Ha-mim’de geçtiğimiz hafta yapılan (18. 01. 2024) Kader Risalesi okumalarında bahsin sonunda yer alan “Zeyl”in okunup müzakere edilmesine başlandı. “Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var; herkese menfaatlidir” notuyla başlayan Zeyl’in kısa, ilk iki paragrafında şunlar dile getiriliyor:
“Cenâb-ı Hakka vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur’ân’dan alınmıştır. Fakat tarîkatlerin bâzısı bâzısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kàsır fehmimle Kur’ân’dan istifade ettiğim acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkıdır.
Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tarîktir ki, ubûdiyet tarîkıyla mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi Rahmân ismine îsâl eder. Hem şefkat dahi, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki, Rahîm ismine îsâl eder. Hem tefekkür dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsâl eder.” (Sözler, 26. Söz [İstanbul 2020], s. 452)
Derste hem bu iki paragraf hem metnin devam eden kısımlarıyla ilgili olarak faydalı açıklama ve tefekkürler paylaşılıyor. Ben bunları ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=onIEj2bmz_o), burada bu iki paragrafla ilgili olanların bir kısmına işaret etmek istiyorum. Derste şunlar paylaşılıyor: “Metin Allah’a ulaşan pek çok tarik yani yol olduğunu, bütün hak tariklerin Kur’an’dan alındığını ifade ediyor. Akla şöyle bir soru gelebilir: Peki Kur’an nazil olmadan önceki dönemde olan tarikler nereden alındı? Cevabı şu: Kendi zamanlarındaki Kur’an’dan! Çünkü vayhî mesajların özü birdir. Diğer taraftan metin bu hak yolların kısalık, selametli olmak ve umumilik bakımından aynı olmayıp bazısının daha kısa, daha güvenli, daha umumi olduğunu belirtiyor. Bu üç özelliğin üçü de önemli. Mesela bir kimsenin ‘ben meşgulüm, yoğunum, yapamam’ gibi mazeret üretmelerine gerek yok. Kısa, selametli ve umumi olan yolu herkes, her yerde, rahatlıkla kullanabilir. Burada şu da anlaşılıyor: Bazı yollar var ki özel mekana ihtiyaç var, bir yerlere gitmek gerekiyor vs. Müellif giriş mahiyetindeki bu birkaç cümleden sonra o yollar içinde Kur’an’dan istifade ederek çıkardığı yolu ‘acz, fakr, şefkat, tefekkür tariki’ olarak tanımlıyor. Burada ‘Kur’an’dan istifade ettim’ derken Kur’an’ın mesajinin özünü, Kur’an’ın -tabir yerindeyse- ruhunu kast ediyor.”
“Müellifin burada en kısa, en selametli ve daha umumi diye tanımladığı ‘acz, fakr, şefkat, tefekkür yolu’nu Risale-i Nuru okuyanlar ezbere bilir. Buradaki ‘acz’ ihtiyaçların karşılanması yahut gerçekleştirmesi konusundaki güçsüzlüğü, ‘fakr’ ise muhtaçlığı, ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek vesilelere sahip olmamayı ifade ediyor. Şefkat ‘karşılıksız iyilikte bulunma’, tefekkür ise hem kainat ve yaratılış üzerinde hem varlığın amacını açıklayan Kur’an ayetleri konusunda ‘Yaratıcı burada bana ne mesaj veriyor?’ diye derinden derine sorgulama, muhakeme etme, değerlendirmeye çalışma anlamına geliyor. ‘Tefekkür’ kavramını ‘düşünmek’ diye hemen geçmemek gerekiyor. Varlık üzerinde düşünerek, varlığa yansıyan özelliklerin varlığın kendisinden kaynaklanmadığını tetkik ederek, bunların Yaratıcının özelliklerinin yansımaları olduğunu anlamaya çalışmak, bu suretle Yaratıcıyı tanımada ilerlemek gerekiyor. Kur’an üzerinde düşünerek, benim Yaratıcım bu ayetiyle bana nasıl bir rehberlik yapıyor ki ben anlamlı, ruhumun ihtiyaçlarını tatmin eden bir hayat yaşayabileceğimi öğrenmeye çalışmam gerekiyor. Mesela, Kur’an’da Hz. Musa kıssası anlatılıyor. Bu kıssanın her bir sahnesi bana hangi dersi veriyor diye çaba içinde olmak gerekiyor. Okuduğum ayetin ışığı altında kendi ‘insaniyet’imizi okumaya çalışmak gerekiyor. Bazı şeyleri seviyoruz, bazı şeyleri sevmiyoruz, bazı şeylerden hoşlanıyoruz, bazı şeyleri istemiyoruz, bazı şeylerden korkuyoruz, bazı şeylerin özlemini çekiyoruz vs. Kendimizi, Kur’an’dan faydalanabildiğimiz kadarıyla kendi insanî duygularımızı okuyarak Yaratıcımızı tanımaya çalışmalıyız diye anlaşılıyor.”
“İkinci paragrafın ilk cümlesinde yer alan ‘Acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki…’ ifadesi dikkat çekici görünüyor. Müellifin aşkla ilgili olarak başka bir eserinden aldığım şöyle bir cümlesi var: ‘… Aşk, nefisten elini çeker, fakat mâşuk-ı mecaziye yapışır…’ Demek ki aşkın özelliği ne imiş? ‘Nefisten elini çeker.’ Şimdi biraz daha somut konuşalım: Diyelim ki ben bir bilgisayara veya yeni model otomobile aşık oldum, yani hararetle ona kavuşmak istiyorum. Simdi insanlar karşı cinse değil de lüks otomobillere, yeni model telefonlara vs. aşık oluyor. Şehvet duygusu ayrı, onu aşk sanan, insaniyetini tanımamış zavallılar da var. ‘Şu otomobili alabilsem, şu telefon modeline ulaşabilsem, işte o zaman hayatımı yaşamaya değer hale getirmiş olurum’ diyorum. Ne olur alırsam? Kendime gelirim’. Alamazsam üzülürüm, alamadığım sürece bu hayat yaşamaya değmez zannederim, her şeyi anlamsız görürüm vs. Halbuki onu elde ettiğimde bütün insanî duygularım tatmin olacak mı? Bu tavır bir tür ‘Maşuk-ı mecaziye’ yapışmaktır. Anlamlı bir hayat yasamamız için daha gerçekçi davranıp, bizim tatmin arayan duygularımız dahil, elde ettiğimizde tatmin olacağımızı düşündüklerimizi de yaratıp bize bedava veren Allah’a niçin yapışmıyoruz”
“Hakiki aşkı nerede ve nasıl aramalıyız? Bu konunun doğru anlaşılması için önce olumsuz bir tavrın ne olduğuna dikkat edelim. Ben şöyle insanlar biliyorum, Allah’a aşktan bahsediyorlar, mecazi değil hakiki aşktan! Bence hayır! Böylelerinin ‘aşık oldum’ dediği, ‘bir elde etsem’ dediği ise onun kendi tasavvurundaki şeylerdir. Zira Allah mutlaktır. Mutlak olana ‘abd’ olunur. Kul Onu elde etmeye çalışmaz da -zaten bu imkansızdır-, kendisinin Ona ait olduğunu anlamaya çalışır. O yüzden aşk mesleği, Allah’a yönlendirmek için kullanılmaz, iyi dikkat etmek lazım diye düşünüyorum.”
“Ben ‘Allah’a aşık oldum vs.’ diyen insanları ayıplamıyorum. Ama şunu bilmek gerekiyor ki eğer bir kimse, ‘Ben Allah’a aşığım’ vs. diyorsa bu, bence, hakiki olamaz. Çünkü Allah bütün kanatın Varlık Kaynağıdır! O mutlak Varlık Kaynağı ise, kulundan Kendisine sahip olmayı değil, Kendisine ait olmayı bekler; ‘Ne kadar Ona ait olduğunu anla bakayım’ der, tabir caizse. Ben böyle anlıyorum aşk mesleğini. Nitekim metin, devamında ‘ubudiyet tarikıyla mahbubiyete kadar gider’ diyor. Bence konuyu can damarından avlıyor. Yani ‘seven’ olmaya değil, ‘sevilen olma’ya gider. Çok incelikli mesajlar var metinde. Demek ki aşk bu yolda gidemez. Metnin vurguladığı üzere ‘acz’ mesleği şu yolda gider: ‘Ben kime aidim? Gücüm yetmediği halde ihtiyaçlarımı kim karşılıyorsa, ben Ona aidim’ der. Hatta şunun da farkına varır: Benim ihtiyaç duyduğum şeyler de Ona aittir. Bendeki tatmin olma ihtiyacı içinde yaratılan duyguların yaratıcısına ait olduğumu anlarsam, o duygularımız ihtiyaç duyduğu şeylerin de Ona it olduğunu anlar ve tasdik ederim. Tatmini Ondan beklerim, Onun yarattığı eşyadan değil.”
“Metin devamında ‘fakr dahi Rahman ismine isal eder’ diyor. Ben fakr sahibiyim, mahlukum, yaratılmaya muhtacım, varlığımın devamı için sayısız ihtiyaçlarımın karşılanmasına muhtacım. İhtiyaçlarımı ben karşılayamam, havayı, ışığı, güneşi, ayı, yerküreyi, bitkileri, hayvanları ben yaratamam. Bunu fark etme oranında ben Yaratıcımı bu ihtiyaçlarımı karşılayan özelliği ile tanır, yani Onun ‘rahmaniyet’ine ulaşırım, Onu Rahman ismiyle bilirim. Sonra metin ‘şefkat’e değiniyor ve ‘Şefkat dahi aşk gibi belki daha keskin ve daha geniş bir tariktir ki Rahim ismine isal eder’ diyor. Şefkat ‘karşılıksız ihsanda bulunma, beklentisiz olarak fedakarlık yapma’ anlamına geliyor. Bu nereye götürüyor? Rahim ismine. Yani ben hiçbir hakkım ve, önceden verdiğim hiçbir karşılık olmadan, sonradan da Onun sayısız ihsanlarına mukabil bir karşılık veremeyecek olduğum halde O beni yaratarak, rahmet boyutlu olarak anne karnından şu yaşıma kadar çeşitli merhalelerden geçirerek, her merhalede sayısız iyilik ve lütuflarına mazhar kılarak bana ihsanda bulundu ve bulunmaya devam ediyor. Bunu düşündüğüm zaman o rahmet sahibini bu yönüyle tanıyor, böylece bu yaklaşımım beni Onun Rahim ismine götürüyor.”
“Rahman ve Rahim ismi arasındaki farklar devamlı konuşulur. Bu farklardan birisi şudur: Rahman bu dünyada ihtiyaçları karşılayandır. Rahim ise ahirette müminlere ebedi saadet verecek olandır. Zira müminler imanları gereği bu dünyada ruhlarının, duygularının beklediği sonsuz tatmin olma ihtiyacının ancak o insan ruhunu böyle bir ihtiyaç içerisinde yaratan karşılayabilir diye anlarlar. Bu anlayış ile onlar Yaratıcılarının Rahim ismine ulaşırlar. Onun Rahmetin sonsuz olarak gerçekleşeceğini anladıkları için daha bu dünyadan ayrılmadan Sonsuz Rahmet sahibine ait olduklarını bilerek dünya hayatlarını devamlı kaybetme korkusuyla değil de, devamlı tatmin olacağı bir yaratılış özlemiyle yaşarlar. Rahim ismine bu dünyada mazhar oldukları gibi ahirette de sonsuz Rahmet’in tecellisi olan Rahim ismine cennet hayatında mazhar olurlar. Hem dünya ve hem de ahiret hayatlarını lezzet ile yaşarlar.”
“Bu iki isimle ilgili olarak diğer bir fark Rahman maddi, bedeni, cismani ihtiyaçlarımızı karşılayan; Rahim ise manevi, ruhî, insanî ihtiyaçlarımızı karşılayandır. Bedeni ihtiyaçlar sınırlıdır. Ruhi ihtiyaçlar sınırsızdır. Bu dünyada Yaratıcıyı Rahim ismiyle yani kendi üzerimde ve diğer varlıklarda gördüğüm merhamet tecellilerinin kaynağı olarak tanırsam, Onun insaniyetimde bulunan ‘ebedi var olmak, ebedi mutlu olmak, ebedi saadet içinde olmak’ gibi ihtiyaçları karşılayacağını da bilirim. Daha açık ifade etmek gerekirse ebedi saadet yurdu olan cenneti bahşedeceğini tasdik eder, kendi adıma umar, bu noktada ihtiyacımı dile getiren duada bulunurum. Bilirim ki, cennet Onun rahmetinin, fazlının, kereminin tecelli ettiği yerdir. Orada yorulmak yoktur, daralmak yoktur, sıkılmak yoktur, söz gelimi narların türlerinin sayısı belli değildir, -latife olarak ifade edelim- kilo almak yoktur.”
“Metin bu bağlamda son olarak ‘Tefekkür dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki, Hakim ismine isal eder’ diyor. Görüldüğü gibi müellif tefekkürü de aşk mesleği ile kıyaslıyor ve ondan daha avantajı olduğunu kaydediyor. Vaktiyle bir tanıdığım vardı, otomobil tutkunu idi. Hayallerini lüks arabalar süslerdi. Otomobil üreten şirketlerin en yeni modellerinin fotoğraflarını duvara asar hatta yastığının altına koyarak uyurdu. Bu nedir? Tutku, bağlılık, aşk… Peki bunu elde edince bütün ruhî, insani ihtiyaçlarımız karşılanmış oluyor mu? Biz zaten yeni bir modeli alıncaya kadar firma daha üst bir modelini üretmiyor mu? O tanıdığım daha sonra bunların boş şeyler olduğunu kavradı. Her neyse… Tefekkür yolunda ne var? Mesela otomobil örneğini üzerinden ifade etmek gerekirse, üzerinde yaşadığımız dünya aracının yahut otomobilinin nasıl bir mühendislik harikası olduğunu düşünür, her şeyin nasıl yerli yerinde tasarlanmış olduğunu fark ederim. Mühendislerin araştıtıp otomobil yapmalarına imkan verecek şekilde bir yaratma düzeni kuran şu kainatın Yaratıcısının bana otomobili de bir mühendis veya mühendisler aracılığı ile ihsan ettiğini anlarım. Kainatın Ustasının sonsuz hikmet sahibi olduğunu kavrar, böylece yaptığı eserler üzerinden Onu “Hakim” olarak tanırız.”
Ders diğer paragrafların açıklanması istikametinde verimli tefekkürlerle devam ediyor. Derste müellifin ifade ettiği kavramlarının kısa kısa açıklanması ve aşkla kıyaslanarak aşktan daha keskin ve daha parlak olduğunun ifade edilmesi -kendi adıma- bana çok istifadeli geldi. “Bu yolda aşk geçmez” derken de “elde etme amaçlı, elde etmeye odaklı bir aşk”tan bahsedildiğini ve olumsuzlandığını anladım. Yoksa hem derste açıklamalarını paylaşan moderatörün hem hemen herkesin bildiği gibi “sevginin şiddetli hali” demek olan aşkın yani muhabbetin Allah’a hasredilmesinin kast edilmediğini düşündüm. Zira Allah’a sonsuz bir muhabbetle muhabbet duyma anlamında aşk, -derste sıklıkla kullanılan ifadeyle- Yaratıcıyı tanımanın yani marifetullahın zaruri sonucudur. Allah razı olsun.


