Kainat ve İnsan Usûle Dair

Melekler 10: Meleklerin Varlığına Şahit Olmak

Melekler 10: Meleklerin Varlığına Şahit Olmak | Ha-Mim

İnsanların çoğu diğer inanç konularında olduğu gibi melek konusunda da “dinimizde meleklere inanmak diye bir inanç var, bu yüzden ben de inanıyorum” şeklinde bir tavır içinde görünüyor. İnkâr etmek zorunda değiliz ama önce neye ve niçin iman ettiğimizi bilmediğimizi itiraf etmemiz gerekiyor.

Diğer taraftan “iman, şahitsiz, delilsiz olur mu?” diye sormak icap ediyor. Ayet ve hadislerde vardır diye inanmak, “iman” mıdır, yoksa imanın bilgisine sahip olmak mıdır? Bu ayrımı yapmak lazım. Elbette bir şeyin bilgisine sahip olmak yanlış veya olumsuz değildir ama o bilginin iman olabilmesi için belgelenip, akıl ve duyguların şahitliğinde tasdik edilmesi gerekir. Tasdik ise “şahitlik”ten geçer. Şahit olunmadan tasdik olmaz!

Peki, meleklerin gerçekten var olduğuna nasıl şahit olacağım? Zaten “görünmez varlıklar” diyorlar melekler hakkında, göremediğimi nasıl gözlemler ve onun varlığına tanıklık ederim?

İlk basamak olarak bizim için biraz daha kolay olandan başlayalım. Allah’a iman gayba iman değil midir? Evet! Peki, O’na nasıl iman ediyoruz görmeden? Kâinat bütünüyle O’nun varlığının zorunluluğunu ilan ediyor da ondan. Yani, önce kâinata bakıyorum. Orada görünen özellikleri gözlemliyorum, bu özelliklerin var olması için şuurlu, varlık verebilecek kudrette bir kaynağın olması zorunlu diye aklım ile anlıyorum. Sonra bu sonucu duygularıma indiriyorum, insaniyetim ile çelişmediğini görüyorum ve sonuçta tatmin oluyorum. İşte bu tatmin olma hali benim tasdikim, yani onaylamamdır! Değilse, “Öyle diyorlarsa öyledir, ben de inandım” diye dilimin söylemesi tasdik değildir. Mamafih, inkâr de değildir, zira inkâr hali başka bir durumdur.

Demek ki “şahit olmak” demek yalnızca göz ile görmekten ibaret değildir. Nitekim annesini sevdiğini söyleyen bir çocuk, sevgiyi gözüyle gördüğü için değil, fiziki duruma şahit olduğu ve o durum hakkında muhakemede bulunup bir sonuca ulaştığı ve o sonucu kalbine ve duygularına gönderdiği için böyle bir duygudan söz ediyordur. Aksi halde, neden bahsettiğini bilmeden “sevdim annemi” der, geçer. Çocukluk döneminde ihtiyarsız gerçekleşen bu sürecin, ergenlikten sonra bizzat müşahedeye dayalı olarak tasdik aşamasından geçerek devam etmesi gerekir. Eğer geçmiyorsa çocuk ile anne arasındaki ilişki sevgiye değil ilgisizlik veya isyana dönük bir seyir takip edebilir.

Varlıklar çok değişik özelliklere büründürülerek var ediliyorlar. Mesela, taşlar serttir. Nasıl biliyoruz? Dokunma duygumuz ile. Dokunmadan taşın sert olduğunu kimse iddia edemez. Ağırlığından değil, ağırlığını da fiziki ilişkiden kaynaklanan tecrübe ile anlıyoruz. Cıva da ağırdır ama sert değildir.

Hava dalgacıklarının taşıdığı manayı, kulak ile temastan sonra anlıyoruz. Işığı göz ile temastan sonra anlıyoruz. Kokuyu burun ile, lezzeti dil ile temastan sonra anlıyor ve tasdik ediyoruz. Manayı ise akıl ile temastan sonra anlıyoruz. Akıl ile temas etmeden mananın varlığından bahsetmek mümkün değildir. Nitekim zihin engelli kimseler manayı idrak edemezler, akılları aktif olmadığından mana ile temasa geçememişlerdir çünkü.

Şimdi konumuza yaklaşıyoruz. Bir özelliğin bir eşyada “tecellisini” ve o tecellinin vasıfları hakkında bir sonuca ulaşmayı ise “kalp” (insanî duyguları temsil eder) ile temastan sonra anlıyoruz. Daha somut ifade etmek gerekirse; tecelli, aklın fiziki varlıklarda algıladığı mananın “şuurlu bir kaynaktan geliyor olduğu” sonucuna ulaşması ve dolayısıyla böyle bir varlığın kesinlikle var olduğunu onaylaması demek olup, bu, ancak kalp ile temasa bağlı olarak gerçekleşir. Bu noktanın önemli olduğunu zannediyorum. Mesela, bir kişi, bir varlıkta belli özellikleri gözlemler ve sonuçta, bu özelliklerin bir tecelli olmadığını, fakat kendi kendine oluşmuş bir şey olduğunu iddia edebilir. Biz genellikle, böyle bir kaynağın var olması gerektiğini tasdik etmeyi yalnızca aklın faaliyeti diye düşünürüz. Aklın faaliyetinin ötesinde iman ve devamında teslimiyet için bir “kalbî itminan” (duyguların tatmini) gerekiyor.

İşte fizik aleme baktığımızda, “aklımızın teması ile var olduğunu anladığımız manalar, kalbî bir temasa yani itminana dayalı olarak bir kaynağın özellikleri, bir kaynağın yansımaları olmalıdır (tecelli)” dediğimizde, Kur’anî ifade ile Esma-i Hüsna’ya yani, gördüklerimizin, Varlık Kaynağının özellikleri olduğu sonucuna ulaşmış oluyoruz.

Ulaştığımız bu sonuç çerçevesinde, mana ile tecellinin iç içe olduğunu, olması gerektiğini fark ediyoruz. Çünkü tecelliyi manadan, manayı tecelliden ayırmanın söz konusu olmadığını görüyoruz. Tecelli, din dilinde Esma-i Hüsna diye anıldığına göre, artık son safhada mana, tecelli ve (Mutlak Kaynağın özelliklerinin yansıması demek olan) Esma-i Hüsna iç içe bir niteliğe bürünüyor!

İşte “melek” dediğimiz varlıklar, evrenin, evrende gözlediğimiz her varlığın ve evrende gerçekleşen her olayın “mana” yönü olduğuna göre, manayı da akıl ile algıladığımıza göre, kalbî itminan çerçevesinde bu mananın Mutlak Olan’ın özelliklerinin tecellisi olduğunu fark ettiğimize göre, yaptığımız bu fiziki gözlem ve ulaştığımız sonuç, meleklerin varlığına “şahitlik” ederek tasdikte bulunma demek oluyor.

Pratik hayatımızda, ilişkiye geçtiğimiz varlıklar karşısında hoşlandığımızı, sevdiğimizi, sahibi olmak istediğimizi hissederek veya tersi duygular içinde olarak hayat yaşıyoruz, değil mi? Demek ki, eşya ile aklımızla algıladığımız özelliklerinin bize taşıdığı anlamlar doğrultusunda sürekli duygusal ilişki içindeyiz. Keşke varlıklarla böyle bir ilişki içerisinde yaşadığımıza dikkat edip, “Neden ben böyleyim?” diye bir sorabilsek. İşte o zaman varlıkların melek yönüyle her an ilişkili olduğumuzun farkına varırız! Meleksiz, “madde yığınından ibaret” bir dünyada yaşamadığımızı fark eder ve aynı zamanda meleklere inancın zorunluluğunu anlarız!

Sonuç olarak akıl, duyu ve kalbî temasa bağlı olarak evrendeki gözlemlerimize ve şahitliğimize dayalı olarak varlıklardaki anlamlılığı görüyor, bu anlamlılığı, bu özellikleri ifade eden, temsil eden, aktaran “meleklere”, evrendeki varlıklar sayısınca şahitlik ediyor, onların varlığını onaylıyor, tasdikte bulunuyor, iman ediyoruz! Hangi gerçeklerimizle yaşadığımızı ne kadar sorgularsak, o kadar meleklerle iç içe yaşadığımızı anlarız. Böylece meleklere inancın hem zorunluluğunu ve hem de çok kolay olduğunu fark ederiz. Yeter ki sorgulayalım!

Bölümler: Önsöz | 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12

Ekler:  12 | 3

Yazar hakkında

Ali Mermer

Ali Mermer, New York Şehir Üniversitesi, Queens'te din görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Yorum yazın