Kur'an Okumaları Usûle Dair

Kur’an Okuma Denemeleri: Karia Suresi-1

Kur’an Okuma Denemeleri: Karia Suresi-1 | Ha-Mim

Kur’an, Yaratıcının mesajı olarak doğrudan okuyan kişiye hitap eder. Kur’an ayetleri Mutlak İlim Kaynağından insana nüzul olur. Mesajın Sahibi insanı muhatap aldığına göre gönderdiği mesaj insanın kapasitesine uygun olmalıdır. Aksi halde okuyan onu anlayamaz. Fakat bu mesaj tüm zamanlar ve insanlara hitap ettiğine göre kendine özgü ifadeler, kavramlar ve mecazlar ihtiva etmelidir ki, muhatabı kendi şartlarına uygun anlamlar çıkarabilsin. Bu mesaj aynı zamanda varlıklar ve olayların nasıl var olabileceği hakkında da bir teklifle gelmelidir. Çünkü insan yaşadığı dünyadaki varlıklar ve kendi varlığının nasıl var olduğunu, kendisinin kim veya ne olduğunu ve nereden gelip nereye gittiğini bilmek ister. Dikkatli bir insan gördüğü varlıklardaki mükemmel ölçü, düzen ve kıvamı fark eder ve bunların nasıl var olduğunu merak eder. Fakat bu dünya şartlarında bunları var edebilecek bir kaynak bulamaz. Zira, buradaki varlıkların hepsi var edilmeye muhtaçtır ve hiçbir şey var etme özelliğine sahip değildirler. O halde bunların Varlık Kaynağı, varlık verdiği şeyin cinsinden olamaz ve dolayısıyla ancak Mutlak olmalıdır sonucuna ulaşır. Bu sonuca varan bir insan, bu Mutlak Varlık Kaynağının kendisine hitap eden bir mesajı olması gerektiğini anlayabilir. Çünkü insan kendisinin nasıl var olduğunu, niçin var edildiğini ve kendisinden ne beklendiğini soran özelliklerle donatılarak var edilmiştir. Kâinatta ve insanın kendisinde bu soruya cevap verecek bir özellik yoktur. İnsan soru sorar ve eğer kâinatta ve kendi duygularında bir cevap bulamazsa sorularını kendisini soru sorma özelliği ile Yaratana yöneltmek zorundadır. İşte Kur’an, bu hakikati idrak edenlere mesaj verir.   

Kur’an ayetleri varlığın aynı anda iki boyutuna hitap eder. Birincisi maddi olarak görülen özellikler, ikincisi de insan duyguları gibi fiziken görünmeyen fakat varlığı insan aklı ve duyguları tarafından anlaşılabilen manevi özelliklerdir. Bir kitaba baktığımızda varlığının iki boyutu olduğunu fark ederiz. Birincisi kâğıt, mürekkep ve harf denen semboller olmak üzere maddi boyuttur. İkincisi de kitaptaki yazıların ifade ettiği manalardır ki bunlar kitabın yazarının fikirleridir. Yazarı görmesek de onun fikirlerini harf ve kelimeler aracılığıyla okur ve anlarız. İşte Kur’an da buna benzer biçimde kendine özgü bir hitapla bütün kâinatı bir kitap ve varlıkları da birer harf olarak okumamızı önerir. Kitaptaki kelimeler ve manalar kendi kendine var olamayacağı gibi kâinattaki hiçbir varlık da kendi kendine var olamaz. Varlıkları ve tüm kâinatı Var Eden Mutlak Bir Kudret ve İrade Sahibi var olmalıdır mesajını verir. Bu noktada insanı, önce kendi varlığının sonra diğer varlıkların nasıl var edildiğine dikkat ederek Mutlak Varlık Kaynağı olan Yaratıcısını tanımaya davet eder. 

Kur’an’ın bir diğer temel özelliği de ölüm ve ölümden sonraki hayata dair haberler vermesidir. Kur’an ayetleri her anın ölümü, her zerrenin ölümü, her canlı ve türün ölümü ile tüm kâinatın ölümünden söz eder. İnsan bu noktada her zerrenin ölümü, yani her anın ölümüyle ne alakası olduğunu bilmek ister. Ölüm ne anlama geliyor, merak eder. Ölümün, bu kâinatın ötesi ve hiçbir varlığın ulaşamayacağı bir yere gitmek olduğunu görür. Kur’an garip bir şekilde yeni bir yaratılış ve var ediliş biçiminden bahseder. Okuyana sürekli olarak, siz ölümden sonraki hayatı hiç tecrübe etmediniz ve ölüm ötesini hayal bile edemezsiniz ama böyle bir gerçek var mesajını verir. Bu konuda deliller sunar. Böyle bir var ediliş biçiminin olması gerektiğini ifade eder. İnsanın bu hakikati fark edip ondan emin olması için ona rehberlik etme teklifinde bulunur.

Kur’an, insanın daha önce hiç yaşamamış olduğu yeni bir yaratılış türünü kavrayabilmesi için kendi varlığında tecrübe edebileceği misaller verir. Örneğin inanç, inançsızlık, itaat, isyan, minnettarlık veya nankörlük gibi insan duygularından söz eder. İnsan, hür iradesini kullanarak bu duygularıyla doğru veya yanlış tercihler yapar. Yani, özgür iradesini nasıl kullanması gerektiğini bilir. Seçimlerinin alternatifleri her zaman vardır. Örneğin, bir böceği öldürmeyi, bir ormanı yakmayı veya yalan söylemeyi seçebilir. Kur’an, fiziki örneklerin yanı sıra insan duygularının kanıtlarını da kullanır ve bunları birbirine atıfta bulunarak birleştirir. Mesela, nankörlük edip duygularını yanlış kullanırsa içinde hissettiği çelişkiyi, çözümsüzlüğü, sıkıntıyı fiziki bir varlık olan ateşle niteler. İnsanın varlığıyla çelişmesi neticesinde yaşadığı iç yakan duyguları Cehennem ateşi olarak adlandırır. Diğer yandan, varlığıyla çelişmeden yaptığı tercihler sonucu yaşadığı iç ferahlatıcı hali de Cennet olarak adlandırır ve tasvir eder.

Kur’an Okuma Denemeleri: Karia Suresi-1 | Ha-Mim

Kur’an, Cehennem veya Cennet hallerini anlatırken iki şeyi birden yapar. Hem bu halin resmini çizer hem de muhatabının kendi halini fark etmesini sağlar. Örneğin, Cehennem ateşi için kullanılan ve anne manasına gelen “ümm” kelimesini kullanarak ateşin yakıcılığı ve kucaklayıcılığını tasvir eder. Tıpkı bir annenin yüreğinden fışkıran şefkatle bebeğini kucaklaması gibi insanın varlık gayesine ters yaşamakla hissettiği anlamsızlık ve hiçlik duygusu da içinden dışarıya taşarak insanı kucaklar ve adeta yakar. Bu ne anlama gelir? Annenin şefkati, annenin yaratılışında var. Ateşin şefkati de ateşin yaratılışına uygundur ve insanı terk etmez. Bu, kişinin gerçeği inkâr edip yaratılışına aykırı davrandığında hissettiği iç yakan duyguların bu dünya koşullarında fiziki bir tasviridir. Kendi gerçeğini inkâr edenler bu yakıcı ateşi yalnızca bu fiziki dünyada değil, ahirette yani yeni bir yaratılışta da hisseder. Çünkü ölüm, bedenin ölmesidir. Kur’an’ın ateş olarak tasvir ettiği Cehennem, insanın bu dünyadaki ölmüş, çürümüş olan cesedinin başına gelecek bir şey değildir. Cehennem, insanın yeni yaratılış biçimindeki ruhunda, duygu dünyasında yaşadığı iç çelişkilerin yakıcı özelliğinin adıdır. Bu yeni yaratılışta insan ruhuna tekrar o yaratılışın koşullarına uygun beden verildiğinde insan bu beden aracılığı ile ruhunda taşıdığı “ateşi” hissetmeye devam eder. Ne yazık ki, ahiretin dehşeti genellikle ihmal edilir. Başka bir deyişle, bu fiziki tasvir sadece bu dünyanın koşullarıyla anlaşılagelmektedir. Oysa bu tasvir, yeni bir yaratılıştaki “ateş”in hayal edilenin ötesinde, dehşetengiz olacağına işaret eder. Aynı zamanda bu fiziki tasvir insana, ateşin her şeyi yakıp yok ederek temizlediğini ve yanacak şey oldukça da alevlerin bitmeyeceğini, yanmaya doymayacağını hatırlatır.

Kur’an, Cehennem ateşinin yakıtının insan ve taşlar (2:24) olduğunu ifade eder. İnsan kendi gerçekliğini inkâr ettiğinde Cehennem duygusunu yaşar. Peki taşlar nasıl yakıt olabilir? Bildiğimiz kadarıyla taş yanmaz. Yansa da bir şey hissetmez. İnsanın varlık sebebi olarak gördüğü her şey, her anlayış ve İlahi nitelikler atfettiği herhangi bir sebep, olay veya tabiat gerçekte var olmadığı, cansız olduğu, iradesi ve bilgisi olmadığı için bir taş gibidir. Bu taş Kur’an’da “Cehennem yakıtı” olarak tasvir edilir. Yani putlaştırılan her ne varsa İlahlık özelliği olmadığı ortaya çıkacak ve bu taşlaşmış varlıkların hiçbir gerçeği olmadığı açıkça belli olacaktır. Bunların varlıklara vücut verdiklerini, insanların ihtiyaçlarını karşıladıklarını sananlar, yani onları İlah edinenler ise onların gerçekten hiçbir şeye varlık veremeyen hayali vehimler olduğunu anlayacaklar. Kur’an kâinatın Yaratıcısını inkâr edenlerin, bu yaratılmaya muhtaç şeylerden veya “doğa” gibi kendinden kaynaklanan hiçbir özelliğe sahip olmayan varlıklardan yardım istemeye davet edileceğini bildirir. Böylece okuyucusunu, düşünmeye, araştırmaya ve sorgulamaya teşvik eder. Bunlara, “işte buradasın, git ve putundan veya taşından ihtiyaçlarını karşılamasını iste. Yaratıcını inkâr ettin, ben doğal biçimde var oldum dedin, şimdi git ve bu hayali varlıklara seni kurtarmaları için yalvar” denilecek. Şu anda insanların varlıklarını atfettikleri sahte tapınma nesneleri Kur’an’ın temsili anlatımında Cehennem yakıtı olan taşlardır.

Varlığını doğaya dayandıran bir insan adeta kendini taşa adamıştır. Çünkü doğa da taş gibi insanın sorularına cevap veremez. Doğa denilen şey, hiçbir insani düşünce ve değerlendirmeye tabi tutulmadan peşinen kabullenilmiş bir kavramdır. Madde nasıl var edildi ise öylece vardır. Bir madde var ve bir de bu maddenin kendisinin ürettiği bir özellik yoktur. Madde var edildiği özellikleriyle vardır. Bu özellikler kendisini Yaratanın onu yaratırken kazandırdığı özelliklerdir. Madde bağımsız olarak kendi başına bir güç, ilim, irade sahibi değildir ki, kendisi kendine ait özellikler kazandırsın ve onları özgürce kullansın. Kâinatın yaratılış düzeni dışına çıkması imkânsızdır. Var edildiği şekilde var olmak zorunda olan, hiçbir seçme özelliği olmayan yaratıklarla doludur. İnsana herhangi bir şey sağlayacak ve ihtiyaçlarını karşılayacak hiçbir niteliği yoktur. Tabiat, kendisine çizilen yoldan çıkamaz. Yaratılışa, evrensel yasaya, yani kâinatın Yaratıcısının tercih ettiği düzenine uymak durumundadır. Sebep-sonuç ilişkisi gibi görünen düzenin sürekliliğini, yani kâinattaki düzeni var edemez. Çünkü tabiat da kâinat da var edilmek zorundadır. Kâinattaki düzen, onu tümden Var Edene aittir. Kâinatın kendisi, uymak zorunda olduğu düzeninin var edicisi olamaz. Var edilmeye muhtaç ve var edildiği şekle olmak zorunda olduğu için kendi düzeninin var edicisi olamaz. Madde ve düzenin aynı anda, birlikte var olması gerekir. Madde yoksa düzen yoktur. Düzen yoksa madde de yoktur. Önce madde var oldu ve sonra bu madde düzeni kendisi kurdu iddiası tamamen mantık dışıdır, gözlemlerimizle açıkça çelişir. Maddenin var olması için zaten düzenli bir varlık söz konusu olmalıdır. Burada gözlenen her şeyin hakikati budur. Kâinatın başlangıcında bir atomun varlığını hayal etsek bile, bu atomun da bir düzen içinde var olması gerekir. Dolayısıyla, düzen olmadan hiçbir şeyin varlığını hayal edemeyiz. Kaos, aslında bir fırtına veya bir hava molekülünün hareketi gibi hareket kuralını tam olarak bulamadığımız bir olayın tasvirinden başka bir şey değildir. Biz şimdilik bulamasak da onun bir kuralı vardır. Eğer bir şey varsa, o zaman o şeye bir düzen içinde varlık veren Bir Mutlak Varlık vardır. Her şey O’nun düzenine tabidir.

Kâinat ve ondaki düzen aynı anda var edilmeli ve varlıkları devam ettirilmelidir. Kâinat ve düzenin kendisinde bunu yapabilecek bir özelliği kimse gösteremez. Mantıken, var edilmeye muhtaç olanlar varlık veremezler. İnsan varlığını bu manada kendi kendine oluş veya tabiata dayandırırsa Kur’an’ın ifadesiyle onu putlaştırmış olur. Bu putlar ve benzerleri Cehennem yakıtı olan taşlar temsili ile anlatılır. Taş, gerçek Varlık Kaynağını inkâr eden bu fikirlerin peşin kabullerle katılaşmış olmalarını ifade eder. Taşların cehennem yakıtı olması ise insanı Varlık Kaynağını tanımaktan alıkoyan bu putların insan ruhuna ateş gibi yakıcı bir azap vermelerinden dolayıdır. Zira ruh, sonsuz Varlık Kaynağını tanımak ve Ona teslim olmak isterken gerçekleri bilerek inkâra sapan bir insan ruhunu var edilmeye muhtaç varlıklara teslim ederek kendi Cehennemine yakıt taşımış olur.

Kur’an, kâinattaki düzenin bir Yaratıcısı olduğunu, düzenin ve varlıkların kendi kendine var olmadıklarını, bu düzenin insana Yaratıcısının özelliklerini yansıtacak ve O’nu tanıtacak nitelikte olduğunu söyler. Buna göre, kâinat ve ondaki düzenin bilinçli bir Yaratıcısı var ve bu Yaratıcı insandan, Kendisini tanıyarak varlığını kabul edip nankörlük etmemesini ister. Yaratıcısı insana hayat, bilinç, farkındalık, zekâ, duygu ve bir beden verdi. İnsana Yaratıcısını tanıma fırsatı verdikten sonra kendindeki duyguları bu Yaratıcıyı tanımaya yöneltmesini ister. İnsan mantığı Yaratıcının bu kâinat gibi var edilmeye muhtaç olmayan, bilinçli bir Varlık olması gerektiğini varlıkların var ediliş biçimine dayanarak onaylar. Bütün varlıklar ve dolayısıyla kâinat bu Mutlak Varlığın eseridir. İnsanın kendisi de Onun yarattığı özelliklerin dışına çıkamaz. Dolayısıyla ister onaylasın ister onaylamasın, Onun iradesine ve düzenine bedeniyle tabi olmak zorundadır. Başka bir seçeneği yoktur.  Kâinatın tümünü kim var etti ise kâinat içindeki tüm varlıkları da onun var ettiğinin bilincinde olmasına rağmen kendisine verilen hür irade özelliği ile Onu tanımama alternatifini seçebilir. Tıpkı insanın, bir kitabı okumak için okuma kuralına uyarak göz, el ve bedenini uygun hale getirip zihnen kitabın manasına odaklanmak zorunda olması gibi, fakat kişi kitabın içeriğini onaylayıp onaylamamakta özgürdür.

İnsan bilinci kâğıt, mürekkep izleri veya harflerin kitaptaki anlamın varlık kaynağı olamayacağını anlayacak şekilde yaratılmıştır. Kitabı yazan, harfleri bilinçli varlıkların anlam çıkarabileceği bir şekilde düzenlemiştir. Yani mana yazara aittir. Benzer biçimde, kâğıt ve harflerin bedenimizi temsil ettiğini söyleyebiliriz, ancak cümlenin anlamı ruhumuz yani hislerimiz içindir. Harfler, kitabın yazarının iradesine tabidir. Yazar, harflerden anlamlı cümleler kurar. Düzenlenmiş harfleri okuyup anlam çıkarırken, yazarla iletişim kurarız. İnsan, kâinat kitabını Düzenleyenle böylesi bir iletişim kurar. Her varlık, kâinat kitabının bir harfidir. Bu harfler, kâinatın Yaratıcısı olan Yazarı tarafından anlamlı biçimde düzenlenerek bize iletilmektedir. Eğer insan kitabın bilinçli bir Yazarı olduğunu bilerek harfleri, kelimeleri ve cümleleri okursa, onların varlığa getirilişindeki kasıtlılığı görür ve anlamlarını bilir. Fakat, bilinçli bir yazarı olması gerektiğini kabul etmeden okursa ancak harflere hayranlık duyarak manayı onlara atfeder. Oysa kitabın bu bileşenleri insana anlam verecek bilince sahip değildir. Onlar anlamı elde etmek için sadece birer araçtır. Anlamın varlık kaynağı olamayacakları apaçıktır. İnsan bir kitaptan rehberlik isterse ancak kitabın yazarı ona rehberlik eder. Eğer anlamın nesnelerin kendisinden geldiğini düşünürse o zaman bu onun putu veya Cehenneminin yakıtı olan taşı olur. Kur’an, böylesi insanların gerçeğini bu şekilde tasvir eder. Yeni yaratılışta, harfler insana şunu sorar: “Dünyadaki anlamlı yaratılışın kaynağının biz olmadığımızı bilecek özellikte olduğun halde neden gururlanıp, bilinçli bir yazarımın olduğunu inkâr etmekte direndin?” Böyle bir durumdan bizi kurtarması için kâinatın Yaratıcısına dua etmeliyiz!

Hz. Peygamber’in (SAV) Mekke’deki hayatında hiçbir savaş veya fiziki çatışma olmamasına rağmen bu dönemde nazil olan ayetlerdeki mecazları ve sanki bir savaş meydanındaymış gibi yapılan tasvirleri anlayabilmek için Kur’an’a aşinalık eğitiminden geçmek gerekir. Bunların hepsi, insan eğilimlerinin mecazi açıklamalarıdır ve bu yaratılışın gerçekliğini açıklar. Bahçelerinde ırmaklar akan saraylar, keyifle hizmet eden gençler ve eşsiz kuş cıvıltıları gibi daha betimleyici örnekler de Kur’an’da var. Bunlar insanın sonsuzluğu idrak edebilmesi için burada deneyimlediği yaşantılara benzer örneklerdir. Aynı zamanda, bu yaşantılara insanın duyguları da eşlik eder. Bunlar, varlığı içinde yaşadığı ve her gün deneyimlediği bu hayatın Yaratıcısının insana Kendini tanıtmak ve onu teselli etmek için verdiği birer armağandır. İnsan bunu fark ettiğinde Yaratıcının insana anlamlı bir yaratılış kitabı sunan Bilinçli bir Yazar ve burada Kendini bütün varlıkların Yaratıcısı olarak tanımladığını da anlar. İnsan, bu yaratılmışlar üzerinden Yaratıcısını tanıyabilir, Ona güvenebilir ve Yaratıcının kim olduğunu anlayabilir. Kâinatta deneyimlediği bilgi ve niteliklerin ne kadar mükemmel olduğunu görebilir. O, insana kim olduğunu ve Kendisinin kim olduğunu öğretmek için Kendisini tanıtıyor. Böylece, insanla Yaratıcısı arasında Onu tanıyıp, nankörlük etmediğinin bir ifadesi olan ve “ibadet” adı verilen bir iletişim biçimi gerçekleşir.

İnsan, kendi manevi dünyasından gelen tanımları kabul eden ve itaat eden, yani mutlaka bir şeylere ibadet eden bir varlıktır. Varlığının bu kâinatın ürünü olmadığını fark ederek kendisinin ve tüm kâinatın Bir Sahibi olduğunu idrak edecek özellikte var edilmiştir. Eğer bu hakikati kabul ederse dünyada manen hoş bir hayat yaşar. Bedenen buradaki geçici zevk ve tatları alarak rahatlar. Ruhen de ebedi Varlık Kaynağını tanımanın sonsuz mutluluğuyla tanışır.  İşte insan, kendi kapasitesine göre yani bilincinin enginliğini genişletmesine izin verdiği ölçüde bu dünyada Cenneti yaşar. Bu yüzden Kur’an, yeni bir yaratılışta sonsuzluğu çok daha farklı biçimde idrak edecek bir var edilişe hazırlanma mesajını verir. İnsana, hiçbir şey değilken bir tohum veya hücreden yaratıldığını, bilinç veya ruh verildiğini, varlığı devam ettikçe her anında yeniden yaratıldığını, kendisine verilen özelliklerin Varlık Kaynağını tanıması için verildiğini hatırlatır. Gerçekten de insan, tek başına tüm kâinatla anlamlı bir etkileşim kuramaz. Belli bir yaştan sonra bunu düşünüp kendisinin tesadüfi bir var edilişin ürünü olmayıp mükemmel bir şekilde yaratılmış olduğu sonucuna varabilir. Her şeyin bu dünya şartlarına uygun biçimde var edildiğini görür. İnsan, bir hücre formundan bu dünyadaki yaratılışına getirildiği gibi yavaş yavaş, kademeli olarak ve bilinçli bir şekilde bu dünyadan çıkarılmaktadır. İnsanın ruhu başka bir yaratılış türü için adeta bir tohum veya hücre olacak. İnsanın ruhu bu hakikati onaylayacak kapasitededir.

Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Qari’ah –01/18/21” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yorum yazın