedüz metin taklitçiliği yapıyorlar. ‘Kur’an diyorsa tamamdır, öteye geçmeye hacet yok’ diyor, ‘Efendim ayet böyle söylüyor’ diyerek düşünmenin, tahkik etmenin önünü kesiyor. Akıl aletini kullanmaya karşı çıkıyor. Peki, ‘Kur’an’da varsa doğrudur da, Kur’an’ın hak olduğuna nereden ulaştın? Elinle mi ulaştın, ayağınla mı ulaştın, saçınla mı ulaştın?’ Diğer taraftan, ‘Ayet böyle diyor’ diye iddia eden kişi yahut kişiler ayetin dediğini değil, o ayetten kendi anladıklarını aktarıyorlar, ne var ki kendi anlayışlarını ayetle özdeşleştirdiklerinin farkında bile olmuyorlar.

“Mesela Kur’an’da sık sık İsrailoğullarından bahsediliyor. İsrailoğulları kimdir? İsrailoğulları ile hangi tavır yahut vasıf gündeme getiriliyor? Eğer Kur’an’ın bu ifadesini doğru anlayıp kendi dünyamıza aktarmazsak, ‘şöyle şöyle yapmışlar’ diyerek bir kavme düşman olur, bu tür ayetlerden hiçbir ders almamış oluruz. Halbuki biz Kur’an’ı; Yaratıcının bana-bize, benim-bizim her anımıza konuşması olarak düşündüğümüzde, bu terkiple, ‘Elinde vahiy, yanında peygamber olan bir toplumun yapıp-etmelerinin’ söz konusu edildiğini anlarız. Elbette bu, tarihte ve günümüzde aynı adla anılan bir kavmin bulunduğunu inkar anlamına gelmez. Ama Kur’an bize konuşuyorsa, bu ifade ile neyi kast ettiğini iyi düşünmemiz gerekiyor. Söz konusu kavmin elinde bir vahiy, yanında bir peygamber vardı ama birçok hata yaptılar ve birçok uyarı aldılar. Kur’an onlar üzerinden elinde Kur’an, önünde Resul olan bize ders veriyor, ‘şöyle yapmayın, böyle bir tavra girmeyin’ diyor. Aksi halde bu ayetler ‘İsrailoğulları diye bir topluluktan bahsediyor, benim-bizim bunlarla ilgimiz yok’ deyip ayetten faydalanma yolunu kapatmış oluruz. Yani Kur’an İsrailoğullarının dedi-kodusunu yapmak için konuşmuş olamaz. Böyle bir okuma Kur’an’ın kendi maksadıyla çelişir. İnsanlığın tümüne yaratılış maksadını öğretip hayatları için rehber olduğunu iddia eden bir metin mutlaka herkesin her zaman ve her hayat şartlarında bir anlam karşılığı olan bir kitap olarak okunmak zorundadır. İsrailoğulları zaten Kur’an’ı okumazlar, okumuyorlar. Onlar kendi kitaplarını okuyorlar. O halde Kur’an, dediğimiz gibi-, onlar üzerinden bize mesaj veriyor…”

“Yani ayetleri anlarken verilen mesajı kendimize, kendi gerçekliğimize, kendi şartlarımıza adapte ederek bir çaba içine gireceğiz. Bunu da ‘akıl aleti’ ile yapacağız. Yani nakli ‘akıl aleti’ ile anlamaya çalışacak, böylece akıl-nakil kaynaşmasını sağlamış olacağız. Aksi halde İsrailoğulları şöyle yaptı, Musa’ya böyle davrandılar’ der; olup gitmiş bir kavmi konuşur, kendimize hiçbir pay çıkarmamış oluruz. Tabir caizse, Kur’an kızına konuşuyor, ‘gelinim sen anla’ diyor. Gelin biziz, Kur’an bize konuşuyor. Elinde Kur’an olan, yanında Peygamber olan bize! Biz bu Kur’an’a nasıl muhatap oluyoruz, biz Peygamber’e nasıl muamele ettik, ediyoruz? Bunun dersini almak gerekiyor. Maalesef tefsir çalışmalarında bu hakikat çoğu defa gözden uzak tutuldu. Yahudilerden söz eden ayetler belli bir kavimle sınırlı olan tarihi malumatlar gibi açıklandı. Çok ‘kaybımız’ oldu, halen olmaya devam ediyor. Ciltlerce yapılan çalışmalar var, bakıyorsunuz aynı hataların tekrarlandığını görüyorsunuz. Yahudilerin Tevrat’a yaptığını Yahudileşme eğilimine girmiş ve fakat bunun farkında olmayan kimseler maalesef yapmaya devam ediyorlar. Birileri de, ‘metin diyor, ayet diyor, hadis diyor’ akıl aletin kullanmaya şu veya bu oranda karşı çıkıyor. Bunlar düpedüz metin taklitçiliği yapıyorlar. ‘Kur’an diyorsa tamamdır, öteye geçmeye hacet yok’ diyor, ‘Efendim ayet böyle söylüyor’ diyerek düşünmenin, tahkik etmenin önünü kesiyor. Akıl aletini kullanmaya karşı çıkıyor. Peki, ‘Kur’an’da varsa doğrudur da, Kur’an’ın hak olduğuna nereden ulaştın? Elinle mi ulaştın, ayağınla mı ulaştın, saçınla mı ulaştın?’ Gerçekte ise, “Ayet böyle diyor” diye iddia eden kişi, ayetin dediğini değil, o ayetten kendi anladığını aktardığının farkında bile değil bu iddiayı taşıyanlar. Çünkü herkes bilir ki, bir metin konuşmaz, fakat insan onu konuşturur. Bir kişi ayet böyle diyor dediği anda o ayeti kendi anlayışının içine sıkıştırarak kendi görüşünü savunduğun farkında olması gerekir. ‘Ben bu ayetten şunu anladım’ demesi beklenir herkesten. İşte bu gerçeği kavradığımız anda, her insan kendi aklı ile anladığını kabul etmiş olur. Böylece bir kişi Kur’an’ı aklıyla okumadığını iddia etsin, Kur’an-akıl kaynaşmasını sakıncalı görsün, isterse bu kaynaşmanın zorunluluğuna, kaçınılmazlığına inanmasın, Kur’an ayetleri hakkında yaptığı her konuşma ve anlama o kişinin aklıyla anladığından ibarettir. Böylesi çelişkilere karşı da dikkatli olmak lazım, diye bu konuyu tekrarlıyorum.”

Başka bir müzakereci de şunları ilave etti: “Müellifin burada işaret ettiği usulü dikkate alıp onun başka eserlerindeki çalışmalarına baktığımızda, onun tam da burada altını çizdiği prensiplere sonuna kadar uyduğu görülüyor. Mesela, müellif Lem’alar isimli eserinde, İkinci Lem’a’da Hz. Eyyûb (asm)’ın kıssasına yer veriyor. Burada İsrailiyattan hiçbir nakil yapıyor mu? Yapmıyor. Hz. Eyyub’un hastalığının adını söylüyor mu? Söylemiyor. Hastalığının kaç yıl devam ettiğini belirtiyor mu? Belirtmiyor. Olayın yeri, zamanı gibi konularda detay veriyor mu? Vermiyor. Peki ne yapıyor ya? Beş nükte halinde bu kıssanın bize bakan yönlerini birebir çözümlüyor, bizim manevi hastalıklarımıza dikkat çekiyor, sonuçta bizim Hz. Eyyub’un münacatına ondan daha çok muhtaç olduğunuzu dile getiriyor.”

Ders ilgili metnin anlaşılması ve açıklanması doğrultusunda yapılan verimli müzakerelerle devam etti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın