Ha-mim’de, yakınlarda yapılan Muhakemat Okumaları dersinde (28. 09. 2026) Unsuru’l-Hakikat’in son meselesi olan Sekizinci Meselenin okunmasına devam edildi. Metnin Ehl-i zahiri “vartalara atan belalar”ın sayıldığı bu bölümünde, zâhir ehlinin zihinlerini karıştıran hususlardan birisinin eski Grek düşüncesindeki bilgileri doğru kabul edip bazı ayetleri bu çerçevede yorumlamaları olduğu ifade ediliyor. Bu bağlamda, mesela, ilk çağ Yunan felsefesinde varlıkların ilkesi olarak sayılan “dört unsur” (anâsır-ı erbaa) anlayışının İslam’a mal edildiği, oysa İslam’da böyle bir anlayışın söz konusu olmadığı belirtiliyor. Ardından şöyle deniliyor:
“Evet, dine teması olan her şey, dinden olması lâzım gelmiyor. Ve İslâmiyetle imtizaç eden her bir madde İslâmiyetin anasırından olduğunu kabul etmek, unsur-u İslâmiyetin hâsiyetini bilmemek demektir. Zira kitap ve sünnet ve icmâ ve kıyas olan anasır-ı erbaa-i İslâmiye, böyle maddeleri terkip ve tevlit etmez.
Elhasıl: Unsuriyet ve besatet ve erbaiyet, felsefenin bataklığındandır; şeriatın maden-i safîsinden değildir. Fakat felsefenin yanlışı seleflerimizin lisanlarına girdiğinden, bir mahmil-i sahih bulmuştur. Zira selef ‘Dörttür’ dediklerinden murat, zahiren dörttür. Veyahut hakikaten ecsam-ı uzviyeyi teşkil eden müvellidülmâ’ ve müvellidülhumuza ve azot ve karbon, yine dörttür.
Eğer hür fikirsen, bu felsefenin şerrine bak: Nasıl ezhanı esaretle sefalete atmıştır. Aferin hürriyetperver olan hikmet-i cedidenin himmetine ki, o müstebid hikmet-i Yunaniyeyi dört duvarıyla zîr-ü zeber etmiştir.
Demek muhakkak oldu ki, âyâtın delâil-i i’câzının miftahı ve esrar-ı belâgatın keşşafı, yalnız belâgat-ı Arabiyenin madenindendir. Yoksa felsefe-i Yunaniyenin destgâhından değildir.” (Muhakemat, İstanbul 2020 [YAN], s. 61)
Derste, önce, metnin üzerinden geçilerek özetle şunlar paylaşıldı: Görüldüğü gibi müellif burada “din” ile “dine teması olan şey”i ayırıyor. Din, Kur’an ve sahih sünnet ile ortaya konulan hakikatler, “dine teması olan şey” ise ayet ve hadisleri açıklamak için tefsirlerde veya dinî kitaplarda yer alan açıklamalardır. Birincisi saf, gerçek din iken ikincisi zamanla yanlışlanmaya açık yaklaşımlar olup bunu dinin aslından kabul etmek doğru değildir. Mesela “unsuriyet” yani varlığın esasının toprak, su, ateş, hava olmak üzere dört unsur olduğu yolundaki telakki Yunan felsefesinden alınan bilgilerdir. İslam’ın bilgi kaynağı ise Kur’an, sünnet, icma ve kıyastır. Dört unsur meselesi bu dört ana kaynakta yer almamaktadır. Zaten yeni hikmet yani modern bilim bu telakkinin esassız olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla ayetlerin anlam zenginliklerini ve anlam derinliklerini açan anahtar Grek felsefesi değil belağat ilminin kaynaklarıdır.
Daha sonra derste, kadim Yunan düşüncesinin İslam dünyasındaki etkilerine dair önemli bilgiler verildi, arkasından “hikmet-i cedide” terkibiyle ilgili çeşitli açıklamalar paylaşıldı; bugünkü modern bilimlerin diline dikkat çekildi, bu dilin özellikle seküler, ‘inkarcı pozitivist’ karakterine karşı dikkatli olmak gerektiği belirtildi. Bir müzakereci metindeki “Eğer hür fikirsen” diye başlayan ifade ile aynı paragraftaki “hürriyetperver olan hikmet-i cedide” tabirlerinin önemli olduğunu söyledi:
“Bu ifadeler dikkat çekici. Müellif burada ilmi çalışmalarda her türlü önyargıdan ve dayatmadan uzak durup hür bir tavır içinde olmak gerektiğine işaret ediyor. Oysa bugünkü hakim bilimsel araştırmaların sonuçlarının yorumlanmasında inkarcı bir anlayışın söz konusu olduğu görülüyor. Bilimsel tespit ve bulgular hür bir biçimde sunulmak yerine birtakım peşin kabul edilmiş paradigmalara dayalı olarak insanlara empoze ediliyor. Yani bir ‘bilim’ yahut ‘bilimsel çalışma’ var, bir de bilimin yegane otorite kabul edildiği ‘bilimcilik’ var. Daha açık ifade etmek gerekirse, bilimcilik ‘bilimin vahyin karşısında konulduğu ideolojik, hatta politik ve despotik bir tutum’u içeriyor. Oysa bilim -genel bir tanım olarak- kainat çalışmalarına dair gözlem, deney ve akıl yürütmelerle elde edilen tespitleri ifade ediyor. Sanki vahiy kainatı dışlıyor gibi bir algı meydana getiriliyor. Halbuki kainat vahyin inanç esaslarını delillendirdiği en önemli referansa kaynağı olduğunu bizzat kendisi ilan ediyor. Kainatın şahitliğine başvurmadan iman edilir mi? Kur’an sürekli olarak nazarımızı varlık alemine çeviriyor. Aydan, güneşten yıldızlardan, dağlardan, denizlerden, bitkilerden, hayvanlardan bahsediyor, ‘bakmaz mısınız, düşünmez misiniz?’ diyor. Ben kainata bakmadan ‘mutlak Hâlık’, ‘mutlak Yaratıcı’ hakikatine nasıl ulaşabilirim? Bilimsel veriler de bana bu konuda malzeme sağlıyor. Ne ki günümüzde bilimsel veriler maddenin kendi eseri veya sebeplerin meydana getirdiği neticeler yahut doğa ürünü olarak kasıtlı bir şekilde yorumlanıp zorla bilimsel çalışmaları mahiyetini bilmeyen insanlara dayatılıyor. Buna karşı çok duyarlı olmak, -tabir yerindeyse- alarmda olmak gerekiyor. Bunun farkında olmadığımız zaman adeta kendi elimizle, kendi paramızla çocuklarımızı inkarcı çevreye teslim etmiş oluyoruz…”
Arkasından derste bilimin dili, bilimsel dilin arkasındaki paradigmalar, tevhidî anlayışa dayalı bilim dilini geliştirmenin zarureti, bu konudaki çalışmaların çok zayıf ve sığ kaldığı, örgün eğitim kurumlarında çocuklara seküler bir bilim sunulduğu dolayısıyla da yeni kuşakların ciddi iman sorunları yaşadığı, “daimî yaratılış”ı görerek ehadiyet okuması yapmak suretiyle önce bu konuyu zihinde oturtmak sonra da bu çerçevede ders kitapları yazmak gerektiği… gibi konularda çok önemli müzakereler gerçekleştirildi. Ben bunları ilgili ders kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=a2TDMGrxW4w) dersin sonlarına doğru çok kısa atıf yapılmasına rağmen kendimce çok önemli bulduğum bir müzakereden söz etmek istiyorum. Bir müzakereci şunları gündeme getirdi:
“Konuşulanların çağrıştırdığı bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: İslam tarihinde, İslam düşünce tarihinde, -hatta denebilir ki-, İslam eğitim sisteminde bazı tarihi ihtiyaçlar ve politik yönlendirmeler nedeniyle ‘makâsıd-ı Şerîa’ vurgusu hakim oldu. Ehl-i hadisin tutumu, İbn Teymiye’nin özel çalışmaları ve kısmen modelleştirmesi dolayısıyla İslamî hükümler bu yaklaşım üzerinden açıklanmaya çalışıldı. Temeli şer’î hükümlerin gayelerini öne çıkarmaya dayanan ve süreç içinde ‘ta’lîl’, ‘hikmet’, ‘maslahat’ hatta ‘fıtrat’ gibi değişik lafızlarla ifade edilen yaklaşım, pratikte sadece ahkama dayalı hükümlerin değil bütün dinî hükümlerin amaçlarını belirten bir kalıba dönüştü. Daha açık ifade etmek gerekirse ‘makâsıd-ı Şerîa’ zamanla ‘makâsıd-ı din’ veya ‘makâsıd-ı İslam’ olarak dile getirilmeye başlanmıştır. Oysa bu tamlamadaki ‘şeriat’ tabiri her ne kadar bazen genel anlamda ‘din’i içine alıyorsa da daha çok dinin amelî alanını yani fıkhı içine almaktadır. Oysa dine yani vahye bütün halinde bakıldığında fıkıh alanına giren ayetlerin oranı %3, en çok % 5 dolayındadır. Hal böyle olduğu halde fıkıh adeta dinin tamamı ile ilişkilendirilmiş ve onun maksatları da bu kavramla dile getirilir olmuştur. Bu eksen kaymasının bir tezahürü, mesela şurada görünüyor: Dine itiraz itikadî noktada geliyor, cevap fıkıh noktasından veriliyor. Müslümanlar da dini savunduk zannediyor. Risale-i Nur müellifi böyle dini savunduğunu sanan insanlara ‘ahmak sadık’ diyor. Peki dine itiraz itikadî noktadan gelirse ne yapmak lazım? Cevabı elbette ‘makâsıd-ı Kur’an’ üzerinden vermek lazım. Makâsıd-ı Şerîa ile yalnız fıkhî hususları içeren konulara cevap verilir, itikadi sorulara cevap verilmez.… Hatta fıkhi soruların dahi cevabın sonunda makâsıd-ı Kur’an ile pekiştirilmesi gerekir, değilse ameli uygulamalar taklitte kalır.”
“Öte yandan itirazlara ‘Allah Kur’an’da böyle diyor’ gibi tümden gelimci bir usul ile cevap verilmemeli, verilmez. Mesela, ‘Allah var, kainatı O yarattı, kainat Onun yarattığı gibi simdi varlığını sürdürüyor’ demek tümden gelimci bir yaklaşımdır. Oysa önce kainatı bir yaratanın olduğunu delillendirmek lazım, bunun için her bir varlıkta kendisini gösteren düzeni fark etmek lazım. Her bir varlığın bütün varlıklarla ilişkisini görmek lazım. Yani ‘ehadiyet’ okuması yapmak lazım. Bunun için de tümden gelim metodunu değil, tüme varım metodunu kullanmak lazım. Risale-i Nur buna ‘istikrâ-i tam’ der. Yani tikel varlıklardan yola çıkarak tümel sonuca ulaşmak. Her bir varlığın kainat ile bütünlük içinde olduğunu görmek. Bir atom ile kainat arasında ayrılmaz bir bütünlük var. Yani her bir atom bütün kainatın özetidir, her bir ağaç bütün kainatın özetidir, her bir insan bütün kainatın özetidir. Bakıldığı zaman Kur’an ‘ehadiyet’ vurgusu yapar. Mesela ‘bir insanın canına kıyan bütün insanları öldürmüş gibidir’ (5: 32) diyerek bir insanın hukukunu bütün insanların hukukuna denk tutar. Kur’an bu hükmü koyarken bize aynı zamanda bir zerrenin kendi kendine varlığını sürdürdüğünü iddia etmek, o zerreyi ‘ölu’ ilan etmek demektir, diyor. Bir zerrenin ‘ölü’, anlamsız, yaratıcısını ilan etmediğini söylemek demek bütün kainatın ‘ölü’ olduğunu, anlamsız olduğunu ilan etmek demektir, diyor bu ayet bize. Yalnız insan öldürmek kast edilseydi, herkes bilir ki, bir insan öldüren ile beş yüz insan öldüren aynı olamaz. Öyleyse önce kainatta ‘daimî yaratılış’ı görerek, her bir varlığın bütün kainatla ilişkisini fark ederek yola çıkmak gerekir. Bu ehadiyet okumasıdır. Bu okuma yapılmaz da tümden gelen bir anlayış içinde ‘Allah yarattı, devam ediyor’ denirse bu esnek kapıdan, başta evrimci anlayışlar olmak üzere birçok batıl rüzgar girip tevhidi zedeler…”
Sonra başka bir müzakereci söz alarak -sonradan eklenen bazı tasarruflarla- şöyle dedi: “Hakikaten makâsıd-ı Kur’an yerine makâsıd-i Şeria tabirinin merkeze alındığına dair yorum bana çok önemli geldi. Malum, makâsıd-ı Şeria genel olarak dini korumak, aklı korumak, malı korumak, canı korumak ve nesli korumak olarak sayılıyor, İslam’ın her hükmünün temel de bu beş maddeyi korumaya yönelik olduğu belirtiliyor. Verilen örnekler bakımından, mesela inanç hürriyetinin dini korumaya, kısas hükmünün canı korumaya, içki yasağının aklı korumaya, zinanın haramlığının nesli korumaya, hırsızlığa had cezası hükmünün malı korumaya baktığı ifade olunuyor. Bunlar güzel açıklamalar. Kainata baktığımızda her bir şeyde gördüğümüz hikmetli yaratılış Varlık Kaynağının hikmet sahibi olduğunu göstermesi gibi aynı Kaynağın sözlü konuşması olan Kur’an’da sözü edilen hükümlerin de insanların maslahatına bakan boyutlarının olması gayet anlaşılır görünüyor. Dikkat ettiğimizde bu ve benzeri hükümlerin genellikle insanların zaten farkında oldukları ve hatta kanunlarıyla uyguladıkları hususlar olduğunu görürüz. Yalnızca dünyevi maksatlar güdülüyor olsaydı, Kur’an’dan hiç haberi olmayan ve hatta Allah’a dahi inanmayan insanlar ile -çünkü bu kuralı ferdi ve toplum hayatlarında uyguluyorlar-, Kur’an emrettiği için uygulayanlar arasında bir fark kalmazdı. Belli ki, Kur’an’ın bize bu hükümleri hatırlatmasının gerisinde olan hususları makâsıd-ı Kur’an açısından değerlendirmek gerekiyor. Bu konu ayrıca çalışılması gerekir diye düşünüyorum. Buna ilaveten Kur’an’da, -önceki müzakerelerde dile getirildiği üzere-, hüküm ifade eden ayetler % 3 veya %5 civarında olduğuna göre diğer ayetlerin maksadına dair daha esaslı yaklaşımların ortaya konulması icap ediyor. İşte ‘makâsıd-ı Kur’an’ terkibi, -anladığım kadarıyla-, bunu ifade ediyor. Makâsıd-ı Kur’an yani Kur’an’ın temel maksatları ise, en başta varlığın gerçekliği demek olan ‘tevhit’tir. Sonra O ehadiyet-vahdaniyet sahibi olan Mutlak Yaratıcının insanlara rehberlik yapmak üzere gönderdiği kişi ve ona verilen mesajlar anlamında ‘risalet’tir, sonra insan duygularının en temel talebi olarak istediği ebedi hayatın varlığı anlamında ‘haşir’dir, sonra da insanın risaletle gelen mesajlar ışığında Mutlak Yaratıcıya ve yaratılmış varlıklara karşı ‘hakkaniyetli, insanî görev ve tutumları’nı ifade eden ‘ibadet ve adalet’tir. Kanaatimce, artık dinin temel amacı ya da amaçları bu tabirle dile getirilmelidir. Din bu maksatlar etrafında anlaşılmalı, Kur’an baştan sona bu maksatlar etrafında okunmalı, kainat bu maksatlar etrafından çalışılmalı, hatta hadisler de bu maksatlar dahilinde okunmalı ve anlaşılmaya çalışılmalıdır, diye düşünüyorum.”
Ders aynı minvalde yapılan diğer verimli müzakerelerle devam etti. Allah razı olsun.


