Ders Notları

Delilsiz “Tasdik” Olmaz!

Delilsiz “Tasdik” Olmaz! | Ha-Mim

“İman”la ilgili olarak Ha-mim derslerinde, değilleme ile ifade edilen ve benim kendi adıma çok faydalı bulduğum üç tabir var: “İman kimlik üzerinden ortaya konulamaz”, “iman kültüre dayalı olarak benimsenemez ve anlatılamaz”, “iman peşin hüküm değildir!” Bu üç tabir birbirine yakın ise de aralarında nüansların olduğu açıktır. “Kimlik” insanların kendilerini içinde bulduğu aidiyetin simgesidir, “kültür” yine insanların yaşadığı ve yetiştiği çevredeki anlayış ve adetler bütününü ifade eder, “peşin hüküm” de delillere dayanmaksızın verilen bir tür önyargıdır. Neden iman bunlarla temellendirilemez? Çünkü “iman”, insanın gerek dış dünyada gözlemlediği gerekse kendi iç dünyasında tecrübe ettiği delillerden hareketle, doğruluğuna kanaat getirdiği bir sonucu tasdik etmesidir. Bir fikrin veya hakikatin onaylanabilmesi ise, dış dünyadaki verilerle yapılan muhakemenin insanın iç dünyasında zihinsel ve vicdani bir karşılık (yankı) bulmasıyla mümkündür. Bir konuda onun doğru olduğunun onaylanabilmesi ancak delillerle gerçekleşir. Delil söz konusu olmadan yapılan onaylama, -bir açıdan onaylama sayılsa bile- insanın ikna olduğu, emin olduğu ve güven duyduğu bir onaylama olmaz, olamaz. Dolayısıyla gerek kimlik gerek kültür gerekse peşin hüküm üzerinden yapılan iman tanımı sağlam aklî gerekçelere dayanmadığı için ulema arasında da sıhhati bakımından tartışmalara konu olmuştur.

Yine Ha-mim derslerinde, bu üç tabirle bağlantılı olarak zaman zaman dillendirildiği üzere, “Biz müslümanız, bizim dinimiz çok yücedir, her şey bizim kutsal kitabımız olan Kur’an’da ortaya konulmuştur” diye başlayan ifadeler gönülleri okşayan coşkulu söylemler sergilediği için bazı insanların hissiyatlarını okşasa da iman için sağlam bir gerekçe oluşturamaz. İmanın iç dünyamızda kabul görmesi, onay alması ancak mantığımızı ikna edici delillere, güçlü şahitlere, dış dünyada gözlemlediğimiz tanıklara ve tanıklıklara dayanmalıdır. İman, alternatifler içerisinden gerekçeleri nedeniyle bilinçli bir şekilde yapılan tercihtir. Kimlik ve kültür ise tercih konusu olmayıp insanın kendisini içinde bulduğu ortama, -doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde düşünmeden- uymasından ibarettir. Böyle bir ilişkinin gerçek anlamda doğruluğun söz edilebilir mi? Aynı şekilde “peşin hüküm” ciddi bir gerekçeye dayanmadan verilen bir karar veya ulaşılan bir sonuç ise aklın ve kalbin tasdikine dayanması gereken iman böyle esassız, çürük bir zemine nasıl inşa edilebilir?

Peki, bu durumda ben ne yapmalıyım? Yatay ilişkiyi öncelemeliyim, ‘ben ve kainat arasındaki ilişki’yi. Yani herkes ‘ben varım ve benim de bir parçası olduğum varlık’ var, kainat var. Kainata bakacağım, varlıklara bakacağım, eşyaya bakacağım. Kainat bana neyin şahitliğini yapıyorsa onu dikkate alacağım. Varlık, yaratık, eşya ne diyor bana? Bir varlığa baktığımda diyor ki, ‘Ben bütün varlık alemi ile bağlantılıyım. Beni var eden ancak bütün alemi var eden olabilir.

Bu hususları yeniden düşünmemin sebebi Ha-mim’de, geçenlerde gerçekleşen Kur’an Çalışmaları dersinde bu konuların yeniden gündeme gelmesi. Nahl suresinin son ayetinin çalışıldığı derste, “Allah’ın muttakiler ve muhsinlerle beraber olduğu” (16: 128) üzerine yorumlar paylaşılırken bir müzakereci şunları söyledi: “Bu ayeti, ’Allah diye birisi var, o takva sahibi ve iyilik yapanlarla beraberdir’ diye konuşmak sağlıklı bir usûl takibi değildir. İki ilişki var: Dikey ilişki ve yatay ilişki. Dikey ilişki ‘ben ve ‘Yaratıcı’ arasında kurmaya çalıştığım ilişkidir. Kainattaki delillerle Onun varlığını temellendirmeden böyle bir ilişki sanal olmaya, -daha vurgulu bir ifadeyle- peşin hükme dayalı olmaya mahkumdur. Herkes bilir ki, biz insanlar ve kainat aynı varlık düzleminde var edilmiş yaratıklarız. Biz olarak kainat ile fiziki ilişkide bulunuyoruz, onun bize verdiği mesajın anlamını algılayabilecek aletlerle donatılmışız. Peki, bu durumda ben ne yapmalıyım? Yatay ilişkiyi öncelemeliyim, ‘ben ve kainat arasındaki ilişki’yi. Yani herkes ‘ben varım ve benim de bir parçası olduğum varlık’ var, kainat var. Kainata bakacağım, varlıklara bakacağım, eşyaya bakacağım. Kainat bana neyin şahitliğini yapıyorsa onu dikkate alacağım. Varlık, yaratık, eşya ne diyor bana? Bir varlığa baktığımda diyor ki, ‘Ben bütün varlık alemi ile bağlantılıyım. Beni var eden ancak bütün alemi var eden olabilir. İnsanın aklı ve duyguları, kainat ile doğrudan ilişki kuracak ve onu anlayacak, sorgulayacak şekilde karşılıklı uyumluluk içinde var edildiğini herkes anlar. Ben öyle bir kudretin eseriyim ki, bütün kainat o kudretin eseri olmak zorunda. Ben öyle bir ilmin eseriyim ki, bütün kainatı bilen bir ilmin ürünüyüm…’ Böylece ben varlığın şahitliğini dikkate alarak Onu tasdik edecek, varlık üzerinden Ona iman edecek, bu suretle varlığın şahitliğine aykırı davranmaktan kaçınacağım, insaniyetime aykırı düşüncelere savrulmaktan uzak duracağım…”

“Konuyu Kur’an okuma usulü ile ilişkilendirerek daha açık şekilde şöyle ifade edebiliriz: ‘Allah’ın muttakiler ile beraber olması’ Kur’anî bir ifadedir. Allah Kur’an’da ‘siz şöyle olursanız ben sizinle beraberim’ der. Mesela, ‘iman ederseniz ben sizinle beraberim’ der, mesela ‘sabrederseniz ben sizinle beraberim’ der, yine mesela ‘ihsan sahibi olursanız ben sizinle beraberim’ der, diyor. Bizim Kur’an okuma usulümüze göre bunu nasıl anlamak gerekir? Tersinden, yani kendi inanç ve tutumumuzdan yola çıkıp bunu deneyimleyerek sonuca ulaşmamız ve bu hissiyatımıza bağlı olarak Kur’an’ın verdiği bu bilgiyi onaylamamız! Yani, ben mesela, sabredersem veya ihsan sahibi olursam, Onun benimle olduğunu tecrübe eder, hissederim. Çünkü sevdiği veya sevmediği bir olay karşısında sabreden kimse, eğer bu yaratılan olayın Yaratıcısının sonsuz rahmet, hikmet ve ilim sahibi olduğunu anlar ve kendisinin bilmediği çok daha başka nedenlerle böyle bir olayın yaratıldığını düşünürse Yaratan’ın tercihine güvenir. Onun tercihini, kendisinin sınırlı anlayışının ötesini de kapsadığını hesaba katar. Bu his, bu tecrübe çerçevesinde -artık ezbere değil, ayakları yere basan bir anlayış içinde-, olayı yaratan Allah’ın sonsuz özelliklerinin tecellisi ile beraber olduğu bilinciyle yaşar. Değilse, Allah’ın bizzat Kendisinin yanı başında olmasını beklemek gibi bir imkansız halin yaratılmasının gerektiği şeklinde bir anlayışa kapılmaz. Mutlak olan Yaratıcının yaratıklar aleminde görünmesinin imkansızlığını fark eder ve ilgili ayetlerin gerçekten ne demek istediğini bizzat tecrübe ederek ‘Kur’an’ın bu hükmünü onaylıyorum’ der, demesi gerekir.”

“Bu usulü teknik bir tabirle ifade etmek gerekirse ‘tedelliye değil, terakkiye dayalı bir yol izlemek’ diyebiliriz. Diğer bir ifadeyle Allah’ın konuşması olan Kur’an kendi katından bakarak açıklama yapar, mesela ‘şöyle olursanız Allah sizinle beraber olur’ der. Ben ise yaşadığım hayat şartlarında bunu tecrübe eder, bu tecrübemin ifadesi olarak inanır, tasdikte bulunurum. Aksi halde ‘Allah şöyle olanlarla beraberdir’ diyerek bir dil kullanırsam Kur’an’ı taklit etmiş olurum. Kur’an’ı taklit etmek, -açık söylemek gerekirse-, Kur’an’ı anlamamak demektir. Çok basit olarak şöyle bir misal verebiliriz: Diyelim ki, bir devlet otoritesi ‘dilekçe gönderenin dilekçede belirttiği her ihtiyacı karşılanacak’ diye bir haber gönderiyor. Ben ne diyeceğim o zaman? Sözü duydum, böyle bir ilan var. İnceleyeceğim bu haberi. Sonra ben bu haber doğrultusunda harekete geçeceğim, isteklerimi bildiren bir dilekçe yollayacağım. Aksi halde ‘devlet otoritesinin böyle bir duyurusu var’ dememin bir anlamı yoktur. Gereğini yapıp haberin doğruluğunu kendi dünyamda gözleyeceğim. Gerçekten onu kendi dünyamda karşılanmış olarak görüyor muyum? Eğer karşılanmış olarak görüyorsam, eğer tecrübe ediyor ve verildiğini fark ediyorsam ‘tamam, bu haber doğrudur’ deyip tasdik edeceğim. İşte Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu tasdik etmek, yani kitaplara iman etmek ancak bu yöntemle mümkün olur…”

Diğer bir ifadeyle Allah’ın konuşması olan Kur’an kendi katından bakarak açıklama yapar, mesela ‘şöyle olursanız Allah sizinle beraber olur’ der. Ben ise yaşadığım hayat şartlarında bunu tecrübe eder, bu tecrübemin ifadesi olarak inanır, tasdikte bulunurum. Aksi halde ‘Allah şöyle olanlarla beraberdir’ diyerek bir dil kullanırsam Kur’an’ı taklit etmiş olurum. Kur’an’ı taklit etmek, -açık söylemek gerekirse-, Kur’an’ı anlamamak demektir.

Müzakerenin burasında “…ilgili otoritenin verip vermediğini tecrübe edeceğim” gibi bir ifade geçince, bir müzakereci, “Bu anlayış Yaratıcıyı imtihan etmek gibi yaratık olan bir insanın kapasitesinin sınırlarını aştığını göstermez mi, kulun Yaratıcısını tecrübe etmeye hakkı var mıdır?” dedi. Söz konusu müzakereci şunları söyledi: “Galiba usulü anlamakta zorluk çekiyoruz. Eğer burada ‘Yaratıcıyı tecrübe etmek, Allah’ı imtihan etmek’ vs. diye düşünüyorsak, demek ki Yaratıcının varlığı hakkında peşin hükme dayalı bir kabulümüz var demektir. Oysa bütün vurgumuz insanî olarak varlığın şahitliği üzerinden gitmektir. Anlaşılması kolay bir örnek vermek gerekirse, bir kişi Kur’an’da şöyle bir ayeti okur ‘Allah’ın kudreti her şeyi kapsar’, yani istisnası yoktur. Bu kişinin yapması gereken şey, kainata ve kendi varlığına bakacak, ‘gerçekten her şeyin varlığında sonsuz kudret sahibi bir yaratıcının kudreti gerekir mi?’ diye inceleyecek. Eğer bir tek küçük veya büyük bir şeyin varlık aleminde bulunabilmesi için sonsuz bir kudrete ihtiyaç yok diye bir delil bulabilirse bu ayete inanmayacak. Eğer her şeyin birbirinden kesinlikle bağımsız bir şekilde varlık aleminde bulunamayacağını görür ve her bir şeyin varlığının ancak sonsuz bir kudret sahibi olan tarafından gerçekleştirilebileceğini anlarsa ulaşacağı mantıkî sonucu şu olacaktır: ‘Kainatın her bir parçacığı, her bir anda değiştirilerek varlık aleminde görünüyor. Her bir şey bu değiştirilmeye tabi tutuluyor. Kendi varlığını kendisi devam ettirebilecek hiçbir şey görünmüyor.’ İşte bunu anladığı zaman, kainatın bütün parçalarıyla tümünün tanıklığı altında şu sonuca ulaşır: Varlığı mutlak, ihata edilemez, kainat cinsinden olamaz bir Zat’ın var olması ve her bir şeyi her bir anda değiştirerek doğrudan O’nun varlık aleminde gerçekleştirmesi gerektiği. İşte bu kişi bu düşüncesine bağlı olarak söz konusu ayetin ancak kainatın yaratıcısının sözü olabileceği sonucuna ulaşır. Bu sonuç, Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu tasdik etmek, iman etmek demektir. Fakat şu noktaya da dikkat etmek gerekir: Her insan araştırmasını, deneyimlerini kendi kapasitesinde yapar ve bir sonuca ulaşır. Herkesin bir fizik bilim dalı uzmanı gibi, örneğin, atomun iç yapısını inceleyerek bir sonuca ulaşması beklenmez. Evinin önündeki bir bitkinin veya balkonuna, bahçesine konmuş bir kuşun ötmesinin tesadüfler sonucu oluşmuş bir şey olmayacağına dikkat ederek, gerek bitkinin ve gerekse kuşun ancak bu dünyayı yaratanın bu dünya içinde tam bir ahenk içerisinde bedeniyle, akıl almaz özellikleriyle varlığının gerçekleşebileceğini anlar ve onaylarsa, bu kişi de bahsi geçen ayetin gerçeği ifade ettiğini tasdik eder. Şu halde, peşin hükümden kaçınmak gerekiyor. Zihnimizi ve dilimizi böyle bir usule alıştırmak zorundayız. Aksi halde, ‘Kur’an’da şöyle deniyor, Kur’an’da böyle deniyor’ diye bilgi aktarımında bulunmuş oluruz. Oysa bahsettiğimiz şekilde usule alışırsak insanlar konuşmalarımızdan faydalanma imkanı elde ederler…”

“Aynı örneği pekiştirerek paylaşmak gerekirse, otorite diyor ki ‘dilekçenizi yazın, ihtiyaçlarınızı bildirin, onu vereceğim.’ Ben dilekçemi verip, onun gerçekten dediğini kendi duygularımda yaşayacağım ki, otoritenin vadinin gerçek olduğunu onaylayabileyim. Daha da basitleştirmek gerekirse, otorite diyor ki ‘dilekçe yazın, -söz gelimi-, bin lira vereceğim.’ Biz dilekçemizi yazıp onun da bize bin lirayı verdiğini yaşamadıkça bu habere inandığımızı iddia etmemiz peşin hüküm olarak kalır. Oysa eğer müracaatımı yapar, otoritenin de vaat ettiği rakamı verdiğini bizatihi yaşarsam, işte o takdirde bu haberi tasdik etmiş olurum. Artık bu ne ezbere bir yaklaşımdır, ne peşin bir hükümdür, ne belli bir kültürün sorgulanmadan devam ettirilmesinden ibarettir ve ne de hayali bir nakildir. Değilse, toplumu taklit ederek modaya uyup giden bir kişi olmaktan kurtulamayız. Bu bizatihi kendi alemimde yaşayıp deneyimlediğim hakikattir. İşte iman da budur. ‘Kur’an taklit edilmez, tasdik edilir’ derken kastımız da budur. Bunu bu şekilde gerçekleştirmediğimiz takdirde güzel cümleler kurmak, etkili sözler söylemek bir şey ifade etmez; insanların inançlarına bir katkıda bulunmaz. Hatta insanların inançlarına bir katkıda bulunmayıp, sahip oldukları taklide dayalı inançlarını sürdürmelerine haklılık kazandırdığı için de çok zararlı bir tavır olur…”

Ders ilgili ayetin yorumu ve söz konusu usulün açılımı doğrultusunda verimli müzakerelerle devam etti. Ben, -kendi adıma- bizi taklitten kurtaran, tahkiki imana götüren bu usulün, bu vesile ile bir başka açıdan yine gündeme gelmesinden çok istifade ettim. Galiba ya alışkanlıklarımıza yenik düştüğümüz ya bu usulü yeterince içselleştiremediğimiz ya hamasi konuşmak kolayımıza geldiği için hem düşünce biçimimizi hem de dilimizi buna göre ayarlayamıyoruz. Dolayısıyla bu usul ne kadar sık gündeme gelse değer diye düşündüm. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın