Ders Notları

Allah’ı “Şifa Veren, Yediren ve İçiren” Olarak Bulmak!

Allah’ı “Şifa Veren, Yediren ve İçiren” Olarak Bulmak! | Ha-Mim

Ha-mim’de, geçtiğimiz Cuma günü yapılan (13. 04. 2024) İşârâtü’l-icâz dersinde Bakara suresinin birlikte açıklanan 21-22. ayetlerin tefsiri münasebetiyle kaleme alınan İkinci Mukaddeme okunmaya ve müzakere edilmeye başlandı. Mütercimin meallendirmesiyle ayetlerde şöyle buyruluyor: “Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vasıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki, arzı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sair gıdaları çıkartsın. Öyleyse, Allah’a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah’tan başka mabud ve hâlıkınız yoktur.” Müellif bu vesile ile iki mukaddeme yazıp ilkinde “iman-ibadet” ilişkisini, ikincisinde Mabud’un “vücûd ve vahdet”ini ele alıyor. İkinci mukaddimenin başında şu ifadelere yer veriliyor:

“Ateşin dumana olan delaleti gibi, müessirden esere yapılan istidlale “bürhan-ı limmî” denildiği gibi; dumanın ateşe olan delaleti gibi eserden müessire olan istidlale de “bürhan-ı innî” denir. Burhan-ı innî, şüphelerden daha salimdir. Bu ayetin, Sâniin vücut ve vahdetine işaret eden delillerinden biri de, inayet delilidir. Bu delil, kainatı ve kainatın eczasını ve envâını ihtilalden, ihtilaftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kainata hayat veren nizamdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faydaların, menfaatlerin menşei, bu nizamdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün âyât-ı Kur’aniye, bu nizam üzerine yürüyor ve bu nizamın tecellisine mazhardır. Binaenaleyh, bütün mesalihin, fevaidin ve menafiin mercii olan ve kainata hayat veren bir nizam, elbette ve elbette bir Nâzımın vücuduna delalet ettiği gibi, o Nâzımın kast ve hikmetine de delalet etmekle, kör tesadüfün vehimlerini nefyeder.” (İşârâtü’l-i’câz, İstanbul 2020, s. 37)

Görüldüğü gibi metin önce mantıktaki “burhan-ı limmî” ve “burhan-ı innî” terimlerini açıklıyor, “eserden müessire istidlal tarzı” olan burhan-ı innînin şüphelerden daha uzak olduğunu kaydediyor. Ardından bu burhan çerçevesinde bakıldığında kainatın her eczasında, her nev’inde onları dağılmaktan alıkoyan ve bütün özelliklerini gözeten bir düzen, bir nizam olduğunu, bu düzen sayesinde onların menfaat ve hikmetlerinin gerçekleştiğini belirtiyor. Buradan mantıkî bir zorunluluk olarak, düzenin mutlaka bir Düzen Koyucunun varlığını gösterdiğini dile getiriyor. Devam eden paragraflarda kainattaki düzen örneklerle daha detaylı olarak anlatılıyor, fen bilimlerinin her birinin kainatın her alanında câri olan nizamı ortaya koyduğunu, arkasında ilim, irade ve kudret gerektiren bu nizamın hiçbir şekilde ‘tabiat’ veya ‘tesadüf’ ile izah edilemeyeceğini beyan ediyor.

Derste burhan-ı limmî ve burhan-ı innî üzerinde çok faydalı müzakereler yapıldı. Katılımcılar konunun değişik boyutlarını gündeme getirdiler. Özetle şöyle bir tablo ortaya çıktı: “Genel olarak toplumun din anlayışında, iman konularına yaklaşmada “burhan-ı limmî”nin esas alındığı gözleniyor. Bu, tarih boyunca böyle olduğu gibi, bugün de böyle devam ediyor görünüyor. Mesela meleklere iman ile ilgili olarak ‘melekler vardır, çünkü Kur’an öyle diyor’ deniliyor. Yahut ahitete imanla ilgili olarak ‘ahiret var, çünkü Kur’an böyle haber veriyor’ deniliyor. Oysa Said Nursi ‘burhan-ı innî şüphelerden daha uzaktır’ diyerek bizi ‘eserden müessire olan istidlal tarzı’na yönlendiriyor, kendisi de Risale-i Nur’da sürekli kainat vurgusu yaparak bunu uyguluyor, insanların tahkikî imana yani inançlarında gözleme ve muhakemeye dayanarak bir güvene ulaşmasına vesile oluyor. Bunun özellikle günümüz gençleri açısından ne kadar önemli olduğunu bilmek gerekiyor. Bir gence, ‘Şuna inanacaksın, çünkü Kur’an’da var’ demek ne kadar ikna edici olur? Oysa her bir iman esasını kainattaki gözlemlerimiz, varlıkların şahitliği ve insanî duygularımız üzerinden delillendirdiğimizde ne kadar sağlıklı ve ikna edici bir yol takip etmiş oluruz! Metinde işaret edildiği gibi Kur’an da bu yolu takip ediyor. Pek çok ayette göklerden, yerden, denizlerden, dağlardan, bitkilerden, hayvanlardan, insanların yaratılışlarından söz ediliyor. Kaldı ki Kur’an sadece Allah’a iman konusunda değil, mesela ahiretten söz ederken de ilk yaratılışa veya baharda tabiatın tekrar canlandırılışına vurgu yaparak aynı usûlü izliyor. Yani burhan-ı innî metoduyla açıklamalar yapıyor. İşte Said Nursi’nin ‘tecdid’lerinden birisi de budur! Fakat ne yazık ki hâlâ hem Türkiye’de hem İslam aleminde bu tecdidlere göre iman takdiminin yapıldığı çok müşahede edemiyoruz.”

Şunu biliyoruz ki hasta olmak, aç kalmak, susuzluk çekmek insanın acziyetinin -deyim yerindeyse- zirvesini teşkil ediyor. Hasta ziyareti yapan bir kimse hasta üzerinden sağlık verenin, insanı afiyette yaşatanın insan veya insan bedeninin hücreleri değil, onların yaratıcısı olan Allah olduğunu yakından görür ve anlar. Hastanın hastalığının geçmesi ve şifa bulmasının da yine Allah’ın elinde olduğunu bilir ve yakından müşahede eder. Çünkü açıkça görülmektedir ki, insan bilinçli haliyle kendisi bu ihtiyaçlarını karşılayamıyor ise, insanın bilinçsiz, iradesiz olan hücreleri nasıl karşılasınlar? Hadisteki espriye işaretle ifade etmek gerekirse hasta ziyareti yapan kimse bu vesile ile Allah’ı ‘muâfî’ (afiyet veren, afiyet içinde yaşatan) ve ‘şâfî’ (şifa veren, iyileştiren) isimleriyle bu hastanın şifaya muhtaç halinde bulur!

Ben gerek burhan-ı limmî ve burhan-ı innî gerekse Nursi’nin yaptığı tecdide ilişkin verimli müzakereleri ilgili tarihte yapılan ders kaydına havale edip bu vesile ile gündeme gelen bir hadisin doğru anlaşılması istikametinde benim faydalandığım bir müzakereye işaret etmek istiyorum. Sahih kaynaklarda geçen bir hadiste Resûlullah (asm) şöyle diyor: “Kıyamet gününde Allah şöyle buyurur: “Ey âdemoğlu! Hastalandım, beni ziyaret etmedin.” Âdemoğlu, “Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyaret edebilirdim?” der. Allah, “Bilmedin mi ki, falanca kulum hastalandı, ziyaretine gitmedin. Onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun” der. Sonra şöyle söyler: “Ey âdemoğlu! Beni doyurmanı istedim, doyurmadın.” Âdemoğlu, “Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl doyurabilirdim?” der. Allah, “Bilmedin mi ki, falanca kulum senden yiyecek istedi, vermedin. Eğer ona yiyecek verseydin, onu benim yanımda bulurdun?” der. Ardından yine Allah, “Ey âdemoğlu! Senden su istedim, vermedin” buyurur. Âdemoğlu, “Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben sana nasıl su verebilirdim?” der. Allah, “Bilmedin mi ki, falanca kulum senden su istedi, vermedin. Eğer ona su verseydin, onu yanımda bulurdun” buyurur.” (Müslim, Birr, 43).

Söz konusu rivayetle ilgili olarak bir müzakereci şunu paylaştı: “Hadisin temsili bir ifade kullandığı açıkça görülüyor. Ha-mim derslerinde ifade edildiği gibi hadisleri Resul’ün (asm) gönderiliş maksadına uygun olarak okumak ve anlamaya çalışmak gerekiyor. Aksi halde hadisleri kendi bakış açımıza veya şartlanmışlıklarımıza uygun olarak anlamaya ve açıklamaya çalıştığımızda çok önemli mesajlar gözden kaçabiliyor. Bu hadis de bunun bir örneğini teşkil ediyor. Fıkıh birikimine sahip bir zat yakınlarda dinlediğim konuşmasında, bu hadisi naklederken konuyu tamamen ‘sevap elde etmeye’ indirgedi; hasta ziyaret etmenin, açları doyurmanın, susuzları sulamanın Allah katında büyük ecri olduğunu ifade etti. Oysa hadisin metninde ‘sevap’ yahut ‘sevap kazanma’, ‘ecir’ veya ‘ecir elde etme’ geçmiyor. Şunu biliyoruz ki hasta olmak, aç kalmak, susuzluk çekmek insanın acziyetinin -deyim yerindeyse- zirvesini teşkil ediyor. Hasta ziyareti yapan bir kimse hasta üzerinden sağlık verenin, insanı afiyette yaşatanın insan veya insan bedeninin hücreleri değil, onların yaratıcısı olan Allah olduğunu yakından görür ve anlar. Hastanın hastalığının geçmesi ve şifa bulmasının da yine Allah’ın elinde olduğunu bilir ve yakından müşahede eder. Çünkü açıkça görülmektedir ki, insan bilinçli haliyle kendisi bu ihtiyaçlarını karşılayamıyor ise, insanın bilinçsiz, iradesiz olan hücreleri nasıl karşılasınlar? Hadisteki espriye işaretle ifade etmek gerekirse hasta ziyareti yapan kimse bu vesile ile Allah’ı ‘muâfî’ (afiyet veren, afiyet içinde yaşatan) ve ‘şâfî’ (şifa veren, iyileştiren) isimleriyle bu hastanın şifaya muhtaç halinde bulur! Bunun karşılığında sevap almaya gelince, elbette Allah yaratılışın maksadını gerçekleştiren kişiden memnun olur. Bu memnuniyete İslam literatüründe ‘sevap’ denir. Fakat hadis tali derecedeki bu sonuca değil, ‘Allah’ı bulmaya’ dikkat çekiyor. Aynı husus açın doyurulması, susuzun içirilmesinde de söz konusudur. Açı doyuran, susuzun su ihtiyacını karşılayan veya bu yaratılışa tanık olan kimseler de orada Allah’ı acıkanı yediren, susayanı içiren olarak bulur. Sonra kendi üzerinde kıyaslama yaparak kendisini de, yedirip-içirdiklerini de, nihayet bütün canlıları da doyuran ve sulayanın Allah olduğunu yakından anlar ve görür. Yani Allah’ı orada ‘mut’im’ (doyuran, besleyen), ‘sakî’ (içiren, sulayan) isimleriyle bulur.”

“Özetle, yaratıkların varlıklarını kendilerinin gerçekleştirecek bir özelliğe sahip olmadıklarını gözlemleyerek bir sonuca ulaşmaya ‘burhan-ı innî’ deniliyor. Düşünen insanlara böyle bir varlık alemini gözlemlemek, mesela, hem hastalığı ve hem de şifayı yaratanın ne insan, ne insanın parçaları olan hücreler ne o hücrelerin parçaları ve ne de kainatın herhangi bir parçasının olmadığına iman etmeyi zorunlu kılar. Bilinçli insan hastalığına engel olamıyor ve sağlıklı bir şekilde olmayı gerçekleştiremiyorsa, bilinçsiz varlıkların kendilerinin bunu hiçbir şekilde gerçekleştiremeyeceği evleviyetle anlaşılıyor. Resulullah (asm)’ın hasta ziyaretini teşvik eden hadis metnindeki tavsiyesi, hasta olmayanların böyle bir yaratılış sahnesine tanık olup kendi gerçeklerini anlamalarına bir davet olarak algılanmalıdır. Hastaları ziyaret eden sıhhatli insanlar, kendilerinin Şifa Veren Yaratıcılarına muhtaç olduklarını bizzat gözlemleyerek aklen ve hissen tasdik ederler.”

Bu müzakereden sonra Kur’an’da zikrolunan Hz. İbrahim’in şu ifadelerini hatırlayarak hadisin esprisi ile bu ayetler arasındaki ilişkiyi fark etme imkanı buldum: “İbrahim şöyle dedi: “…Ancak alemlerin Rabbi olan Allah benim dostumdur. O beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. O beni doyuran ve içirendir. Hastalandığımda O bana şifa verir…” (Şuara 26/77-80).

Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın