Günlük dilde “zaman”a yahut “zamansal birimler”e çok atıf yaparız: “Zaman ne çabuk geçti”, “Zaman bulabilirsem şunu yapacağım”, “Zaman kaybetmek istemiyorum” gibi… Ya da “İki saattir bekliyorum”, “Çarşamba günü geleceğim”, “Aylardır bir yere çıkmadım” gibi. “Mekan” kavramı da öyle: “Evdeyim”, “Arabayla geleceğim”, “On yıldır İstanbul’da yaşıyorum” gibi… Basit ifade ile “zaman”; olayın hangi saat, gün, yıl gibi birimlerde yapıldığını, “mekan” ise olayın hangi yer, bina, şehir veya coğrafyada gerçekleştiğini ifade ediyor. Gerçekte zaman ve mekanın ne olduğu konusu ise tarihte ve çeşitli disiplinlerde çok tartışılmıştır. Kabaca “zaman” ve “hareket” gibi kavramlar ölçülebilir bir dönem, uzaysal boyutu olmayan bir süreklilik; “mekan” ise bir varlık veya nesnenin kapladığı yer, uzay anlamında kullanılmaktadır. Felsefenin yanı sıra fizik ve matematikte tartışılan zaman ve hareket kavramları, özellikle mahiyetinin ne olduğu, göreceliliği, ölçümü gibi konularda ele alınmış, mekan kavramı da yine ilk dönemlerden itibaren felsefe ve belli disiplinlerin önemli konularından birini teşkil etmiştir.
Sözü getirmek istediğim husus zaman ve mekan konusunda herkesin kolayca ulaşabileceği bilgi ya da açıklamalara değinmek değil. Ha-mim’de geçtiğimiz günlerde (08. 10. 2026) yapılan Kur’an Çalışmaları dersinde, kısaca gündeme gelen bir tefekkürü paylaşmak. Derste başka bazı surelerde de geçen ve yaratılışa dikkat çeken Yâ-sin suresindeki şu ayet çalışılıyordu:
اِنَّمَآ اَمْرُهُٓ اِذَآ اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
“Bir şey(in olmasını) dilediği zaman Onun emri sadece ‘ol’ demektir, (o da) hemen oluverir” (36: 82) Bu ayet vesilesiyle bir katılımcı tefsir literatüründen örnekler verirken İbn Âşur’un görüşlerini paylaştıktan sonra şöyle söyledi: “Gerek önceki bazı müfessirler gerekse İbn Âşur ayetteki hasr ifade eden ‘innemâ’dan ve ‘feyekûn’ ifadesindeki ‘fe-i ta’ciliyye’den hareketle açıkça olmasa bile belli oranda zamansız ve sebepsiz yaratma fikrine yaklaşıyorlar. Sebepsiz ve zamansız yaratma diye yapılan tanımlar yaratmanın kendisinin kast edilmesidir. Bizim zaman ve hareket diye algıladığımız şey yaratma olup eğer yaratma olmasa ne hareket ve ne de zaman diye bir şeyden bahsedemeyiz. Başka bir ifadeyle zaman ve mekan yaratmanın tezahür etmesinden başka bir şey değildir. Olay tamamen bizim açımızdan, bize bakan boyutu itibariyledir. Biz kainatın içinde olduğumuz için şu saat, şu gün, şu tarih diye zamana; şurası, burası, orası diye mekana işaret ediyoruz. Bu kavramların ontolojik gerçekliği yoktur. İnsanî kavramlardır bunlar. Bunu iyi anlamak gerekiyor…”
Bunun üzerine başka bir müzakereci “Zaman, hareket ve mekan birbiriyle ilişkili olduğuna göre yaratmayı zamanla aynılaştırarak ‘zaman yoktur’ dersek mekanı da yok saymak mı gerekir? Zaman, en azından bir açıdan mekandaki hareketlilik, mekanda değişiklik ise mekandan da mı söz edemeyiz?” dedi. Önceki müzakereci bu soruya karşılık şöyle dedi: “Mekan demek de -anladığım kadarıyla- bu kavramlarla algıladığımız evrenin varlığını gerçekleştiren ve ‘Mutlak’ olması gerektiğini anladığımız Yaratıcının yaratmasından ibarettir. Diğer bir deyişle zaman, hareket ve mekan Mutlak’ın sonsuz aralıksızlıkla yaratmasının tezahür etmesinden başka bir şey değildir. Yani yaratılan evrenin içinde bulunan bir gözlemci olan insanların gözlemlemelerinin neticesinde, daha önceki deneyimleriyle hafızalarında biriktirdikleri hatıralarıdır. Değilse, bir aralıksız yaratılışın, varlık kazanmanın dışında ‘bir evren var ve bir de uzayda varlığı olan zaman veya hareket var’ değildir. Yaratma var, o kadar. Bu kavramlar yaratılan evrenin içinde kendisi de yaratılan insanların gözlemleri ve hatırlamaları sonucunda oluşturdukları ifadelerdir. Bu tamamen bizim açımızdan, bize bakan boyutu itibariyledir. Yani biz insanların zihinlerinde yaratılan hatıralardan ibarettir bu kavramların içerikleri. Biz kainatın içinde olduğumuz için şu saat, şu gün, şu tarih diye zamana; şurada iken şuraya yürüdü, gitti diye harekete; şurası, burası, orası diye mekana işaret ediyoruz. Bu kavramların ontolojik olarak, yani fiziki olarak dış dünyada bir nesne, bir varlıkları olduğunu zannetmenin hiçbir delili, dayanağı yoktur; yalnızca yaratma fiilinin sürekli olarak yaratmasından ibaret bir vakıadır. Hiç kimse ‘işte bu zamandır, görüyorsun, ağırlığı var, boyu var eni var, diyemez. Yok böyle bir şey. Hareket de öyle, yaratılmış olmaktan başka, bir de mekan var değil. Yaratılanın kendisine biz ‘mekan’ deriz. Gerçek olanı ifade etmek gerekirse, ‘mevcud’ vücud verilmiş, yani varlık verilmiş, var edilmiş demeliyiz. Pratik hayatta yaptığımız konuşmalar ve tanımlar bizim kavramlarımızdır. Değilse yaratılışta fiziki olarak mevcut olan ‘şey’ler değildirler.”
“Dikkat ederseniz hep ‘daimi veya sürekli yaratılış’ ifadesini kullanıyorum. Bu ifadelerde ‘zaman’ kavramı geçmiyor mu’ diye sormanızı beklerdim. Evet, zaman terimini kullanıyorum. Neden? Ben bu yaratılan alemin içindeyim. Yaratılanları herkes gibi ben de ‘zaman’ diye algılamak zorundayım. Çünkü yaratılışım sürekli yenilendiği halde benim hafızamda daha önceki yaratılışların kaydı da yaratılıyor. Ben bu kaydı, yani hatırlamayı kullanarak ‘Ben sürekli değiştirilerek yaratılıyor’ diyorum. Böylece sürekli yaratılıştan bahsedebiliyorum. Biz burada bizim algılamalarımız ile konuşuyoruz ve şunu anlamaya çalışıyoruz: Bizim algılamalarımız ile evrenin varlığının gerçekliğini nasıl tanımlayacağız? Amacımız zaman, hareket, mekan gibi terimleri inkar etmek değildir. Böyle terimler kullanmayın demek için de çalışmıyoruz. Yaratılıştan başka bizim algılamalarımızın gereği kullandığımız kelimelerin fiziki yaratılan dünyada karşılıklarının olmadığını anlamaya çalışıyoruz. Peki, bu anlayışla ne kazanacağız, diye sormak gerekiyor. İşte bu çok önemli bir sonuca ulaştırır bizi. Nedir o? Evrenin yaratılışında öyle bir özellik var ki, onun her bir parçasının, her bir anda doğrudan Yaratıcısının yaratmasından ibaret olduğu gerçekliği söz konusudr. Ancak bu gerçekliği kavramak suretiyle insan, kainatın ve kendisinin Yaratıcısının ancak Mutlak olan ve İslam ulemasınca ‘Vâcibü’l-Vücûd’ diye tanımlanan bir Zat tarafından gerçekleştirilebileceğini anlar. Değilse, ‘Allah bu evreni yarattı ve şimdi evren kendisi artık zaman içinde hareket ederek varlığını devam ettiriyor’ demek gibi büyük bir yanlışın içine düşülebilir. Böyle hiçbir hakikati olmayan ‘yanlış bir uluhiyet anlayışı”na düşmemek için zaman, hareket ve mekan kavramlarının bizim gözlemlerimiz sonucunda algıladıklarımıza göre, evrenin içinde devamlı yenilenen varlığımızın her anını Allah yaratmıyor zannedebiliriz. Evren maddenin hareket etmesiyle zaman içinde kendi varlığını devam ettiriyor, yani bir mekan oluşturuyor, canlılar da evrimleşiyor yanlışına düşeriz, Allah korusun.”
“Şimdiye kadar konuştuklarımızdan şu sonuca ulaşırız: Evrenin tümüne birden imkanlarımız elverdiği kadarıyla baktığımızda onun mükemmel bir bütünlüğü olan varlık olduğunu anlıyoruz. En ufak bir hesap hatası evrenin varlığının imkansızlığını gösterir. Fizikçilerin yaptıkları tüm hesaplamaların sonucu evrenin bu iç tutarlığının evrenin kendi içinde açıklaması olmayan bir gerçektir. Kimse de şimdiye kadar evrenin kendinden bir gerekçe ile açıklamanın mümkün olabileceğini iddia etmek için herhangi bir delil gösterebilir değildir. Bunlar da gösteriyor ki, evren bir bütün olarak var edildi. Bizim algılamalarımızdaki terimlerle konuşacak olursak, zaman, hareket ve mekan özelliklerini içinde barındıracak şekilde bütünlüğü olan bir paket olarak var edildiği anlaşılıyor. Bu varlığın tüm (a) zaman, hareket ve mekan boyutlarının farkına varma, (b) kaynağını sorgulama, (c) bu kaynağın ne gibi özelliklere sahip olması gerektiğini kavrama potansiyeli ile donatıldığımızı bizzat kendimiz anlıyoruz.”
“Bu potansiyelimizi kullanmayı tercih ettiğimiz zaman ulaşacağımız tek sonuç: Bu evrenin kaynağı, Mutlak, evren cinsinden olmayan ve bu nedenle de evren cinsinden tanımlanamayan şuurlu bir Varlık, yani Zat olmalıdır. Bu Zat, biz insanlar için, Varlığı mutlaka olması gereken (Vâcibü’l-Vücud) olandır sonucunu tasdik etmek zorundayız. Başka alternatifimiz kesinlikle yoktur. Ancak inat ederek kabul etmemek için direnenler kendi tercihlerinde özgürdürler, ama sonucunda kendilerini anlamsız bir varlık olarak görüp hayatlarını anlamsızlıkla geçirmek zorunda kalırlar.”
“İşte bu anlamaya çalıştığımız ayet bize bunu söylüyor: اِنَّمَآ اَمْرُهُٓ اِذَآ اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Bir şey[in olmasını] dilediği zaman Onun emri sadece ‘ol’ demektir, [o da] hemen oluverir.) Şimdi ayeti tekrar tercüme edelim, Onun yaratma özelliği (şe’ni) öyledir ki, bir şeyin varlığını dilediği zaman o şey tüm özellikleriyle birlikte olmasını istemesiyle oluverir. Bu bir ‘şey’ hem zaman, hareketlilik, mekan boyutlarıyla birlikte evrenin tümüdür ve hem de aynı şekilde evrenin içindeki her bir şeyin, her bir andaki, her bir mekandaki varlığı, yalnız O’nun Mutlak özellikleriyle varlığını dilemesinin sonucudur. Biz evren içinde yaşarken, mekan tutan her bir şeyin hareket ettiğini düşünürüz ve bu hareket sonucunda hafızamızda kalan hatıramızla da bir zaman kavramı oluştururuz. Halbuki bu algılama yalnızca Mutlak olan Yaratıcının her bir şeyde Mutlak özelliklerini yansıtmasını müşahede etmekten, yani algılamaktan ibarettir. Kainat tümüyle ve aynı zamanda her bir parçasının her bir andaki yenilenen varlığı ile o Mutlak, evren cinsinden tanımlanamaz olan Zat’ın var olmasını tasdik edip bu tasdikin gereği olan O’nu Mutlak Yaratıcı Zat olarak tanıyarak yaşamak zorundayız. Onun bizi bu özelliğimiz ile yarattığını anlıyoruz. Fakat bize bir özgür tercih yapan irade de vermiş ve biz bu özgür irademizi kullanmamayı veya daha da kötüsü bu gerçeği inkar etmeyi de tercih edebiliriz. Tercihimizin sonucundan sorumlu olduğumuzu da anlayacak kapasitede yaratılmışız.”
“Özetlersek: Kur’an’ın ifadesiyle evren bütünüyle, bizim algılamalarımıza göre zaman, hareketlilik ve mekan boyutlarıyla başından sonuna kadar Yaratıcısının tek bir ‘OL’masını dilemesinin sonucudur. Sonsuz Mutlak’ı ne kadar bölersek bölelim sonuçta hep aynı sonuç, yani sonsuzluk çıktığını bildiğimiz için, aynı zamanda şu sonuca da ulaşırız: Yaratıcısının ‘OL’masını dilediği evrenin içindeki her bir anda gözlemlediğimiz her bir varlığın, hareket gibi gözlemlenen ve fakat yeni bir varlık verilen mekanı da ancak o Mutlak varlığın ‘OL’ dileğiyle gözlemlediğimiz şekilde var edildiğine tanıklık ediyoruz. Ekrandaki durağan resimlerin çok hızlı bir şekilde arka arkaya değişmesi, gözümüzü yanıltarak kesintisiz bir akış hissi verir. Bilgisayar, her bir görseli insan gözünün fark edemeyeceği kadar kısa sürelerde yenileyerek pes peşe sunar. Beynimiz ise bu ardaşık fotoğraflar arasındaki küçük farkları birleştirir ve sabit duran bu görselleri canlı birer hareket olarak algılar. Mutlak’ın yaratmasında ise, ardışık yeni yaratılışlar arasında farklılık sıfır olması mantıken zorunludur. Çünkü Mutlak bölünemez ve bu nedenle de aralık sınırı konulamaz. Bu nedenle evreni insan ‘sabit varmış’ gibi algılar.”
Soru soran müzakereci tekrar söz alarak şöyle dedi: “Malum, Risalelerde ‘her şeyin bir hakikati olduğu gibi zaman dediğimiz, kainatta cereyan eden bir nehr-i azimin hakikati dahi levh-i mahv-i isbattaki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir’ deniliyor. Ortaya koyduğunuz tefekkür ile buradaki yaklaşım arasında nasıl bir bağ kurabiliriz?” Önceki müzakereci şöyle cevap verdi: “Zamanın da mekanın da hakikati yaratılışın gerçekleşmesidir. Yaratılışın gerçekleşmesinin hakikati de Yaratıcının özelliklerinin yansımasıdır. Yaratıcının özelliklerinin yansımasının hakikati da ‘eşyanın hakikati sabittir…’ diye ifade olunan cümlede kast edilendir. Ben ‘zamanın fiziksel bir varlığı yok, mekanın ve hareketin de öyle bizim algılamalarımızdan bağımsız fiziksel bir varlığı yok’ derken’ ‘Yaratıcının yaratması açısından yok’ demeyi kast ediyorum. Zira elbette bizim hayat şartlarımızda, bizim açımızdan, bizim kullanımımızda zaman da var, her şeyin her an hareketi de var, mekan da var. Ama, -tekrarlayalım- Yaratıcı açısından düşündüğümüzde Yaratıcının yaratmayı gerçekleştirmesinden başka bir şey yoktur. Daha net bir ifade ile zamanın, hareketin ve mekanın hakikati yaratılışın gerçekleşmesinden ibarettir. Yoksa, zaman yok, hareket yok, mekan yok derken var edilen şu evren yok, yaratılış yok demek asla değildir. Yaratmadan başka bir şey yok demektir. Bunu iyi anlamak gerekiyor.”
“İnsanın şu anlayışa ulaşması huzur veriyor: Ben yaratma işleminde -kayyûmiyet tecellisi der Risale-i Nur ve bir çok Müslüman ilim adamları buna- yaratma dışında bir şey görmüyorum, yaratma dışında başka bir şeyle karşılaşmıyorum bu alemde. Daha da açık bir ifade ile, zaman, hareket ve mekan biz insanların evrenin içinde yaşarken gerçekleşen yaratılışı algılamada kullandığımız terimlerdir, fiziki varlığı olan şeyler değildirler. Yani bizim için pratik hayatta saat de var, gün de var, hafta da var, mevsim de var, yol da var… Ben yaratma fiilinin içindeyim. Dışarıdayım da ben dışarıdan yaratma fiiline bakıyor değilim. Diyelim ki, uçağa bindiğiniz zaman uçağın ne kadar hızla gittiğini bilebilir misiniz? Hatta uçak hareket etmiyor gibi gelir. İçinde hareketsiz duruyorum gibi gelir. Doğru mu? Kainat da öyle. Kainat uçağındayız. Oysa kainat her an yenileniyor, biz sabit duruyoruz gibi zannediyoruz. Kısacası dünya dönüyor ama biz dünyanın içinde yaşadığımız için dönmüyor zannederiz. Tren örneğini de düşünebiliriz. Trenin içindeyiz, oturuyoruz, tren belli bir hızla gidiyor. Biz çok fark etmiyoruz. Kainat treninde de hareketi, daimi yaratılışı fark etmiyoruz. Yani uçak veya tren, bir aracın içindeyiz. Yoksa dışarıdayız da ‘uçak uçuyor, tren şimdi geçiyor’ durumu söz konu değil. Uçak veya tren gidiyor, biz de içindeyiz ama fark etmiyoruz. Sabit zannediyoruz. Hatta mesela biz trende iken, tren belli bir hızla giderken biz trenin içinde aksi istikamette hareket etsek trenin hareketini olumsuz etkiler miyiz? Hayır! Trenin içinde şimdi buradayım, yarım saat oturdum, sonra yan kompartımana geçtim, gibi ifadelerle konuşuruz. Fakat tren hareket ettiği halde biz kendimizi sabit bir alanda görür kompartımanların enini boyunu ölçer, içindeki eşyaları inceler, sonuçlara ulaşırız, denklemler yazarız, çizeriz. Gerçek olan trenin içinde olduğumuz için trenin tüm varlığının sürekli hareket halinde olduğunu fark etmediğimizdir. Evren bir bütün olarak tüm varlığıyla yenilenerek sürekli varlık kazandırılarak yaratılmaktadır. Biz evren sabit de biz içinde zaman geçiriyoruz, hareket ediyoruz, ve mekan değiştiriyoruz diyerek, sürekli yaratılışa tabi tutulduğumuzu düşünmüyoruz. Tren veya uçak örneği, bu dünyadan bir örnek olduğu için, ‘ama tren hareket ediyor’ dememeliyiz. Temsiller yalnızca bir farklılığı göstermek için kullanılır. Bizim temsilimiz, trenin içinde yarım saatten beri oturan, koltuklar arasında hareket eden, yer değiştiren insanın, treni sabit zannetmesini açıklar, o kadar. Dürüst fizikçiler bunu iyi bilir; her şeyin yaratılıştan ibaret olduğunu iyi bilir. Ama inkarcı olanlar sürekli yaratılışın gerçekleşiyor olduğunu söylemezler, inkarlarına ters düşmemek için. Hatta evrenin aslı esası bir tek ‘OL’ dileğinin Mutlak bir Yaratıcıdan geldiğine tanıklık yaptığını gözlemledikleri halde, bazı inkarda direnenler, ‘bir patlama oldu’ diyerek masal üretmeye başlarlar. Mutlak Kudret ve İrade sahibi bir Yaratıcı, evrenin bizim şimdi gözlemlediğimiz şekilde var etmesini dilediğini görüyoruz, diye itiraf etmek istemiyorlar.”
Ders söz konusu ayetle ilgili olarak muhtelif tefsirlerinden yapılan nakiller ve bunların özellikle usul açısından değerlendirilmesine yönelik müzakerelerle devam etti. Ben hem “yaratılış” ile zaman, hareket ve mekan kavramı arasındaki ilişkiyi netleştirme hem bu iki kavramın kendimize bakan boyutu olup, Yaratıcının -ki tarif gereği mutlaktır- zaman ve mekan kayıtlarından münezzeh olduğunu zihnimde berraklaştırma açısından istifade ettim. Allah razı olsun.


