Ha-mim’de geçtiğimiz günlerde yapılan (11. 04. 2026) Mukayeseli Tefsir Çalışmaları dersinde, ilkin son iki haftada yapılan derslerin özeti paylaşıldı, ardından, Kur’anî hakikatlerin iç dünyamıza güçlü bir şekilde yansıması konusuyla ilgili uzun müzakereler gerçekleştirildi. Özet paylaşımda, Risale-i Nur’da tefekküre dış alemden başlandığı söylenerek kişinin önce varlıkları Yaratıcısını tanıma amacıyla okuma, sonra kainatı Yaratıcının özelliklerine bakan yönleriyle inceleme, bu inceleme sonucunda kainatın esma-i hüsna külçesi olduğunu fark edip güçlü bir idrake ulaşma, daha sonra bu idraki zikir ile tekrarlama, en sonunda da bunu bir tür pişirme faaliyetine tabi tutma aşamaları sayıldı. Kişinin bu merhalelerden geçtikten sonra adına “müşahede” de denilebilecek bir “tefekkür-i imanî hali”ne ulaşılabileceği belirtildi. Derste, bu aşamalardan birisi olarak “hamuru pişirme” aşamasının çok önemli olduğu ifade edildi. Peşinden de bir katılımcı çalışılan ayetle (9: 111) bağlantılı olarak bazı tefsirlerdeki yorumları aktardı. Ben dersin tamamını video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=_5F_qaWz8RI) üzerinde çok durulan “pişirme” aşamasıyla ilgili müzakerelere değinmek istiyorum. Konuyu zihninde çok sağlıklı bir analize tabi tuttuğu anlaşılan söz konusu katılımcı şöyle söyledi:
“Hamuru fırında pişirme diye anılan aşamada, bir tür kimyevî reaksiyonun şart olduğuna inanıyorum. Kimyevi reaksiyon olmadan hamuru bir yerden alıp başka bir yere koymakla pişme gerçekleşmiyor. Pişme gerçekleşmeyince hamur ekmeğe dönüşmüyor. Ekmeğe dönüşmeyen hamur da yenmiyor. Kimyevî reaksiyon, insanın, benimsediği hakikatleri, iç dünyasında, duyguları ile kaynaştırarak kendine has halet-i ruhiyeye ulaşması ve bunu yaşaması demek. Bilgi var burada tamam, ama insanda duygular da var. Bilgi bir hamur gibi ise, pişmiş ekmeği yemek duyguların tatmini anlamını taşıyor. Pişmeyen hamur duyguları doyurmuyor. İrade-i cüz’iyyeyi kullanarak biz burada hamuru fırına atacağız. Fırına atmak ve fırında hamurun pişmesi ‘zikir faaliyeti’ ile oluyor. Bunun için irademizi devreye sokmamız şart. Pişiren biz değiliz. Ama hamuru pişirmek için harekete geçip fırına atma tercihinde bulunmak bizim görevimiz. Biraz daha somutlaştırarak ifade etmek gerekirse, benim elimde olan hamuru yani bilgiyi fırına yani duygu dünyama yansıtmaya çalışmam gerekiyor. Bu da zikirle oluyor. Ama zikri ‘tefekkür-i enfüsî’ olarak yaşıyorum, bizzat iç dünyama taşıyıp yaşamam gerekiyor. Bir kişinin annesini sevmesi gerektiğini bilmesi ayrıdır, anne sevgisini iç dünyasında algılaması, hissetmesi ise tamamen ayrı bir haldir. Bu sürecin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu herkesten beklemek zor olabilir. Ama Risale-i Nur gibi çok kıymetli bir eserden faydalananlar mutlaka belirtilen aşamalardan geçip okuduklarını pişirme faaliyetine tabi tutmalıdır diye düşünüyorum. Aksi halde bilgi yahut okunan hakikatler ‘hamur’ kalıyor. Henüz yemeye elverişli bir ‘ekmek’ özelliği kazanamamış oluyor. Kendi hayatımda da bunu tecrübe ettim, çevremdeki insanlarda da gözledim. Eğer ‘fiilî zikir’ ile pişme ameliyesi gerçekleşmiyorsa bilgi ham malumat olarak kalıyor, ‘besleyici bir gıda’ vasfı kazanamıyor.”
Bunun üzerine başka bir müzakereci söz alarak şunu sordu: “Bilgilerin kendimize mal olması, bizde işlevsel bir mahiyet kazanması, teşbihi ifade ile ‘fırına verilmesi ve pişirilmesi’ tam olarak nedir, o bilgileri duygularımıza sindirerek bir nevi huşû elde etmek midir?” Bu soruya önceki müzakereci şöyle cevap verdi: “Ben açıklanması gereken bir konuyu açıklanması gereken başka bir kelime ile ifade etmenin çelişkili olduğunu düşünüyorum. Burada ‘huşû’ denildiğinde onun ayrıca açıklanması gerekiyor.” Bunun üzerine soru soran müzakereci sorusunu şöyle netleştirdi: “Risale-i Nur’daki hakikatleri duygularımızca, -deyim yerindeyse- emilmesi için, sizin tabirinizle- fırında pişirilmesi için evrâd okumanın, söz gelimi, tesbihat yapmanın, Cevşen okumanın büyük önemi vardır, diyebilir miyiz?” Müzakereci bu soruya karşılık verdi:
“Hem evet hem hayır! Ama hayır kısmı daha ağırlıklı. Neden? Çünkü evrâdı da maalesef bilgi için okuyoruz. Halbuki pişirme faaliyetine niyet etmemiz lazım. Tefekkür-i enfüsîye niyet etmemiz lazım. Okuduklarımızı en ince duygularımızda sindirmeye niyet etmemiz lazım. Örnek olarak Hülâsatü’l-hülâsa’yı ele alalım. Bu vird, Ayetü’l-kübra Risalesi’nin esasıdır. Müellif bu virdi okurken ‘düşünerek okuma’ şartından söz ediyor. Yani ‘pişirme’ ameliyesini şart olarak koşuyor. İster bu virdin okunması ister Ayatü’l-kübrâ’nin içeriği söz konusu olsun, önemli olan husus bunu ‘tefekkür-i enfüsiye’ye dönüştürerek okumak. Diğer bir ifadeyle ‘fiilî bir zikir yapma’ uygulaması olarak okumak gerekiyor. Tekrar altını çizelim: ‘fiilî zikir’ olmalı. Mesela, sabahleyin kalkan bir kimse, söz gelimi, etrafındaki mahlukata selam vermiyorsa Hülâsâtü’l-hülâsâ’yı fiilî zikir olarak okumuyor demektir. On defa da okusa, yüz defa da okusa ‘fiilî zikir’ olmuyor demektir. Ancak dua sevabı almış olur. Başka bir ifadeyle dua etme, Rabbi’ne muhatap olma niyetini taşımakla hamuru hazırlamış ve fakat fırına atmamış olur. Maamafih, hamuru hazırlamakla çok önemli bir adım atmış olur. Bilindiği gibi, ‘zikir’ kelimesi hem anma, dile getirme ve hem de hatırlama anlamlarını aynı anda içerir. Dil vird edinilen kelimeyi veya deyimleşmiş cümlecikleri anarken, dile getirirken aklımız, hafızamız da kullanılan kelimelerin anlamını tekrar tekrar hatırlayarak duygularımıza taşıması gerekir. O halde okunanın yalnızca dilde kalmaması gerektiği gibi anlamının da yalnızca akılda kalmayıp duygulara geçirilerek sindirilmesi icap ediyor. İşte o aşamaya geçince hamur fırında pişiyor demektir. ”
“Pişirme faaliyeti samimi ve bilinçli bir niyeti, ayrıca ihtiyacı fark etmeyi gerektiriyor. Sadece aklî ihtiyacı değil, bütün duygularının ihtiyacının ciddi anlamda farkında olmayı icap ettiriyor. Kıyaslama ile söylemek gerekirse, bir yetişkinin annesini sevmesi ve onun gönlünü alması için annesini sevdiğini dil ile söylemesi ile yeni doğmuş bebeğini kucağına alıp gözleri sevinçten yaşaran annenin taşıdığı sevgi farklılığı gibi bir hale dönüşmesini temsil eder hamuru fırında pişirme analojisi. Eğer böyle bir keyfiyet yoksa, söz gelimi, Cevşen’i okuduğunda dua sevabı kazanmış olur ama dediğim gibi hamuru fırına koymuş olmaz. Risalelerde namaz vakitlerinin ‘büyük manevi inkılapların başlangıcı’ olduğu ifade ediliyor. Mesela sabah namazı vakti; gün ölçeğinde yeni bir günün başlangıcını, yıl ölçeğinde baharı, insan hayatı ölçeğinde anne rahmindeki oluşumu, dünyanın ömrü ölçeğinde ilk yaratılışı hatırlatıyor… Bunları okuyoruz, biliyoruz. Diyelim ki, sabah namazına kalktığımızda bunları hatırlayıp, bu inkılapları gerçekleştiren Yaratıcıyı, O’nun bu inkılaplardaki irade ve hikmetini düşünmeksizin namaza başlıyorsak, hamur halen hamur olarak kalıyor, bilgiler dağarcığımızda ham özelliğini devam ettiriyor demektir. Başka bir örnek olarak, diyelim ki İstanbul’da vapura bindiniz. Pervanenin dönmesiyle yüzeye çıkan yiyecekleri almak veya üst kattaki bazı yolcuların attığı simite erişmek için martıların büyük bir coşku ile koşuşturmaları ve kendilerine has seslerle bağrışmaları karşısında duyguların ‘yâ Rezzâk’ diye nara atmıyorsa Cevşen’den okuduğun ibareler midende kaskatı duruyor demektir. Bunların sindirmeye tabi tutulması için önce kendi öz benliğimizde pişirilme işlemine tabi tutulmuş olması lazım, ‘pişirme’ dediğimiz olay bu. Sanki bebeğini kucağına almış bir annenin otomatik olarak gözyaşı dökmesi misali irade dışı yaşanır hale gelmesidir ‘pişirmek”
Arkasından önceki soruyu soran katılımcı tekrar şunu sordu: “Bilgileri fırına vermenin, pişirmenin önemi, denildiği gibi ortada, ama bu pişirmen nasıl olacağının biraz daha müşahhas olması gerekiyor. Kısacası pişirmek için ne yapacağız?” Önceki müzakereci şunları söyledi bu soruya karşılık olarak: “İnsanı insan yapan şuurdur. İnsan bilinciyle, şuuru ile insandır. Şuurun nereye odaklanacağını irade tespit ediyor, yönlendirme yapıyor. Aklı hangi malzemeleri toplayacağına yönlendiren iradedir. Mesela, dine karşı mesafeli olan bir kimse aklını, devamlı olarak, sebeplerin etkenliğini doğrulamaya yönelik malzeme toplamaya yönlendirir, aksine olana kesinlikle ön yargısından dolayı ihtimal vermek istemiyor çünkü. Tekrar etmek gerekirse, şuurumuz ile neye odaklandığımız önem taşıyor. Sık sık ‘Ben neredeyim, burası neresi, bunlar neyin nesi, bunu yapan neden bunu yaptı’ gibi soruları sormak gerekiyor. Bu sorular etrafında düşünmek gerekiyor. Yani devamlı fiilî zikir yapacağız. Etrafımızdaki yaratılış, olay, değişim, farklılaşma için ‘Niye bu böyle, bununla ne mesaj veriliyor’ diyeceğiz. Saksıdaki çiçek tomurcuklandığında ‘bu nedir, bunu nasıl anlamlandıracağım’ diyeceğiz. Gözümüzün önünde bir meyve çürüdüğünde ‘bu nedir, bu bana ne mesaj veriyor’ diyeceğiz, onu koku ve görünüşünden dolayı çöp kutusuna atmadan önce. Ne kadar da hikmetli bir yaratılış, bana zarar veren bir şeyi sevmeyecek duygu ile donatıldığının farkına vararak Yaratıcısının sonsuz hikmet pırıltılarını o çürük meyvede görmektir ‘zikir’. Daha doğrusu ‘bunu böyle yapan, şunu şöyle yapan, bunu böyle yapmakla, şunu şöyle yapmakla bana ne diyor’ diyeceğiz. Fiillerin arkasındaki fâilin maksadını anlamaya çalışacağız. O Fâil ile, o Yaratıcı ile bir çeşit iletişim içinde, bir çeşit râbıta içinde olacağız.”
“Tasavvufta râbıta şeyh ile gerçekleşiyordu. İnsanlar şeyhe bağlanıyor, şeyhi düşünüyor, şeyh üzerinden Peygamber’e, sonra da risalet üzerinden Hak ile bağlantı kurmaya çalışılıyordu. Doğru mu? Yanlış değil. Ama doğrudan kaynağa ulaşamıyorlar. Gerçi ‘zikr’in özü bu aşamalardan süzülen mesajı içerir. Fakat biz pratik hayatımızda bu süzülen mesajı nasıl yaşanır hale getireceğimizden bahsediyoruz. Fiziki olarak kainatla temas geçen, kainatın esma-i ilahî tecellisi olduğunu bilen, o tecelliden tecellinin kaynağına ulaşan bir kimse Yaratan ile, bir bakıma bağ kurmuş oluyor. Çünkü bu fiilî bir zikirdir. Orijinal ifadeleriyle, fiilden faile, sıfattan mevsûfa ve sonunda da Zat’a intikal ederek bir tür huzur hali yaşamaktır. Ama yineleyelim, bu vird olarak Cevşen okumakla değil, okunanların verdiği bilgiyi varlık aleminde duygularımızla özümsemekten kaynaklanan fiilî bir zikirdir. Eğer Cevşen okumaktan söz ediyorsak, Cevşen’i de buna vesile ederek okumak gerekir. Ama vesileyi de asla bizzat kendisi amacımız gibi görmemek lazım. Hani derler ya, ‘fıkıh kurallarına tapmayın, onlar Allah’a tapmanın kurallarıdır’. Burada avamı yani genel toplum kitlelerini de ayırmak lazım. Onlar böyle bir fiilî zikri gerçekleştirmeyebilirler.”
“İster ayet ve hadis okuyalım, ister Risale okuyalım, ister evrad ve ezkâr okuyalım, bütün mesele okuduklarımızı aklımızdan duygularımıza indirip yoğun biçimde enfüsî tefekkür yapmak, diğer bir ifadeyle, fiilî zikir faaliyeti içinde bulunmaktır. Bu faaliyetin sonucunda da, kainat ile kurduğumuz ilişkilerde hem zihnen bir farkındalık ve alışkanlık haline getirilen ifadelerle olayları değerlendirmemiz ve anlatmamız mümkün hale gelir. Eğer kainatla temasa geçtiğimizde heyecan duymuyorsak, en azından, bazı vakitlerde hayret duygularımız harekete geçmiyorsa ne okursak okuyalım, neyi ne kadar okursak okuyalım, -tekrarlayageldiğimiz ifade ile- hamuru fırında pişirmemişiz demektir. Aksine eğer etrafımızda gördüğümüz varlıklar, olaylar, oluşumlar bize mesaj taşıyan elçiler olarak bizi heyecanlandırıyorsa, bizim hayretimizi harekete geçiriyorsa, Yaratıcıya yakınlığımızı artırıyorsa hamur pişiyor ve pişirme işlemi pekişiyor demektir. Bunu yapma oranında meleklerle, Yaratıcının yarattıkları aracılığı ile bize ulaşan mesaj memurlarıyla birlikte yaşarız. Kanaatimce, böyle bir güzelliği yakalayabilmek ve yaşayabilmek için melekleri arkadaş edinmek, dost edinmek, sevgili edinmek gerekir. Hani Risale’de Kur’an’ı üç mertebede dinlemekten bahsedilir ya, Resulullah’tan dinliyor gibi veya Cebrail’den dinliyor gibi veya Mütekellim-i Ezeli’den dinliyor gibi. Fiilî zikir ile etrafımızı da, kainatı da üç mertebe içinde okumaya çalışmak gerekiyor. Varlıklar bize mesaj veriyor gibi, varlıkların anlam yönünü temsil eden melekler mesaj veriyor gibi veya doğrudan gördüğümüz tecelliler ile Yaratıcı bizzat mesaj veriyor gibi. Kapasitemize göre bu dereceleri yakalamaya çalışıyorsak hamur ‘ekmek oluyor’ demektir, diyebiliriz.”
Bundan sonra bir katılımcı şu soruyu gündeme getirdi. “Adına varlığın anlamına yoğunlaşarak yaşamak diyelim, meleklerle yaşamak diyelim, Rabbin tecellileri ile yaşamak diyelim; böyle bir halin yaşanması için günahlardan uzak kalmanın şart olduğu söylenebilir mi? Başka bir ifadeyle günahlar böyle bir hali yaşamaya engel teşkil eder mi?” Şöyle denildi bu soruya karşılık: “Burada günah ile günah işleme halini ayırmak lazım. Böyle bir halin yaşanmasına günahlar engeldir, denilirse günaha odaklanılmış olur. Oysa günaha değil günah işleme haline odaklanmak lazım. Günah işleme hali, esasında demeye çalıştığımız halin yaşanmamasının sonucudur. İşaret etmeye çalıştığımız hal yakalanmaya ve yaşanmaya çalışılırsa insan, -tabir caizse- bu dünyada doya doya cennetin kokusunu alır, cennetî hazzı hissetmeye başlar. Zihni, iç dünyası, duyguları kısacası kalbi ve kalıbı huzur içinde olur. Bu hal onu günah işlemekten de büyük ölçüde alıkoyar…”
Ders bundan sonra Tevbe suresinin 111. ayeti hakkında bazı klasik tefsirlerdeki açıklamaların paylaşılması ve yorumlanması istikametinde devam etti. Ben kendimce hamur pişirme ile ilgili olarak vaktiyle düşündüğüm tahkikî iman, ibadet hassasiyeti, ihlas, dua, hamd-tesbih, şükür, tövbe gibi hususlara derste gündeme getirilen boyutu da katarak çok istifade ettim. Allah razı olsun.


