Yazılar Kainat ve İnsan Yansımalar

Tavuk mu Yumurta mı?

Tavuk mu Yumurta mı? | Ha-Mim

“Hangisi önce geldi, tavuk mu yumurta mı?” ifadesi, hayatın nasıl başladığına dair hayati bir varoluşsal soruyu vurgulayan, iyi bilinen bir deyimdir.

Bu yazıda, hayatın tarihsel olarak milyonlarca yıl önce nasıl başlamış olabileceğine odaklanmak istemiyorum; bu başka bir tartışmanın konusudur. Burada yapmak istediğim şey, her şeyin her an, etrafındaki diğer her şeye sonsuz derecede bağımlı olduğunu ve bu nedenle hangisinin önce, hangisinin sonra geldiğini; hangisinin bağımlı, hangisinin bağımsız olduğunu; hangisinin sebep, hangisinin sonuç olduğunu iddia etmenin imkânsızlığını gözler önüne sermektir.

Bu kısa giriş yazısıyla, sizden ön kabullerden arınmış bir zihinle bağımsızca düşünmenizi ve “hayatın tek bir hücreden başlaması” iddiasının geçerliliğini sorgulamaya açık olmanızı bekliyorum.

İnsanlar gibi çok hücreli her canlı organizma — maymunlar, keçiler, koyunlar ve hatta sivrisinekler gibi hayvanlar — zigot adı verilen tek bir hücreden başlar. Yaygın olan anlayışta, bu tek hücreli zigotun kendiliğinden gelişerek bizim gibi çok hücreli bir organizmaya dönüştüğünü düşünürüz.

Peki, tek hücreli bir zigot gerçekten kendiliğinden çok hücreli bir organizmaya dönüşebilir mi? Bu mümkün müdür? Bunu anlamak için zigotun nasıl geliştiğine daha yakından bakalım; çünkü yüzeysel olarak baktığımızda sanki kendi kendine gelişiyormuş gibi görünür. Ancak bunun detaylarını inceledikten sonra şu soruyu sormaya başlayabiliriz: “Tüm bu biyolojik ve kimyasal tepkimeler, bu unsurlar tarafından kendi başlarına gerçekleşebiliyor mu, yoksa gerçekleşemez mi?”

İlk olarak şunu görürüz: Bir zigot, bir çevreye ihtiyaç duyar; bu, kuşlar (tavuklar, sivrisinekler) için yumurta, memeliler (insanlar, maymunlar, keçiler, koyunlar vb.) için rahimdir. Bu çevre, zigotun nasıl gelişeceğini yönlendiren “tüm yönlendirme sinyallerini” içerir. Başka bir deyişle, zigot tek başına gelişemez; ona ne yapması gerektiğini, hangi genleri aktive etmesi gerektiğini söyleyen dış faktörlere ihtiyaç duyar. Bu dış faktörlerin kendilerinde bir şeyi bilme özelliği yoktur, özgür iradeleri yoktur ve kendi başlarına en iyi ya da daha iyi seçeneği seçecek bir hikmete sahip değildirler; ancak buna rağmen zigotun gelişmesi için gerekli tüm talimatları sanki kendileri sağlarmış gibi görünür.

Gelişimin ilk aşamalarının tamamen bu dış faktörlere bağımlı olduğu göz ardı edilmemelidir.

Biraz teknik olarak anlatayım: Yeni oluşmuş zigotun içindeki genler, gelişimin ilk 10–24 saati boyunca (kritik bir dönem) pasif kalır, yani hiçbir şey yapmazlar. Bu süre zarfında zigot, yeni bir organizmanın gelişimi için hayati öneme sahip olan proteinleri kendi başına üretemez. Bunun yerine, annenin hücreleri tarafından döllenmeden önce üretilmiş (sentezlenmiş) ve zigot hücresinin dışında bulunan haberci RNA’lar (mRNA’lar) da dâhil olmak üzere, önceden var olan hücresel mekanizmalara dayanır. Bu mRNA’lar protein sentezi için gerekli talimatları içerir; ancak bunların döllenmeden önce annenin hücreleri tarafından üretilmiş olması gerekir. Yani evrimsel olarak açıklanmaya çalışanların kullandığı bir ifadeyle dile getirdikleri “hayatta kalmak için mücadele etme” anlayışına zıt olarak, bebek anneye bağlı, anne de bebeğe bağlı! İkisi de birbiri olmadan var olamaz, birbirine sonsuz derecede bağlı! O hâlde sorulması ve araştırılması gereken soru şudur: anne mi, yoksa bebek mi, yani tavuk mu yumurta mı? Hangisi önce gelir?

Yüzeysel, geçiştirici bir yorum, yumurtanın önce geldiğini söyler. Şimdi sizden, gözlemlediğimiz şekliyle yumurtanın “dış” faktörlerin yardımı olmadan hayatı nasıl başlatabileceğini ya da başlatamayacağını düşünmenizi istiyorum.

Bu sözde “bilimsel” açıklamayı bir dakika düşünelim. Yumurta bir organizmaydı ve bazı doğal kuvvetler onu rastgele evrimleştirerek yumurtaya dönüştürdü ve onu yumurtanın dışında var olan maddelere (proteinler, RNA ve besin gibi) bağımlı hâle getirdi. Dahası, yumurta bazı dış/doğal faktörler (ya da evrimin iddia ettiği gibi rastgele evrimsel olaylar) tarafından bir anneye ve ayrıca gelişebilmek için ısıya bağımlı olacak şekilde zorlandı. Bu nasıl mantıklı olabilir? Neden yaşayan bir organizma kendisini daha muhtaç ve daha savunmasız bir konuma sokmuş olsun? Evrim iddiasına göre, hayatta kalmaya daha uygun olan ya da rastgele evrimleşmiş ama daha uygun olan organizmanın hayatta kalması gerekir. “Yumurta önce geldi” iddiası anlamsızdır; evrimsel bakış açısından düşünüldüğünde bu bir çelişkidir. Aynı sonuca, tavuğun önce geldiğini açıklamaya çalıştığınızda da varabilirsiniz. Eğer biri tavuğun önce geldiğini iddia ederse, evrim teorisinin bize dayattığı açıklanamaz, irrasyonel ve gerçekçi olmayan varsayımları kabul etmek zorunda kalacaktır.

Şimdi, aşağıdaki aşamaların açıklamalarında göreceğiz ki, gerçekte hiçbirisi diğerlerinden önce var olamaz. Yumurta, sonsuz derecede tavuğa bağımlıdır ve tavuk da sonsuz derecede yumurtaya bağımlıdır. Her ikisinin de, tüm evreni sürekli olarak kusursuz bir şekilde değiştirerek var eden, bilgece düzenleyen ve tertip eden bir dış fail tarafından — bağımsız olarak varlığa kavuşturulmaları gerekir (burada, iddialarını açıklamak için bir evrimcinin dilini kullanıyorum). Aksi takdirde, yumurta ile tavuğun bu sonsuz etkileşim içinde kendi başlarına nasıl var olabildiklerini açıklayamayız. Laboratuvarda tüm bu sonsuz etkileşimleri gözlemlemek, hayatın bilinçsiz, kör ve güçsüz maddeden — kendisi bile varlığa muhtaçken — ortaya çıkmasının imkânsız olduğunu gösterir.

Bir zigotun, dış faktörlerin yardımı olmadan hayatına başlayamayacağı açıktır. Ancak natüralist bilim insanları, bu adımı sorgulamanızı istemezler çünkü kendi kurgularında bu sorunun cevabı yoktur.

Bağımlılıkların daha da fazla olduğunu göstermek için gelişimin ne kadar karmaşık olduğunu açıklayalım. Yumurta geliştikçe ve hücreler bölündükçe, bir sonraki aşama hücrelerin göç ederek sinir sistemi, sindirim sistemi gibi organları oluşturmasıdır. İlginçtir ki, yumurtadaki hücreler hangi genleri ifade edeceklerini, nereye gideceklerini ve oluşturacakları organın gelişiminde nerede yer alacaklarını kendiliklerinden bilemezler.

Bir örnek bunu daha anlaşılır kılacaktır. Diyelim ki “A” hücresinin bir sinir hücresi oluşturması gerekiyor. Ancak öncül hücre olan “A”, bunu nasıl yapacağını bilemez. Ne yapması gerektiğini diğer hücrelerin ona söylemesi gerekir. Çevredeki diğer hücreler (aynı öncül hücre “A”dan türemiş olsalar bile), “A” hücresine hangi genleri aktive etmesi gerektiğini, hangi yönde ve ne zaman göç etmesi gerektiğini söyleyen sinyaller gönderir.

(Gelişim için gerekli besinlerden, annenin hangi besinlerin gerekli olduğunu nasıl bildiğinden ve zigotun bunları ne zaman ve nasıl kullanacağını nereden bildiğinden henüz bahsetmedim. Bu besinlerin tamamı dış faktörler tarafından sağlanır ve bu, ayrı bir tartışma konusudur.)

Şu noktayı dikkatinize sunuyorum: Çevredeki hücreler ve diğer dış faktörler, vücudun nasıl gelişmesi gerektiğine dair hiçbir bilgiye sahip değildirler. Buna rağmen “A” hücresini yönlendirirler ve ona ne yapması gerektiğini söylerler! Aralarındaki sonsuz bağımlılıkları görüyorsunuz. Her hücre, etrafındaki diğer hücreler ya da maddeler tarafından kendisine söylenen şekilde işlev görür. O hâlde tekrar soralım: Hangisi önce gelir?

Tüm hücrelerin bir zigot gibi bir tek kök hücreden geldiğini nasıl iddia edebiliriz, oysa kök hücrenin kendisi, “kök hücre” olarak var olabilmek için zaten farklılaşmış hücrelere ve dış faktörlere ihtiyaç duymaktadır? Bu şaşırtıcı soru, akıl sahibi insanlar için cevapsız kalmaktadır. Aslında cevapsız kalmak zorundadır; çünkü bu soruya, evrenin bütünüyle, mutlak bir Varlık Kaynağı tarafından sürekli olarak varlığa getirildiğini kabul etmeden cevap vermek mümkün değildir.

Dolayısıyla, halk arasında sıkça sorulan soru şudur: Hangisi önce geldi — tavuk mu, yumurta mı? Hangisi hangisine bağımlıdır? Bu yazı serisi devam edecek ve hiçbir maddenin ilk olamayacağını; her birinin, her an birbirine bağımlı olacak şekilde varlığa verilmiş olması gerektiğini gösterecektir.

Hayatın kendiliğinden ortaya çıkmasının imkânsızlığı, sonunda bize “hayatın” — her şey gibi — ancak her şeyi yaratan, her şeyi bilen ve her şeyi her adımda yenileyerek kontrolünde tutan Mutlak özelliklere sahip bir Varlık tarafından verilebileceğini gösterecektir. Bu Varlık, varlığın kaynağı olarak, sonsuz nitelikleriyle yaratma fiillerini her an sürekli olarak sürdürmektedir. Çok farklı organizmaların benzer gelişim mekanizmaları göstermesi, ancak onların zorunlu var olan, “her şeyi bilen” ve “her şeye gücü yeten” bu Mutlak Varlık tarafından yaratılmış olmasıyla açıklanabilir. Bu zorunlu var olan Mutlak Varlık, sonsuz ve mutlak sıfatlara sahip bir Yaratıcı olmalıdır; O’na ALLAH denir.

Kur’an’da, “Mü’minûn” Suresi (23), 12–14. ayetlerde şöyle buyurulur:

“Biz insanı çamurdan bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir yerde bir nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeyi alaka yaptık, alakayı bir çiğnemlik et hâline getirdik, o çiğnemlik eti kemiklere dönüştürdük, kemiklere de et giydirdik; sonra onu bambaşka bir yaratık olarak inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir.”

Bu örnekte, ana rahmindeki gelişim basamaklarını anlatmaktan ziyade, O’nun cenini, annenin rahminde varoluşundan bebeğe dönüşmesine kadar her aşamada sürekli olarak bizzat Kendisinin yarattığına vurgu yapılırsa her canlının her an O’na muhtaç olduğu daha rahat anlaşılır. Zaten Kur’an’ın maksadı bize Biyoloji bilimi öğretmek değil, fakat Biyoloji bilim dalında incelemeler yapan bilim adamlarına her basamaktaki yaratılışın ancak Yaratıcı Allah’ın doğrudan Kendisinin tercihiyle varlığa getirdiğini öğretmek içindir.

Bir düşünün: “rastgele evrimsel ya da doğal nedenlerin”, her şeyin birbirine bağımlı olduğu böylesine düzenli bir cenin gelişimini oluşturması ne kadar imkânsız olurdu? Her aşamayı düzenli bir şekilde yaratan, her şeyi birbirine bağımlıymış gibi yaratırken aynı zamanda sürekli ve düzenli bir biçimde var eden Bir’in geçmişte yaratılanlar ve gelecekte yaratılacak olanlar dahil her şeyi bilen ve her an, her adımda yaratan olması daha mantıklı değil midir?

Mutlak Yaratıcı, “Hac” Suresi (22), 73. ayette bizi şöyle meydan okumaya çağırır:

“… Allah’tan başka yalvardıklarınızın hepsi bir araya gelseler bile bir sinek dahi yaratamazlar …”

Ne bu “evrimsel güçler” ne de “rastgele doğal olaylar” diye hiçbir hakikati olmayan ve yalnızca göz boyamak için uydurulmuş kavramlar hayatı yaratabilir ya da yukarıda açıklanan bağımlılıkları var edebilir ve sürdürebilir.

Sonuç olarak şunu güvenle söyleyebilirim: “Tüm bu canlı, karmaşık, birbirleriyle ilişkili ve karşılıklı bağımlı olayların, ancak zorunlu var olan, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Bir tarafından, her an sürekli ve düzenli olarak yaratıldığına inanıyorum.”

Yazar hakkında

Dr. İlhan Akan

Biyoloji'de lisans eğitimimi tamamladıktan sonra Moleküler Biyoloji'de doktora yaptım. Uzmanlık alanımı çok seviyorum. Çıplak gözle göremediğimiz varlıkların ifade ettiği gerçekleri görmek hayretimi derinden etkiledi. Önceleri "işte böyle şeyler oluyor," deyip geçtiğim hücre içi faaliyetlerin kendi kendine olup biten işlemler olamayacağını farkettikçe sorularım da derinleşti. Artık benim için savunması olanaksız olan evreni kendi içinde açıklama "mit"i, kafama sığmaz oldu. İçine düştüğüm çıkmazdan kurtulmak için gösterdiğim çabalarım, bu olup bitenlerin "Varlık Kaynağı" ile tanışmama vesile oldu. İç çelişkilerle dolu olan bu "mit"in tamamen uydurma olduğunu, aynı çıkmaz içinde çırpınan kişilerle paylaşmayı insanlığımın görevi biliyorum.

Yorum yazın