Bir gün, elimde kaşıkla yemeğe tuz katarken, kalbimde bir hakikat kaynamaya başladı. Burası sadece bir mutfak değildi artık. Gözümde tencerenin içinde kaynayan su değil, zerrelerin emre olan itaatinin sevincinden oluşan dansı vardı. Ocağın üzerinde yalnızca yemek pişmiyordu; içimde bir tefekkür, bir idrak demleniyordu.
Yemeklerin yaratılışına şahit oluyordum. Evet, bu süslü bir ifade değil; hissettiğim gerçeğin ta kendisiydi. Suyun buharı gibi yükselen bir ilham sardı içimi:
“Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.”
Bu cümle bir süre zihnimi kurcaladı. Nasıl olurdu da bir insan için koca kâinat yaratılırdı? O zat (s.a.v.) şu an hayatta değilken, bu cümle bizi dışlıyor muydu? Sadece o mu kıymetliydi? Biz değersiz miydik? Bu sorular, kalbimin arka bahçesinde uzun süre sessizce dolaşıp durmuştu.
Ama o gün, mutfağımda pişen hakikat, bu cümlenin iki vecihli sırrını açtı kalbime …
Birinci Vecih:
Kâinat hâlâ yaratılmaya devam ettiğine göre, bu söz sadece geçmişte yaşamış bir zata ait olamazdı. O Zât (s.a.v.), en kâmil insan; Allah’ın isimlerine en parlak ayna olan varlıktı. Ve ben de bir insanım. İnsan ise küçük bir kâinattır.
Eğer ben, Allah’ın Kâinatta tecelli ettirdiği isimlerini anlayıp kendi ruhumda yansıtabilecek bir potansiyele sahip olmasaydım, yaratılmazdım. Kâinat da benim için yaratılmazdı.
Bu hakikati kalbim kavrayınca elimdeki kaşığı bırakıp “Allahu Ekber” nidalarıyla gözyaşlarına boğuldum.
O an pişen yemek değil, içimde kaynayan bir varoluş meselesiydi.
İkinci Vecih:
Cümle tekrar döndü kalbime:
“Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.”
Kâinat hâlâ yaratılmaya devam ettiğine göre, o Zât hayatta olmalıydı. Ama nasıl? Zâhiren hayatta değil.
Öyleyse, kâinatın yaratılışı da durmalıydı. Ama durmamıştı.
İşte o an anladım ki:
Efendimiz (s.a.v.), sünnetiyle hâlâ hayatta. Çünkü sünnet, mesajdır. O mesajı taşıyan her davranış, onu yaşatan bir nefes gibidir.
Yemeğe tuzla başlamak, besmeleyle lokmayı ağza almak… Bunlar sadece birer davranış değil; mesajın kalbe inişidir.
O sünnet sayesinde, yemeği veren Rabbimi hatırlıyorum. İhtiyacımı gidereni fark ediyorum.
Ve o farkındalıkta, Efendimizin risaleti hâlâ yaşıyor.
Öyleyse bu cümle iki yönüyle kalbime yerleşti:
- “Sen (en parlak ayna olma, en kâmil insan olma potansiyeli) olmasaydın, kâinatı (insan, küçük bir kâinat) yaratmazdım.”
Demek ki ben, Allah’ın isimlerini yansıtacak potansiyele sahip olduğum için varım.
- Eğer Efendimiz (s.a.v.) ve onun sünneti olmasaydı, biz bu isimleri okuyamazdık.
Risaletiyle taşıdığı mesaj olmasaydı, bu yaratılışın manası bize ulaşmazdı.
İşte o gün, mutfağım bir tevhid mutfağına dönüştü.
Tencerede sadece yemek değil, mana pişiyordu.
Ve ben, bir lokmanın bile bir mesaj taşıyıcısı olduğunu yeniden idrak ettim…


