“Musibet zamanı uzundur” derler – III

Rabbime müracaat ettim. Bekliyorum, O’dur gönlüme inşirah verecek olan, O’dur derdime icabet edecek olan. Belki de benim asıl derdim, günlerdir düşündüğüm değildir; belki de Rabbim yolun sonun asıl derdimi görmeyi nasip edecek. Ama nasıl? Bunun için ben ne yapmalıyım? Nasıl düşünmeliyim?

İncil’de bir ayet var. Diyor ki, “and these signs will accompany those who believe: In my name they will drive out demons; they will speak in new tongues.” Mark 16:17 (İnananlarda şu emareler vardır; benim adıma kötülükleri/şerleri yok ederler; yeni lisanlar ile konuşurlar.)

İman, yeni bir dil ile konuşmadır aslında; yeni bir söylem anlamında. Yaratılış her seferinde bize bir teklifle gelir ve göğsümüzün üstüne oturur. Bizi sıkar da sıkar; daralırız, nefes alamayacak gibi oluruz. Teklifini yapar: beni oku. Sonra o gitse bile bir başkası gelir ve bizi sarıp sarmalar, etrafımızı çevreler; aynı teklif ile karşılaşırız: beni oku.

Rabbin adıyla okumayı beceremediğimiz her hal karşısında bu daralma gelir bizi sınar ve gider. Bu dünyada aslolan sıkıntılardan kurtulmak değil, sıkıntının varoluşsal varlık nedenini keşfetmektir. Onu yapabilmek için de “yeni” yani bizim normalde bilmediğimiz bir dili öğrenmek gerekiyor.

Bu nasıl olacak? Bu dünya şartlarında bir dil öğrenmeye niyet etsen ne yaparsın? Onu düşün. O dili öğrenebileceğin bir kaynağa başvurursun değil mi? Veya sana o dili öğretebilecek bir öğretmen bulursun, vesaire.

Kısacası, dil öğrenmek istiyorum demekle dil öğrenilmez. İman, gizli bir istidatın ortaya çıkarılması ve işlenmesidir — aynen bir dili öğrenmek gibi. O yüzden, kasdi bir tercih yapmamız lazım. Bu dünyada hiç kimse ellerini semaya kaldırıp yalvararak İngilizce öğrenmemiştir, öğrenemez de. İman da öyle. Aktif bir çaba olmadıktan sonra ben sadece dua ediyorum diye iman zenbille gökten inip insanın kalbine yerleşmez. O bizim kültürdeki mitolojik bir inanıştır; aslı astarı yoktur.

Bu “dil”in belirli prensipleri var, kuralları var, kendine özgü kelime dağarcığı var. Kültürdeki din ile pek bir alakası yoktur bu dilin.

Yapılması gereken şey, semavi dil öğrenme kitabı olan vahyi bu gözle okumaktır.. Yanlış söyledim; okumak değil çalışmaktır olacak. Malumdur ki, bu mesajlarda söylediklerim birer ipucu şeklinde ifade edilmiş özet cümleciklerdir. Her birisinin açılması lazım. Bir dili öğrenebilmek için daha uzun soluklu ve ciddi bir çalışma gerek.

Yine bir ipucu olsun diye bir ayeti referans verip bitireyim:

31:25 وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ( Onlara, andolsun ki, gökleri ve yeryüzünü kim yarattı diye sorsan Allah derler mutlaka. De ki: Hamd Allah’a, hayır, onların çoğu bilmez.)

Yani her yeri Allah yarattı canım demekle iman olmaz. İslamiyyet Allah’ın Yaratıcı olduğunu kabul etme dini değildir. Onu herkes biliyor zaten. Heryeri Allah yarattı diyen ancak ehl-i kitab olur; ehl-i Kuran olmak ise başka birşey.

Selamlar.

Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPin on Pinterest
Mehmet Ali Akgün

Yazar Hakkında:

Dini, insanın kendi gerçeği olarak tanımlamayı doğru buluyorum; dolayısıyla din ve getirmiş olduğu her türlü tanım, hayatın üzerine ekstradan konulan aksesuarlar değil, aksine, olmazsa olmaz kavramlardır demek çok insani bir tavır ve bana çok tatmin edici geliyor. Hal böyle iken, İslamiyet’i de insanın kendi gerçeğini teslim etmesi olarak tarif etmek mümkün. Böylece dinin neden fıtrat dini olduğu ortaya çıkıyor. Bu bağlamda yapılan “dini” sohbetlerden hoşlanan birisi olarak katıldığım ortamlarda dikkatimi çeken bazı noktaları bu sitede ilgilenenlerin dikkatine sunmaya çalışacağım. İnşallah yararlı olur.

Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın