Kainat ve İnsan Usûle Dair

Melekler 11: Taşlara Selam Vermek ya da Melekler Şuurlu Mudur?

Melekler 11: Taşlara Selam Vermek ya da Melekler Şuurlu Mudur? | Ha-Mim

Meleklerin şuurlu olup olmadığı konusuyla ilgili olarak, her inanç konusunda olduğu gibi ben önce fiziki aleme bakıyorum. Varlık alemine akıl, duyular ve kalbî temasıma bağlı olarak baktığımda, bilinçli bir şekilde var edilmiş olduklarını fark ediyorum. Yani, bir “şuur” tecellisi gözlemliyorum. Varlıktaki şuurluluk, beni varlık kaynağının şuurlu olması gerektiği sonucuna ulaştırıyor. Varlıkların bir görevi yerine getirmek üzere var edildiklerini, kendilerine ait bir seçeneğe sahip olmadıklarını ve fakat gayet bilinçli bir şekilde görevlendirildiklerini gözlemliyorum. Bu bilinçliliğin varlıkların bizzat kendilerinden kaynaklanamayacağı da apaçık görünüyor. Onlarda bu bilinçliliği üretecek bir özellik görmüyorum. “Bu şuurluluğun bir tecelli olması gerekir” sonucuna ulaşıyorum.

Diğer taraftan yine baktığımda, varlıklardaki bu şuurluluk özelliği ve düzeyinin farklı olduğunu müşahede ediyorum. En bariz örnek “su” ve “insan”. İnsanın şuurluluğu ortada. Her insan bizzat kendisinde varlığının bilincinde olan bir özellik olduğunu, dikkat ederse anlar. Ya su? Onda da şuurluluk belirtisi görüyorum. Başka bir ifadeyle suyun kainattaki düzene uygun olarak, mesela “don” emrini aldığında, donma hali de suda bir şuurluluk özelliğinin varlığının göstergesi oluyor. Gerçi insan bilinci gibi değil ama suya göre bir bilinçlilik göstergesi bu! Ne insanın ve ne de suyun, kendilerindeki özelliklerin varlık kaynağı olamayacakları apaçık değil mi? İnsan kendisindeki bilinçliliği “ben var ettim” diyebilir mi? Cevap hayır ise, su için daha rahat bir şekilde anlarız ki, evet suyun varlığında bilinçlilik özelliği gözlemleniyor. Fakat bu özellik suyun kendisinin var ettiği bir özellik olamaz!

Suyun varlığında gerçekleştirilen işlemin kendisi, benim aklıma, kalbime anlamlı, kasıtlı bir varlık olarak görünüyor. Suyun şuurlu davranışı kendinden kaynaklanan bir özellik olamaz, çünkü suda var etme özelliği gözlemlemiyorum. Suyun hareketinde, “bir var etme tercihine itaat etti” fiilinin gerçekleştiğini, aklımın ve kalbimin teması ile müşahede ediyorum.

Suyun var olmasına, sahip olduğu müstesna özellikleri bünyesinde barındırmasına, mesela, “donma, buharlaşma” gibi özellikler sergilemesine bakıldığında, onun bunları geçekleştirecek güce, ilme iradeye kendiliğinden sahip olamayacağı, insana gün gibi aşikâr görünüyor. Çünkü suda, bir özelliğe vücut verecek herhangi bir hususiyet gözlemlemiyorum. Su, ancak kendisinde tecelli eden özelliklerin bütünüyle birlikte varlık verilmiş, yani yaratılmıştır, diyebiliyorum.

Fakat suda öyle bir özellik tecelli ediyor ki, o tecelli eden özelliğin şuurlu bir özellik olduğunu gözlemliyorum. Kendi kendine var olması mümkün değil, aklımın su ile fiziki teması bu sonucu bildiriyor bana.

Konuyu şahsî tecrübeye dayandırarak anlamaya devam edelim: Sudaki şuurluluk tecellisini ben gözlemlediğimde, hemen bendeki “hayat tecellisini” müşahede etmem, hatırıma geliyor. Bende “hayat” tecellisi var. Peki, nereden bildim? Benim ‘hayattar” oluşumdan bildim. Şimdi ben şuurluluğum ile hayattar olduğumun farkına varıyor isem, ben, bendeki hayatın ve şuurluluğun varlığını gözlemleyen bir şuurlu varlık değil miyim? Mamafih, benim, şuurluluğumun varlık kaynağı olduğumu iddia edemediğim tecrübemle belli. O halde, bendeki şuurluluk özelliği bende tecelli ediyor, şuurluluğun kaynağı muhakkak ki benim Varlık Kaynağım olmalı. Evet, öyleyse, şuurluluk öyle bir özelliktir ki, hem kendinin şuurlu olduğunu fark eder, yani “şahit” olur, hem de kendisindeki şuur, bu gözlemlemenin “meşhûdu” (gözleneni) olur. Demek ki, sudaki şuurluluk tecellisi de suyun kendisine göre (insan gibi değil ama bir su gibi) şuurlu oluşundan bilinir. O halde, sudaki yansıyan şuur, kendisinin şuurlu olduğunu fark ediyor olmalıdır. Yani, kendisinin şuurunun “şahidi” olmalıdır. Bu sonuç, şuurun tanımı gereğidir. Çünkü şuur, kendisinin varlığının farkında olan bir özelliktir. Eğer suyun varlığında şuurlu bir var etmenin sonucunda var olduğunu gözlemliyor isem, bu gözlemim, suda “şuur” özelliğinin yansımasından dolayıdır. Değilse, suyun şuurlu bir şekilde var edilmiş olduğunu nereden bilebilirdim ki? Mesela, bir çiçeğin güzelliğini, kendisinde “güzellik” özelliğinin yansımasından dolayı biliyor değil miyim?

Hemen hatırlıyorum ve neden Kur’an, “Melekler tecellinin şahitleridirler, tesbih ederler, ilan ederler vs” şeklinde haber veriyor, diye düşünmeye başlıyorum. Demek ki eğer ben “şuur”un kendisinin nasıl bir özellik sahip olduğunu anlarsam, o takdirde melek kavramının neden hem kendisine verilen varoluş emrine itaat eden, hem de itaat ettiğinin farkında olan yönüyle şu kainattaki varlıkların özelliklerinin temsilciliğini yaptıklarını kavrarım.

“Taş”ın fiziken gözlemlediğim özelliklerini sayalım şimdi: Varlık, yaratılmışlık, sertlik, ağırlık, güzellik, anlamlılık, maksatlılık (çünkü bir görev yapıyor, Kur’an’ın da bildirdiği gibi, dağların, dünyanın dönmesinde gemi direkleri gibi vazife yaptığını gözlemliyoruz) gibi birçok özellikler. Taşın varlığının bir tecelliden ibaret oluşunu, tecellinin ise ilim, irade, kasıt, kudret, şuur vs özelliklere sahip bir kaynağın zorunlu varlığına şuurlu şahitlik yaptığını biz insanlar gözlemlerimiz ile anlıyoruz. Bütün bunlar bizim, çoğu kere “taş” deyip geçtiğimiz bir varlığın nasıl bir fonksiyon üstlendiğini gösteriyor!

Evet, taşın bir veçhesi madde (mülk) dediğimiz, ilk etapta düşünmeden gözümüze çarpan yönü. Biraz dikkat edince diğer bir veçhesini (melekût), yani mana taşıdığını fark ediyor, “anlamlı bir yaratılışa sahne olmuş” diyoruz. Biraz daha üzerinde düşündüğümüzde, bir diğer veçhesiyle yaratıcısının özelliklerinin tecellisinden (Esma-i İlahi) ibaret bir varlık olduğunu anlıyoruz. Taşın varlığının bilinçli bir şekilde tercih edildiği sonucuna ise yine taşın kendi varlığında gözlemlediğimiz şuurluluk özelliği sayesinde ulaşıyoruz. İşte bu taşın mülk cihetinin dışındaki melekût ciheti dediğimiz bütün özelliklerini biz insanların şuuruna ilan eden, taştaki şuurluluk özelliği ile insandaki şuurluluğu buluşturana da melek diyoruz. Kendilerinin kâinatın yaratıcısının insanlara yaptığı konuşma olduğunu ileri süren tüm kaynaklar, yalnızca emre itaat eden, emrin kaynağını gösteren, ilan eden, emrin kaynağını tesbih eden, yani O’nun mutlak olduğunu tasdik ettiren yönüne melek diyorlar. Biz de, gözlemlediğimiz taşta gerçekleşen yaratma fiilinin şuurlu olmasının gereği, farkında olan ve farkındalığının da farkında olan, yani şuurluluğunun “şahid”i olan veçhelerin gerçekliğini tasdik edebiliyoruz, bu kaynakların haberini gözlemlerimizle onaylıyoruz, iman ediyoruz.

Unutmamak lazımdır ki, daha önce bahsi geçtiği gibi, şuur öyle bir özelliktir ki hem şahittir, hem meşhûttur. Yani, kendisinde şuurluluk özelliği olduğunu insanlara bildirir ve hem de kendisinin şuurlu olduğunun farkındadır. Çünkü şuur tanımı gereği hem başka varlıkların ve hem de kendisinin varlığının aynı anda farkında olmaktır. İnsan bunu kendi şuurluluğunda tecrübe eder. Öyleyse taş, materyalistlerin aklını ve kalbini, yani insanî özelliklerini kilitleyerek iddia ettikleri gibi “cansız, kendisinin farkında olmayan, kendi kendisine oluşmuş, anlamsız bir varlık” değil, bilakis, bütün bu sayılan özellikleriyle var olan, görev yapan bir yaratıktır. Yani, anlamlı, şuurlu, tecelli ve dolayısıyla yaratık olan meleklermiş onlar!

Bu vesile ile şunu da hatırlayalım ki, Allah’ın resulü olduğunu ifade eden Muhammed (savs) taşlara selam veriyordu, “bir taş yığını gibi görülen” Uhud dağının kendilerini sevdiğini iddia ediyordu. “Taş sever mi yahu?” diye materyalistler gibi konuşmayalım, bu büyük bir cehalet olur!

Biz de selam verelim taşlara, meleklere!

Bölümler: Önsöz | 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12

Ekler:  12 | 3

Yazar hakkında

Ali Mermer

Ali Mermer, New York Şehir Üniversitesi, Queens'te din görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Yorum yazın