Ders Notları

İman Bilincini Canlı Tutmak İçin Her İşe “Bismillah” ile Başlamak!

İman Bilincini Canlı Tutmak İçin Her İşe “Bismillah” ile Başlamak! | Ha-Mim

Ha-mim’in geçtiğimiz hafta içi yapılan (09. 01. 2023) Kur’an okumaları dersinde Mülk suresinin 14. ve 15. ayetlerinin açıklamaları paylaşıldı. Diğer pek çok tefsir derslerinden farklı olarak Kur’an’ı “indiriliş maksatlarına” göre okuyan, insanın insanî özelliklerini dikkate alan ve kainatın şahitliğine başvuran dersler, -ifade etmek gerekir ki-, mütevazi fakat özgün bir muhtevaya sahip olarak gerçekleşiyor. Derste söz konusu ayetler aynı usul çerçevesinde yorumlanarak pratik hayatımıza dönük önemli mesajları öne çıkarılarak açıklandı. Ben bunları ilgili ders kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=oZm1NBLOdsw) 14. ayetle ilgili olanlara değinmek istiyorum.

Gayet kısa olan ayet-i kerime (elâ ya’lemu men halak ve hüve’l-latîfü’l-habîr) şöyle meallendiriliyor: “Yaratan bilmez mi? O her şeyi bütün incelikleriyle bilen, her şeyden haberdar olandır” (67: 14) Görüldüğü üzere ayet “yaratma”ya dikkat çekerek Yaratıcının latîf ve habîr olduğunu ifade ediyor. Derste “latîf” ve “habîr” kelimelerinin açıklaması yapıldıktan sonra söz kainata getirilerek -sonradan bazı ilavelerle- şöyle söyleniyor: “Kainata, kainattaki varlıkların varlık alemine getirilişlerine baktığımızda her şeyin bütün incelikleri dikkate alınarak yaratıldığını görüyoruz. Bu da mantıkî bir sonuç olarak Yaratıcının her şeyi bildiğini, bilerek yaptığını gösteriyor. Kainatta her şey o kadar incelikli, o kadar birbiriyle bağlantılı, o kadar ayrıntılı hesaplara dayanıyor ki bu, ancak her şeyi bilen bir Kudretin eseri olabilir diye anlaşılıyor. Birileri buna ‘tabiat’ diyor. Tabiat zaten tab edilen, var edilmiş olan anlamına geliyor. Her bir şeyin yaratılışında kendisine verilen özelliklere tabiat denebilir. Yani ona has bir kalıp, bir karakter, bir özellik anlamında. Mesela insan tabiatında ‘konuşma’ özelliği var. Peki bu, maddenin ürettiği bir şey midir yoksa onu var edenin ona verdiği bir özellik midir? Bunu test etmek ya da anlamak çok kolay. Zira baktığımız zaman anlıyoruz ki madde, insanın insan olma özelliklerinin kaynağı olamaz! Çünkü maddenin ilmi yok, iradesi yok, bilgisi-bilinci yok. Oysa mesela konuşma kabiliyetinin verilmesi için anatomik yapımızdan hava moleküllerinin özelliklerine kadar zincirleme pek çok şeyi ayrıntılı olarak bilmeye ihtiyaç var. Kaldı ki madde dediğimiz şey parçacıklardan oluşur. İnsan bilinci atom parçacıklarından oluşmuş olamaz. İnsan duygularının madde ile uzaktan-yakından hiçbir alakası yok. Maddede o özelliklere kaynaklık edecek hiçbir nitelik yok.”

Mesela, insan tabiatında ‘konuşma’ özelliği var. Peki bu, maddenin ürettiği bir şey midir yoksa onu var edenin ona verdiği bir özellik midir? Bunu test etmek ya da anlamak çok kolay. Zira baktığımız zaman anlıyoruz ki madde, insanın insan olma özelliklerinin kaynağı olamaz! Çünkü maddenin ilmi yok, iradesi yok, bilgisi-bilinci yok. Oysa mesela konuşma kabiliyetinin verilmesi için anatomik yapımızdan hava moleküllerinin özelliklerine kadar zincirleme pek çok şeyi ayrıntılı olarak bilmeye ihtiyaç var.

“Öte yandan maddenin varlığı ondaki özelliklerin varlığından ayrı değildir. Eğer maddede görülen özellikler olmasaydı zaten madde var olamazdı ki. Maddeye vücut veren kim ise ona ondaki özelliklerle vücut veren de mutlaka o olmalıdır. ‘Madde kendisi bileşimlere, kimyevi reaksiyonlara girdi ve sonunda ondaki bu özellikler oluştu’ gibi efsanevari anlatımların hepsi, maddenin ezelden kendi kendine oluştuğu iddiasından kaynaklanır. Keza ‘Madde kendi kendine oluştuktan sonra evrimleşmeye başladı’ gibi efsanelerin de hiçbir delili gösterilemedi ve de gösterilemez. Maddede kendi kendine oluşma özelliğine dair hiçbir delil yoktur. Yine ‘maddeyi Allah öyle özelliklerle yarattı ki şimdi artık madde kendisi o özellikleri kullanarak evrimleşiyor’ anlayışı da aşağılık kompleksinin sonucunda geliştirilmiş bir yorumdur. Maddede yaratılıştaki düzenin dışına çıkmayı tercih edecek bir özellik yoktur. Bütün evrenin düzenini kontrol edemeyen, o düzen içerisinde en uygun vaziyeti alamaz, bilme özelliği yok ki alsın. ‘Hiç Yaratan bilmez olur mu?’ (67: 14) ayeti bilerek, tercih ederek yaramanın yalnızca Allah’a ait olduğuna, yani kainatın tümünü yaratana ait olabileceğine dikkatimizi çekiyor. Zaten madde bir düzen içerisinde var ediliyor ki, o düzenin dışına kesinlikle çıkması söz konusu değildir, böyle bir tercih yapacak özelliği yoktur. Hiçbir şey kainatın düzenli yaratılışının dışında bir tercih yapamaz; insan bile irade verilerek yaratılmasına rağmen düzen dışında hiçbir tercih yapamaz. Ayrıca ne madde ve ne insan kainattaki düzenin varlık kaynağı olamaz, varlıkların hepsi bu düzenin içinde var edilen ve bu düzenin dışına çıkma özelliği olmayan ve zaten kendileri yaratılmaya muhtaç olanlardır. Dolayısıyla eminiz ki bu kainat ne yarattığını bilen, her şeyi en ince ayrıntılarına göre değerlendiren, yarattıklarında sayısız incelikler ve yararlıklar bulunan sonsuz bir İlmin, sonsuz bir Kudretin eseri olabilir!”

“İnsanî olarak bakıp düşünüldüğünde durum böyle açık olduğu halde bir takım insanların bazı uydurdukları ve gerçek varlıkları temsil etmeyen tabirlerin arkasına sığınarak varlığı, yaratılışı, insanî duyguları… ‘şöyle oluşuyor, böyle oluşuyor’ diyerek perdelemeleri -açıkça söylemek gerekirse- masal gibi geliyor. Çocukların bile inanmayacağı masal ya da iddialar…”

“İnsanların yaptıklarına gelince, insanlar ne yapmak istiyorlarsa yaratılış düzenine uyarak Yaratıcıya ‘Senin yaratılış kuraları olarak gerçekleşen iradene tabi oluyoruz, senin verdiğin irademizi şu işimizin gerçekleşmesi için kullanıyoruz, Sana müracaat ediyoruz, yani kulluğumuzu Sana sunuyoruz’ deyip tercihlerini ortaya koyuyorlar, Yaratıcı da bunu ihsan ediyor, isteklerini eğer Onun koyduğu kurallara uyarak sunmuşlar ise yaratıyor. Esasında insanın kainatla ilişkisi Yaratıcısına müracaatla Onun iradesini kabul etme ve ona tabi olma ilişkisidir. Mümin bunu iman bilinciyle yapar ve ‘ubudiyet’ olur, inanmayan aynı şeyi yapar fakat inanmadığı için yaptığı şey ‘ubudiyet’ vasfı taşımaz. Kainatın tümünün Yaratıcısı olan Allah’a inanmayanların ibadet duyguları da, isteklerini yerine getirdiğini iddia ettikleri ‘doğa,’ ‘tabiat,’ ‘şans,’ ‘tesadüf,’ ‘evrimleşme süreci’ gibi tamamen spekülasyondan ibaret ve gerçeği olmayan hayali terimlere yöneliyor. Ama sonuçta herkes, her işinde, hatta her anında varlıktaki düzen üzerinden Yaratıcıyla ilişki kuruyor, Onun iradesine uyuyor. Onun iradesinin yansıması olan kanunlarına tabi oluyor. Asla bunun dışına çıkamaz, çıkamıyor.”

Kainatın tümünün Yaratıcısı olan Allah’a inanmayanların ibadet duyguları da, isteklerini yerine getirdiğini iddia ettikleri ‘doğa,’ ‘tabiat,’ ‘şans,’ ‘tesadüf,’ ‘evrimleşme süreci’ gibi tamamen spekülasyondan ibaret ve gerçeği olmayan hayali alan yahut terimlere yöneliyor.

“Biraz daha açık ifade etmek gerekirse, bizim yaratılış düzeni içinde gördüğümüz ve adına ‘tabiat kanunları’ denilen kurallar Yaratıcının iradesinin eserlerinden ibarettir. Söz gelimi pamuk elde etmek yahut çocuk sahibi olmak veya bal üretimi yapmak istiyorsak, bunun için yaratılış kuralları içinde ne yapılması gerektiğini, yaratılışın kurallarını Yaratıcı değiştirmeden gerçekleştirdiği için öğrenebiliyoruz. Zaten yaratma kurallarının değiştirilmemesindeki amaç da, kurallar değiştirilmediği için insanlar öğrensinler ve güvensinler ki, ne yaratılmasını istiyorlarsa o isteklerini Yaratıcıya sunarak kulluklarını ifade etsinler içindir. Bu kurallara uygun hareket edildiğinde çoğu kere sonuç alınır. Bize bu sonucu veren tabiat denilen ve bağımsız bir kavram olamaz -hatta ona bilinçsizliğini vurgulamak için kör tabiat denir- fakat ancak kainatı bu düzen içerisinde var eden bilinçli, hikmetli, merhametli Yaratıcıdır. İfade ettiğimiz gibi, hiç kimse bu yaratılış düzeni dışına çıkamaz. İnansın veya inanmasın, Yaratıcıyı tasdik etsin veya tasdik etmesin herkes bu kurallara uymak zorundadır. Eğer bir kimse Yaratıcıyı tanır, Ona ‘abd’ yani kul olmayı kabul eder, bütün faaliyetlerini bu şuur içinde gerçekleştirirse, Yaratıcı böyle kullarını hem dünyada hem ahirette mükafatlandıracağına söz veriyor. Eğer Yaratıcıyı kabul etmez ‘bunlar doğal süreçler olarak gerçekleşiyor’ derse dünyada Onun kurallarına uyarak iş yaptığı için maddi bakımdan kendisine sonuç verilirse de, kalbi ve insaniyeti mahrum kalır, ahirette de sorguya çekilir. Yani tabir yerindeyse Allah onu karşısına alıp -fiziki anlamda düşünmemek lazım-, ‘Sen ne demiştin? Tabiat demiştin, doğa demiştin, şimdi git, ihtiyaçlarını adres gösterdiğin doğadan iste, ondan al’ der, demesi adaletinin gereğidir!”

“Müminler ise ifade ettiğimiz gibi Yaratıcı ile ilişkiyi kainat üzerinden kuruyor. Yani yaratılış düzenine uyuyorlar, bu düzenin sahibini tanıyorlar. Onun iradesine tabi olduklarının farkında oluyorlar. Elde ettikleri sonucu verenin tabiat değil Yaratıcı olduğunu tasdik ediyorlar. Bu bağlamda her işe Onun adıyla yani bismillah ile başlıyorlar… Esasında bismillahın maksadı da -çoğu zaman söyleyip geçiyoruz ama- bu bilinci canlı tutmaktır. Onun için bir işe başlarken bismillah dememiz gerekiyor. En basit bir iş bile olsa. Çünkü her şey Onun iradesiyle, koyduğu kurallar ile gerçekleşiyor. Su içmek için musluğu açarken bismillah dememiz lazım. Yola çıkarken bismillah dememiz lazım. Tarlaya tohum atarken bismillah dememiz lazım. İşimize başlarken bismillah dememiz lazım. Dilimizle bismillah derken ne yapmış oluyoruz? O şeyin Allah’ın ismi, izni, iradesi ile gerçekleştiğini hatırlamış oluyoruz.”

Müminler ise ifade ettiğimiz gibi Yaratıcı ile ilişkiyi kainat üzerinden kuruyor. Yani yaratılış düzenine uyuyorlar, bu düzenin sahibini tanıyorlar. Onun iradesine tabi olduklarının farkında oluyorlar. Elde ettikleri sonucu verenin tabiat değil Yaratıcı olduğunu tasdik ediyorlar. Bu bağlamda her işe Onun adıyla yani bismillah ile başlıyorlar… Esasında bismillahın maksadı da -çoğu zaman söyleyip geçiyoruz ama- bu bilinci canlı tutmaktır. Onun için bir işe başlarken bismillah dememiz gerekiyor.

“Her şey, her iş, her zaman Onun iradesi ve Kudretiyle oluyorsa -ki düşündüğümüzde öyle olduğunu anlıyoruz- bizim her an bismillah demek gibi uygulaması çok zor görünse bile böyle bir tutumun içinde olmamız lazım. Ama Resulullah (asm) pratik zorluğu dolayısıyla bunu tavsiye etmiyor. ‘Bir işe başlarken bismillah de’ buyuruyor (İbn Mâce, “Nikah”, 19). Demek lafız bakımından bir işe başlarken bismillah deyince hepsini kapsıyor. Fakat akıl ve kalp olarak mümkün mertebe o imanı canlı tutmak gerekiyor. Resulullah’ın bu haberi bizi rahatlatıyor. Yoksa her halimizle bismillah demek zorunda kalırdık. Şimdi diyelim ki yemek yapmaya başlıyoruz, bir defa bismillah diyoruz tamam yahut evden çıkıyoruz bir defa bismillah diyoruz tamam. Ama aklen biliyor, kalben mutmainiz ki yemeğin her safhası ya da yolculuğumuzun her adımı Onun İradesi ve Kudretiyle gerçekleşiyor. Sözün özü, işte iman böyle bilinçlilik istiyor.”

Derste altı çizilen mesajların her biri önemli olmakla beraber -kendi adıma- imanın canlı tutulması için ‘bismillah’a yapılan vurgu bana çok önemli geldi. Resul-i Ekrem (asm)’ın hayatında da gördüğümüz üzere yemek yerken, su içerken, yatağa girerken, bir işe başlarken… bismillah demek bir lafzın söylenmesinden ibaret değil, doğrudan doğruya imanın yaşanması, her şeyin Allah’ın İrade ve Kudretiyle gerçekleştiğinin canlı tutulması anlamına geliyor. Ve Ondan yardım dilemek anlamına. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın