Ha-mim’de geçtiğimiz günlerde yapılan (16. 10. 2026) Kur’an Çalışmaları dersinde Yâ-sin suresinin 82. ayetinin tefsirine dair çalışmalara devam edildi. Bir müzakereci söz konusu ayetle ilgili olarak muhtelif tefsirlerden iktibaslar paylaştı, Risale-i Nur’daki açıklamalara temas ederek ulaştığı kanaatleri aktardı. Bazı tefsirlerde, “Allah bir şeyin olmasını irade ettiğinde o şeye ‘ol’ der, o da oluverir” şeklindeki ifadede önce “irade” sonra “yaratma” olmak üzere iki aşamanın zikredildiğini, başka bazı tefsirlerde de ilim, irade ve kudret olmak üzere üçlü bir sıralamanın yapıldığını aktardı. Kur’an’ın biz insanlara konuştuğunu, bizim gözlemlerimiz üzerinden mesaj verdiğini, aslında öncelik, sonralık gibi hususların biz yaratılmaya muhtaç insanlar için söz konusu olduğunu, Yaratıcının mutlak olup bu özelliklerden münezzeh olduğunu dile getirdi. Özetle şunları söyledi:
“Öncelik ve sonralık gibi zaman ifade eden hususlar bizim içindir. Kur’an bize konuştuğu için biz insanların kapasitesine göre, yani bizim açımızdan, bizim gözlemlerinizi dikkate alarak tasvir eder. Biz insanlar için, söz gelimi, bir binanın yapımında önce onun zihinde tasarlanması, sonra yapımına karar verilmesi sonra da yapılması gibi süreçler söz konusu olur. Oysa kainata, yaratışa baktığımızda, varlıklarda gördüğümüz özelliklerin, varlıkların kendisinden kaynaklandığına dair hiçbir delil görmüyoruz. Her bir şeyin birbiriyle ahenkli bir ilişki içinde varlık alemine yerleştirildiğini fark ediyoruz. Dolayısıyla bu durum bir Var Edicinin varlığının zorunlu olduğuna delalet eder. Öte yandan O yaratıcının yaratıklar cinsinden olmayacağını, olmaması gerektiğini fark ederiz; Onun ‘mutlak’ yani sonsuz olduğu fikrine ulaşırız. İlgili ayetteki ‘kün’ emri, -daha önceki derslerde ifade edildiği gibi- kainatın tümü için tektir, tek olmalıdır; kainat içinde olan her bir şey için de tektir, tek olmalıdır. Neden? Çünkü mutlak bölünmez, bölünemez. Bütün sır buradadır. Yani mutlak olanın yaptığı her bir iş, her bir noktasında o mutlak olanın şahitliğini yapar. Dolayısıyla ‘mutlak olanın bölünemezliği’ hususunu anladığımızda birçok şeyi anlama noktasında işimiz kolaylaşıyor.”
“Buradan Risalelerde çok geçen ‘mânâ-yı harfi’ okumasının önemine geçebiliriz. Nahv ilminde (dil bilgisi) harflerin kendi başına bir anlamı yoktur ama bulunduğu yerde bir mânâyı gösterir. Meşhur örneği ile, parmakla bir şeye işaret ettiğimizde insanlar parmağa değil parmağın gösterdiği yere bakması gibi. Aslında nahivdeki bu kuralı asırlar önce başka alimler de söz konusu etmişler ama Risale-i Nur müellifi bunu kainat okumasına getiriyor. ‘Mesela ‘şu’ işaret zamirinin kendi başına bir anlamı yoktur ama ‘Şu kediye bakın’ cümlesinde bu sözcük kedinin varlığını gösteren, yani kedinin varlığına delalet eden bir sözcük olur. Kainat okumasında da kainat bir harf, bir sözcük gibi, -kendinde gördüğümüz özelliklerin kendisinden kaynaklanmadığını ve fakat varlığının kendisinin cinsinden olmayan bir kaynağını, yani Yapıcısını gösterir. Her bir varlığı tek tek düşünüp o varlığın bütün kainatla bağlantısını anladığımızda ‘ehadiyet’ okuması yapar, ‘Bu tek şeyi ancak bütün kainatı yaratan yaratabilir’ deriz. Tıpkı bir kitap gibi. Kitabın bölümlerinin, sayfalarının, paragraflarının, cümlelerinin birbiriyle yekpare bütünlüğünü dikkate alarak ‘Bu kitabın bir yazarı vardır’ deriz. Bu durum bir ‘vâhidiyet’ (bütünü birden kapsayan Mutlak Teklik) okuması örneğidir. Sonra mesela, her bir cümleyi veya her bir kelimeyi hatta her bir harfi incelediğimizde bu kelimeyi yahut bu cümleyi ancak kitabın tamamını yazan yazabiliriz deriz. Her bir harfin kitap içindeki konumu bize ancak kitabın tümünün yazarının bu harfi buraya bilerek yerleştirmiş olacağını gösterir. Örneğimizi kainata uygularsak, her bir şeyin varlığında tüm kainatın Yaratıcısının tekliğini anlamamız mümkün olur. Bu da, ‘ehadiyet’ (her bir şeyin Mutlak Teklik) okuması demektir. Kainata vâhidiyet ve ehadiyet okuması yaparak baktığımızda Yaratıcının sadece ‘var olduğu’ fikrine değil aynı zamanda Onun yaratıklar cinsinden olmaması gerektiği fikrine yani ‘mutlak’ olduğuna ulaşırız. İslam düşünce geleneğinde kullanılan ‘vâcibü’l-vücûd’ kavramı da bunu ifade eder. Bu kavramı iyi anlamak gerekiyor.”
“Vâcibü’l-vucûd kainata baktığımızda aklen ulaştığımız sonuç olarak ‘varlığı zorunlu’ olan, ‘varlığı mahlukata yani yaratılmışlara benzemeyen’ demektir. Bazı kesimler ‘Bu tabiri felsefeciler kullanmışlardır’ diyerek mesafeli duruyorlar. Oysa bu tabir Allah’ın bir sıfatı olarak değil bir kavram olarak kainattan elde ettiğimiz aklî çıkarımımıza çok uygun görünüyor. Zaten uluhiyeti anlamak için kainattan yola çıkarak başlamak -her zaman denildiği gibi- zaruri görünüyor. Kainattan yola çıktığımız zaman bir Yaratıcının varlığını ve Onun mutlaklığını aşikar biçimde görüyoruz. Sonra da kainatta gördüğümüz özelliklerin Onun eseri olduğunu anlayarak ‘marifetullah’ hakikatinde ilerleme kat ediyoruz. Ama bu, ‘Allah’ın mahiyetini bilme, tanıma’ anlamına gelmiyor. Nitekim Risale müellifi bunu şu ifadelerle, harika biçimde dile getiriyor:
“Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf unvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o ünvanla fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak, Zât-ı Akdesi mülâhaza için bir nevi unvandır. Amma Cenab-ı Hakka mevcûd-u meçhul unvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-ı muhîta ile, bu mevsufun o unvandan tulû etmesi ağır gelmez.” (Mesnevî-i Nuriye, İstanbul 2020, YAN, s. 116-117)
Ardından aynı müzakereci -mealen- şöyle devam etti konuşmasına: “Bu parça, üzerinde saatlerde konuşmayı hak eden bir mahiyete sahip. Cenab-ı Hakka malum ve maruf olarak bakılamayacağını, aksi halde meçhullüğün ve bilinmezliğin söz konusu olacağını ifade ediyor. Ama öte yandan Ona ‘mevcûd-u meçhul’ unvanıyla bakıldığında marufiyet şualarının bir derece tebarüz edeceğini belirtiyor. Burada metni iyi anlamak için her kelimenin, her terkibin içine girmek gerekiyor…”
Daha sonra diğer katılımcıların da iştiraki ile metnin şerhi mahiyetindeki konuşmalar devam etti, ‘vâcibü’l-vücûd’ kavramının tekrar önemine değinildi. Bunun üzerine bir müzakereci söz alarak şöyle dedi: “Ben vâcibü’l-vücûd kavramını ‘mümkinü’l-vücûd olmayan’ diye anlamanın doğru olup olmadığını sormak istiyorum. Çünkü Allah; mümkinü’l-vücûd yani ‘varlığa gelmesi ancak başkasının var etmesiyle mümkün olan bir varlık’ kategorisinde değildir, olamaz, olmamalıdır diye anlamak istiyorum…” Bu ifade üzerine önceki müzakereci hemen araya girerek şöyle söyledi: “Usul konusunda, -her zaman belirtildiği üzere- dikkatli olmamız lazım. Cümleye ‘Allah’ diye başladığımız zaman usulü gözetmiyoruz demektir. Başlangıç noktası daima varlık olmalı. Yani kainattan başlamalıyız önce. Kainatın ve kainattaki hiçbir varlığın kendisinin varlık sebebi olamayacağını anlayıp mutlak bir Kaynağın olması gerektiğine ulaşacağız; yani önce ‘lâ ilahe’den hareket edip sonra ‘illa Allah’ diyeceğiz. Bu modeli devamlı olarak takip edersek hem nefsimiz itiraz edemez hem muhatabımız veya muhataplarımız -eğer kasıtlı değillerse- itiraz edemezler. Bu metot yerine ‘Allah şöyle yaptı, Allah böyle yaptı…’ gibi öznesi ‘Allah’ olan bir cümle kurunca bu, günümüz insanlarına inandırıcı gelmiyor. Risale-i Nur’un da devamlı olarak takip ettiği usul bu değil mi? Hatta meşhur Veysel (Üveys) Karanî’nin duasını meallendirirken müellif aynı usule başvuran bir tercüme yapıyor. Usul çok önemli olduğu için o metni okumak gerekiyor…”
Bunun üzerine söz konusu metin ekrana yansıtıldı:
“Evet, bütün mevcudat, güya lisan-ı hâl ile, Veyse’l-Karanî gibi şöyle münâcât eder, derler ki:
Yâ İlâhenâ! Rabbimiz Sensin. Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden Sensin.
Hem Sensin Hâlik. Çünkü biz mahlûkuz, yapılıyoruz.
Hem Rezzak Sensin. Çünkü biz rızka muhtacız; elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren Sensin.
Hem Sensin Mâlik. Çünkü biz memlûkuz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek Mâlikimiz Sensin.
Hem Sen Azizsin, izzet ve azamet sahibisin. Biz zilletimize bakıyoruz; üstümüzde bir izzet cilveleri var. Demek Senin izzetinin aynasıyız.
Hem Sensin Ganiyy-i Mutlak. Çünkü biz fakiriz; fakrımızın eline yetişmediği bir gınâ veriliyor. Demek Ganî Sensin, veren Sensin.
Hem Sen Hayy-i Bâkîsin. Çünkü biz ölüyoruz; ölmemizde ve dirilmemizde bir daimî hayat verici cilvesini görüyoruz.
Hem Sen Bâkîsin. Çünkü biz, fenâ ve zevâlimizde, Senin devam ve bekanı görüyoruz.
Hem cevap veren, atiyye veren Sensin. Çünkü biz, umum mevcudat, kâlî ve hâlî dillerimizle daimî bağırıp istiyoruz, niyaz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerine geliyor, maksudlarımız veriliyor. Demek bize cevap veren Sensin.
Ve hâkezâ, bütün mevcudatın, küllî ve cüz’î her birisi birer Veyse’l-Karanî gibi, bir münâcât-ı mâneviye suretinde bir aynadarlıkları var. Acz ve fakr ve kusurlarıyla kudret ve kemâl-i İlâhîyi ilân ediyorlar.” (Mektubat, İstanbul 202, YAN, s. 235)
Şöyle devam etti konuşmacı: “Bakın müellif burada ne yapıyor? İki şey yapıyor: Birincisi, Karanî’nin münacatının -buna tefekkürünün de diyebiliriz- kainatın münacatı olduğunu söylüyor. Bu çok dikkat çekici değil mi? İkincisi ‘çünkü’ diyerek her bir sözü gerekçeli olarak zikrediyor. Mesela “Hem sensin Hâlik. Çünkü biz mahlukuz, yapılıyoruz’ diyor. Bu sözün orijinali nedir? ‘Ente’l-Hâlik ve ene’l-mahluk’. Yani ‘Sen Hâliksin/Yaratansın ve ben de mahlukum/yaratılanım.’ Sanki cümlenin ‘ve’ edatı ile başlayan ikinci kısmını, -bir bakıma- hal cümlesi gibi tercüme ediyor. Yani biz Yaratıcının yaratıcı olduğunu nereden biliyoruz ya da nasıl anlıyoruz? Yaratılmaya muhtaç olma gerçeğimizden, yani Yaratılışımızdan. Ben mahlukum, ben yaratılmışım, yaratılıyorum, o halde beni bir Yaratan olmalı ve bu Yaratan ancak tüm kainatı yaratan olabilir ki, işte O Sensin. Tüm kainatı yaratamayan kainatın bütünü ile iç içe kenetlenmiş bir şekilde var olan benim Yaratıcım olamaz. Sensin beni Yaratan, Sen Yaratıcısın’ diyerek gerekçelendiriyor. Usul olarak çok dikkat çekici bir tercüme. Yine mesela ‘Hem Rezzâk Sensin. Çünkü biz rızka muhtacız; elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren Sensin’ diyor. Aynı usul, aynı yöntem. Yani ezbere, gerekçesiz bir ifade olarak ‘Sen Rezzaksın/Rızık Verensin’ demiyor. Rızka muhtaç olduğumuza, rızıklandırıldığımıza dikkat çekiyor, rızkımızı kendimizin temin etmediğini ve edemeyeceğimizi dile getiriyor, ‘O halde bizi yapan ve rızkımızı veren Sensin’ diye meal veriyor. Diğer ifadeler de hep aynı usule göre çevriliyor. Görüldüğü gibi metin müellifin çevirisi itibariyle ‘lâ ilahe’ tezgahında konuşuyor…”
Ders, -Risaledeki tabirle-, “daire-i itikat ile daire-i esbab”ın karıştırılmasının yol açtığı sorunlar, vâcibü’l-vücûd kavramı, varlığa dayanarak önce “lâ ilâhe” deyip sonra “illa Allah”a intikal eden yolun çok basit fakat bir o kadar da sağlam ve insana huzur veren bir yol olduğu… gibi konularda zengin ve derinlikli tefekkürlerle devam etti. Allah razı olsun.
(Derse şu linkten ulaşılabilir: https://www.youtube.com/watch?v=Z04MT8oifKY)


