Kainat ve İnsan Usûle Dair

Melekler 12: Bazı Detay Konular

Melekler 12: Bazı Detay Konular | Ha-Mim

Madde ile mananın, mülk ile melekûtun, eşya ile tecellinin iç içe olduğu, bu ayırımların bakış açılarıyla ilgili olduğu, temelde, melek anlayışının varlıklardaki manayı yani tecelliyi taşıyan, temsil eden “yön” olduğu ortaya konulunca, konunun detayı ile alakalı olarak bazı sorular akla gelebiliyor veya arkadaşlar bazı sorular yöneltiyorlar.

Mesela bir meyve ağacı düşündüğümüzde bunun kök, gövde, dal, budak, yaprak, meyve, meyvenin çekirdeği, çekirdeğin içindekiler… gibi bir dizi parçası karşımıza çıkıyor. Yahut bir canlı, mesela bir kuş düşündüğümüzde, kuşun kanatları, organları, dokuları, hücreleri, hücre içindeki parçaları vs. ne kadar küçüğüne gidersek gidilsin maddelerden oluşuyor. Bunların her biri için melek veya bunların bir melek yönü var demek, “Bir canlıda neredeyse sayısız melek var demeye gelmiyor mu?” diye sorabiliyoruz.

Bu soruyla alakalı olarak şunu söyleyebiliriz: Melekler iki veçhesiyle ele alınmalıdır. Bir veçhesi “emir taşımalarıdır”. Bu veçhe evrenin yaratıcısı olarak bilinen Allah’ın verdiği emir yani iradesinin yaratma işleminde tecellisidir. Diğer veçhe ise yaratıklar aleminde, (aldıkları) “emri yansıtmalarıdır”. Bu durum Kur’an’ın ifadesi ile Yaratıcısının tüm özelliklerinin yani esması’nın tecellisi olarak anlaşılmalıdır. Tecelli, bir yansıma olduğu için ve kendi varlığını kendisi koruyacak bir özelliğe sahip olmadığı için sınırlıdır, yani fanidir. Her emir aslında bir “ân-ı seyyâlde” (sürekli geçip giden, bir an bile varlığını tutamadığımız bir anda) tecelli olarak bize göre görünür. Biz emirlerin tecellilerini ancak “bileşim” halinde gördüğümüz için katı maddeyi, sanki bölünmeye müsait küçücük bir şey olarak algılarız. Fakat biz insanlar bir emrin bileşiminden gayrı bir müşahedede bulunamayız. Yani tek başına bir emri sabitleyip doğrudan doğruya göremeyiz. Bunun için Kur’an’ın eğitiminden faydalanıp tatmin olmuş kişilerin ulaştıkları sonucu, yine Kur’anî kelimelerle dile getirdikleri ve adına “tesbihat” dedikleri sözlerinde “…bi adedi zerrâti’l-kâinat” (evrenin en küçük parçacığı sayısınca) ifadeleriyle bunu kast ederler. Çünkü bu kişilerin varlık anlayışı, her bir parçacığın doğrudan doğruya varlıklarının, ancak evrenin tümünü var eden olabileceği fikrine dayanır. Ben de bu anlayışa katılıyorum.

Algılamamız mümkün olmayan her bir emri (atomun bu emrin yanında çok kaba kaldığı şimdiki fizikçilerin malumudur) gözlemlemelerimizde pratiğe getirdiğimizde, “…ve mürakkabâtiha” diye de ilave ederiz. İşte bizim algıladığımız bu “mürakkebât”tır, yani bileşimler.

Burada da bitirmeyiz. Çünkü bize bakan yönüyle madde halinde yaratılanlar elektrik, manyetik dalga, atom altı parçacıklar- partiküller, kuarklar, leptumlar, fotonlar vs. diye devam eder gider (Fizikçilere malum ve teorik olarak matematiksel çalışmalardan çıkarılan ve çok büyük laboratuvarlarda, mesela Cern’de, Avrupa’da üç ülkenin altına yayılan hızlandırıcı laboratuvarda yapılan deneylerle fiziki varlıkları ancak, neticeleri, etkileri itibariyle ispatlanan atom altı parçacıkları da madde olarak ifade ediyoruz). Tefekkürümüzü bizim algıladığımız dünyanın maddi görünüşünün ötesinde, bize taşıdıklarının zihni yönü olarak algılayabiliriz ve zihnî yönüyle bu “mürekkabât”ın (bileşimin) bize taşıdıkları manadan dolayı, varlıklarından emin olduğumuz neticeyi ise “ve melâiketiha” ilavesiyle sonlandırırız.

Demek ki, Risale-i Nur adıyla yayınlanan kitaplardaki, hadisten nakille, “meleklerin şu kadar sayıda başı, her başında su kadar sayıda dili” vs. şeklindeki haberi, Nursi, ağaç örneğinde, gövdesi bir, dalları beş yüz, her bir dalda yüzlerce yaprak, meyve, çiçek vs. ile bir bütün halinde “melek” diye bir örnekleme ile açıklar. Gözlemcinin kapasitesi ve “emir”den ne anladığı, emrin taşıyıcısı ve dolayısıyla temsilcisi melekten ne anladığı, melek emri alır ama sonra ne yapar, sorusuna ne cevap verdiğine göre bir atom, bir elektron, bir kuark melektir, çünkü oradan “emir,” yani yaratıcısının iradesi ihmal edilip de onların varlığı düşünülürse geriye bir şey kalmaz, deriz. Çünkü hiç bir şeyin kendi kendini var edemeyeceğini her akıl sahibi anlar. Onun için” en küçük zerre bulunamaz” deriz! Zira emrin tecellisinden başka, bağımsız kendi kendine var olan bir şey yoktur ki! Her şey emrin tecellisidir! Emir ise, evrenin varlığını irade eden ve bu var edilmiş evrenin cinsinden olması imkânsız olan, bu nedenle de kendisini “Mutlak” diye tanımladığımız bu Yaratıcının iradesinin tecellisi ise, ancak bizim algılamamıza göre bir parça veya onun mürekkebâtı olur. Bizim bir parçanın ötesinde bir şey olan “salt emir” algısına sahip olmamız mümkün değildir. Çünkü “salt emir” Yaratıcısının iradesi ise ve Yaratıcısı da yaratık cinsinden olamaz ise, fakat biz bir varlıkların bir irade sonucunda varlığa kavuşturulduğunu anlıyor isek, “tecelli” diyebiliriz, o kadar!

Varlık aleminin sınırlarından çıkamayacağımızı Kur’an, Rahman suresinde bildiriyor (55: 33), “Lâ tenfüzûn: çıkamazsınız” diyor. “İlla bi Sultan: ancak bir sultan ile” yani emri vereni anladıkları zaman Mutlak’a ulaşırlar ve kâinatın tümünü kast ederek kullandığımız makro düzeydeki evrenin dışına çıkarlar. Yani, kâinat cinsinden olmayan Mutlak’a ulaşırlar. Bunlar Kur’an’ın sırlarıdır!

Aynı şekilde biz mikro dünyada da “lâ tenfüzûn”u yaşarız. Çünkü kâinatın dışına çıkamamak demek, bizim madde diye tanıdığımız şu alemin dışına çıkarak incelemede veya tefekkürde bulunamayacağımız anlamına gelir. Fakat eğer Mutlak’ın Ehadiyetinin tecellisi anlayışına ulaşırsak, yani tasavvur edebildiğimiz en küçük varlığı da ancak tüm varlığı yaratan yaratabilir sonucuna ulaşmış isek, o takdirde çıkmış oluruz. İşte bu çıkışları, evren cinsinden olması mümkün olmayan Yaratıcının emrini bize taşıyan ve bu alemde de temsil edenlerin yaptıkları görevleri takdir etmek için de “Ve melaiketiha” deriz! Onların yaptığı göreve bilinçli varlıklar olarak eşlik ederiz, insan diliyle ifade ederiz. Kısacası, evrenin yaptığı “tesbihat”a (ilanata) biz insanlar dilimizle eşlik ederiz. Kur’an’ın “evrende hiç bir şey yoktur ki, Yaratıcısını tanıtmasın, mutlak oluşunu ilan etmesin” (17: 44) bildirisini bilincimizle onaylarız!

******

Konuyla ilgili olarak akla gelebilecek başka bir soru ise melek anlayışı ile “hasis maddeler” diye bilinen ve bize bakan yönüyle pis, olumsuz, bayağı diyebileceğimiz varlıklar arasındaki ilişkiyi nasıl anlayacağımız meselesidir. Mesela çamur, bataklık, gübre vs. gibi.

Evvela yine şunu hatırlamak gerekiyor: Melekler Mutlak’tan gelen emri, bu dünyada, bizim göreceğimiz hale “transfer” eden, bir yönüyle “emri alan”, diğer yönüyle o “emri infaz eden” ve dolayısıyla tecelli olarak bize görünmesini sağlayan mahluklardır. Biz, bir ağaç var ve bir de manası var diye algılamak zorundayız. Çünkü biz en küçük parçayı bulamayacağımız bir yaratılışa muhatap olan insanlarız. Şuurumuz sayesinde görmesek de varlığından eminiz ki, bir “emir” tecelli ediyor ve bu tecelliyi taşıyan araçlar var ki onlara melek denir. Bu emre “esmanın tecellisi” de denir. Biz ancak böyle ifade edebiliriz. Allah da bize bizim kapasitemizde konuşur. Yani aslında madde diye bir şey yok, ancak tecelli ve bu tecelliyi taşıyan, bize göre tesbih eden, ilan eden melekler vardır. Fakat biz, maddesizliği müşahede ve tasavvur edemiyoruz. Burası böyle bir yaratılış türü! İman bunun için gereklidir. Görmediğimiz halde tatmin olmuş bir şekilde inanmak! Hem “gaybe iman ediyoruz”, hem “şahit olduk” diyoruz. Çelişki gibi görünüyor değil mi? Sebebi bu! “Madde yok” demenin bir alemi yok!

Peki, biz bu hasis şeylerden ne kastediyoruz? Onlar aslında hasis değil, mahlukturlar, tecellidirler. Eğer tecelli ise “emir”den geliyor ve melek taşıyor. Değilse, Mutlak olan “emir” nasıl sınırlı, fani bir görünüşe bürünür? Melekler infaz ederken bu şekilde infaz ederler. Kaynak Mutlak, infaz eden mahluk, sınırlı. Hatırlayalım, biz melek görmüyoruz, fakat şuurumuz mana okuyor ve bu mana Mutlak Kaynağın emrinin zorunlu olduğunu ilan ediyor. Meleklerin tesbihatından bu ilanı kastediyor olmalıyız.

Diğer taraftan hasis bir yaratık yoktur. Hasislik bizim göreceli anlayışımıza dayanır. Mesela, bir hayvan dışkısı. Bu mahluk değil midir? Yaratılışlarında hikmet yok mudur? Hem faydalı ve gerekli değil midir? Bir hayvan dışkısını atamazsa ölür gider. İnsan açısından düşündüğümüzde de durum böyledir. Çok şükretmemiz gereken bir mahluktur bunlar. Zaten gübre olarak kullanılınca onlardan güller yaratılıyor. Bu da bize bir mesajdır, “sen bunlara hasis dedin ama bunlar hasis değilmiş”, diye sana gösteriyorum, diyor emir sahibi Zat, böyle bir yaratılış türü ile! Agâh olmak lazım!

*****

Başka bir soru ise varlıklardaki çeşitli insan tasarruflarının melek anlayışı ile nasıl ilişkilendirileceği hususudur. Mesela, “Bir ağacı kesen veya onun bir dalını koparan meleği mi kesmiş, öldürmüş oluyor?”

Bunun cevabı çok açık: Bir ağacı kesen hiç bir emrin tecellisini kesmiş olmuyor. Hatırlayalım, “mevt” (ölümün yaratılması) ayrıdır, “katl” (bir kişinin diğer bir kişiyi öldürme teşebbüsü) ayrıdır. Mevt mahluktur, katl ise bir insanın hür iradesini kullanmasının sonucu ortaya çıkan fiil olup katil işlediği cinayetten sorumludur!

Bu mesele de ince düşünmeyi gerektiriyor. Aslında biz kâinatı ve dolayısıyla varlık alemini bir boyutuyla düşünürüz: “Mekân”. Bu, ancak evrenin bir boyutudur fakat öyle bir boyut ki, buna ancak bir “ân-ı seyyâl” denebilir. Ve de bu yine bir tanımdan ibarettir. Çünkü kimse “ân-ı seyyâl”ı fiziken gösteremez. Bunlar ancak tanımlarımızdırlar. Hatırlayalım, mikro dünyanın sınırını biz bulamayız, makro dünyanın sınırını bulamadığımız gibi. Farz etsek ki bulduk. Bir ötesi ne olur? Var olmayan bir alem! Var olmayan bir alem yok ki varlığını gözetleyelim. Bu durum insanin kapasitesinin ancak bu varlık alemi içinde çalıştığını ve dolayısıyla varlık aleminin dışına çıkmasının mümkün olmadığını gösterir. Ancak varlık alemini gözlemleyerek bir sonuca ulaşıp, bu alemin bir var edicisi olmalıdır, ki O da alem cinsinden olmayan ve ancak “mutlak” diye tanımlayabildiğimiz Yaratıcı olabilir, diyerek bilincimizle varlık aleminin dışına çıkar ve Yaratıcının olması gerektiği sonucuna ulaşırız. İşte bu sonuca Kur’an, “gayba iman” der. Yani alem cinsinden olmadığı için bizzat müşahede edemediğimiz bir Yaratıcıya “iman” demektir, “gayba” iman. Dolayısıyla “iman ancak gayba olabilir”, deriz.

Peki, biz varlık alemine nasıl bakacağız? Zaman nedir? Zaman, bu ân-ı seyyâllerin toplamıdır. Zaman, anlamak için bizim yaptığımız bir tanımdır (tabiat veya kanunlar gibi). Yoksa bir kâinat var ve bir de zaman var değil. Neden? Zaman, yaratma işleminin devamından ibaret olana bizim taktığımız bir addır. Hatırlayalım, “zamana (dehr) dil uzatmayın, sövmeyin, ‘Ben dehr’im” şeklindeki meşhur hadisi. Bu ilginç bir tanımdır. Çünkü mahlukat dediğimiz şeyler bir ‘emirler külçesidir’. Emir yoksa mahlukat yoktur. Emrin tecellisine, biz çeşitliliğinden dolayı “esmanın tecellisi” deriz. Kur’an da bizim kapasitemizde konuştuğu için böyle takdim ediyor. İşte yukarıdaki işlemlerden dolayı, yani insan bilincine mana taşımalarından, ilanatından, tesbihatından dolayı eminiz ki melek kavramı diye bir şey var. Gayba iman bunu ifade eder.

Konumuza gelelim: Ân-ı seyyâlde gerçekleşen emir tecellilerini taşıyan meleği kesebilir misiniz? O anda bir emir taşıdı ve aynı anda bir başka emir daha taşıdı. Ağacı kesen bu iki çeşit emrin gerçekleşmesini talep eden bir tercihte bulundu. Ağaç kesilmeden önce de bir emir idi, hayatın tecellisini içeriyordu, kestikten sonra da bir emrin tecellisini içeriyor, “mümit”in tecellisini içeriyor! Maalesef biz bu gerçekten heyecan veren, “Mutlak’ın tecellisi işte böyle olur” dedirten ve sonunda da “Allahu ekber” dedirten hakikatlere inemiyoruz! İçinde yaşadığımız kültürde böylesi yaklaşımlar çok yaygın değil, özel olarak teşebbüs etmek gerekiyor!

*****

Nihayet bu konuda akla gelebilen başka bir nokta da şu oluyor: “Bazı eserlerde, mesela Risalelerde, burada ortaya konulan melek anlayışına uygun yaklaşımlar olduğu gibi, zaman zaman, bir madde var, bir de tecelli var veya bir varlık var, bir de o varlıktaki emre ‘müvekkel kılınan, onun tesbihini temsil eden melekler var’ gibi yaklaşımlara müsait pasajların bulunduğunu görüyoruz, bunu nasıl telif etmek gerekir?” gibi soruları bazı arkadaşlar da gündeme getiriyorlar.

Öncelikle belirtilmelidir ki, bir varlık var, bir de onda tecelli var demek, daha önce işaret edildiği gibi, yalnızca bir dikkatsizlikten ibaret olan, “kendi kendine var olduğu sanılan maddenin” ezeli olduğuna kapı açar; hiçbir şekilde doğru değildir. İşaret edilen pasaj ya da açıklamalar bakış açıları, temsile dayalı konuşma, muhatabın kapasitesini dikkate alma ya da başlangıçta zihni hazırlamak için yapılan açıklamalardır.

Esasen varlık aleminin manasını insanlara taşıyan kaynaklar, mesela Kur’an, Resulullah’ın onun risalet mesleğini yansıttığı şekliyle yapılan sözleri yani hadisler ve bu ikisinin tercümanı olanların yazdıkları, Risale-i Nur gibi, kâinatın manasını çalışan, imanı anlatma derdinde olan bazı nadir eserler veya konuşmalar iki şekilde okunur veya çalışılır: a) “Ne diyor?”, b) “Ne demek istiyor?” İlkine literal yani lafzî okuma, ikincisine çok yönlü, amaçsal okuma denilir. Kâinata bakıp, “bu neyin nesidir” diyenlerin de durumu aynıdır. “Bu nedir?” diye bakıyorlarsa maddenin varlığını kendinden kaynaklanıyor olarak görüp, maddeyi bizzat kendisiyle izah ederler, yani, kendilerini tekrar ederler. Bu ne demek istiyor, diye bakarlarsa meleklerin taşıdığı emri temsil eden esmanın tecellisini okurlar. Bu isimlerin müsemmasını yani kâinatın Yaratıcısını (Kur’an dilinde Allah denir) tanırlar. Bu iki bakıştan ilkini tercih edenlere maddeperest, Kur’an’ın diliyle “kafir” denir. İkincisini tercih edenlere, manaperest, yani Esma-yi İlahî hayranı, Kur’an’ın diliyle “mümin” denir.

Birinci şekilde okuyanlar kelime kelime aynen söylenilenleri tekrar ederler, fakat mesajı anlamazlar. Ezberlese de anlamazlar. Kâinatın en ince maddesini analiz etse de manasını anlamazlar, hatta inkâr ederler, “yok, öyle bir şeyi, cümlede kullanılan kelimelerin içinde biz görmedik” derler. İkinci şekilde okuyanlar, kelimeleri tekrar etmezler, mesajı alırlar ve paylaşırlar, ihtiyacı olanlarla!

Özellikle Risale-i Nur ismiyle yayınlanan kitapları “ne demek istiyor?” diye okuduktan, yani mesajı aldıktan sonra bir de aynı usûl ile kâinatı ve Kur’an’ı okur, kâinatın Sahibinin, insanın Rabbinin, hem kâinat ile ve hem de Kur’an ile bize konuştuğunu ancak o zaman fark ederiz!

İşte ancak bu aşamadan sonradır ki, “Kur’an melek aracılığı ile indirildi” ne demektir, biraz daha yakından anlarız! Kâinat, melekler aracılığı ile Yaratıcının iradesinin bütün özellikleriyle (esmasıyla) birlikte yansıması olduğu gibi, Kur’an da, kâinatın Yaratıcısının bütün özellikleriyle (esmasıyla) birlikte “konuşma” cinsinden iradesinin yansımasıdır. Kur’an’ın da insan tarafından işitilebilir olması için melekler aracılığıyla bu evrende seslendirilmesi gözlemlediğimiz alemin varlığa geliş esaslarından çıkaracağımız zorunlu sonuçtur.

Öyleyse, kâinatın inzali ile Kur’an’ın inzali arasında tam bir paralellik kurmak mümkündür. Kâinat Yaratıcının iradesinin tecellisi ise, Kur’an da Yaratıcının Konuşmasının tecellisidir. Kâinat bir ân-i seyyâleler bütünüdür, Kur’an ise lafzi sabit olmasına rağmen mana itibariyle ân-i seyyalde yenilik kazanan mutlak olan Yaratıcının bir konuşmasıdır. Her ikisinin de tecellisine biz ancak melekler aracılığıyla ile gözlemci olabiliyoruz. Birincisini “iş” cinsinden, diğerini “söz” cinsinden algılıyoruz. Fakat aynı mesajı algılıyoruz; Yaratıcımızı tanıtıyorlar!

Bölümler: Önsöz | 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12

Ekler:  12 | 3

Yazar hakkında

Ali Mermer

Ali Mermer, New York Şehir Üniversitesi, Queens'te din görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Yorum yazın