Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (03. 02. 2024) İhlas Risalesi dersinde Yirmi Birinci Lem’a’nın Birinci Düsturu okunup müzakere edildi. Risalenin başında, bilhassa uhrevi hizmetlerde ihlasın önemi ifade edildikten sonra “mühim ve büyük bir umûr-i hayriyenin çok muzır manileri olduğu, şeytanın o hizmetin hadimleriyle çok uğraştığı” belirtiliyor ve peşinden ihlası kazanmak için aşağıda sayılacak düsturları rehber etmek gerektiği hatırlatılıyor. Bu çerçevede ilk düstur olarak şu prensip zikrediliyor:
“Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir” (Lem’alar, İstanbul 2020, YAY, s. 178).
Görüldüğü üzere müellif ihlası kazandıran birinci prensip olarak “amellerimizde Allah’ın rızasını esas almak gerektiği”ni ifade ediyor. Onun razı olmasının her şeyin üstünde olduğunu, O razı olduktan sonra başkalarının tavrının önemli olmadığını kaydediyor. Devamında, “O razı olduktan sonra biz istemek talebinde olmasak bile hikmeti gerektirse ve muhatap da iradesini o istikamette kullanırsa onlara da kabul ettireceğini, onları da razı edeceğini” belirtiyor. Derste diğer hususlarla birlikte özellikle ilk cümlede geçen “Allah’ın razı olmasının ne demek olduğu” yolunda kıymetli müzakereler paylaşıldı. Ben bunların tamamını ilgili video kaydına (https://www.youtube.com/watch?v=VLKboyZWhmU) havale edip bir kısmına işaretle iktifa etmek istiyorum.
Moderatör önceki bahislere atıf yaparak ihlasın, kişinin iç dünyasını ubudiyet düşüncesi dışındaki her şeyden “tahlis etmek” yani arındırmak olduğunu ifade etti ve bir bakıma önceki bahislerin zihnimizi buraya hazırladığını belirtti. Arkasından bir müzakereci “ihlas” diye bilinen hakikatin arkasındaki temel fikri gündeme getirmek üzere söz alarak şunları söyledi: “Buradaki ihlası ben, etrafımdaki düzeni bir kenara koyup, kendimi adeta kainatın dışında gibi kabul edip ‘ben Allah’ın rızasını hedefleyerek hakikatleri istediğim gibi anlatırım’ şeklinde anlamıyorum. İhlasın özünde ‘yaratılış düzenine uyarak hareket etmek’ var. Çünkü yaratılış düzeni içinde Yaratıcı neyi, nasıl yapmak gerektiğini gösteriyor. ‘Ben onlara uyarsam Yaratıcının rızasından bahsedebilirim. Çünkü bazen sebep diye anılan gerçekte yaratılış düzeninin prensipleri Allah’ın iradesinin yani bir şeyi vücuda getirmesinin yolu, tarzı olarak görülüyor. Dolayısıyla Onun iradesini hesaba katmadan, yaratılış prensiplerine riayet etmeden Onun rızasını kazanmak mümkün olmaz.”
“Yaratılış düzenine uymak demek bizim irademizi Onun İradesine tabi kılmak demektir. Eğer yaratılış düzenine uyarken bu bilinçliliği canlı tutarsak, Allah’ın iradesine uymak Onun emrine uymak demek olduğu için bu davranışımız bir tür fiili ibadet, kulluğumuzun gereğini yerine getirmek olur. Allah’a inansın veya inanmasın herkes pratik hayatında düzene uyarak tercih yapmak zorundadır. Eğer bir kişi düzene uyarken ben ‘doğanın düzenine uyuyorum’ anlayışını taşırsa kulluğunu doğaya yapmış olur. Yani herkes, her an bir tür ‘ibadet’ içindedir. Fakat inancımıza göre bir ‘ibadet’ gerçekleştiririz. Müminler Allah’a ibadet ederler. İnançsızlar ‘doğa’ veya ‘şans’ diye uydurdukları kavramlara ibadet ederler. Allah’a inanç ile düzene uyarak tercih yapanlar her anlarını Allah’a ibadet ile geçirme imkanına sahip olur. Yani ‘sünnetullah’a uymak ibadettir, yeter ki kainatın yaratılışındaki düzenin ‘Allah’ın sünneti’ olduğu bilincine sahip olalım. Allah’ın sünnetine uyan Allah’ın rızasını kazanır. Doğanın ‘sünnetine’ yani kanununa uyan da hayali bir kavramın peşinde gitmiş demektir.”
“O halde ‘Allah’ın rızasını zihinde bir fikir, bir hayali tasavvur olarak düşünmek yeterli değildir. Hangi işi yapacaksam o konuda bu prensiplere uymaya çalışacağım. Mesela bir başkasıyla bir hakikati paylaşacaksam muhatabı doğru şekilde tanımam, onun dünyasını dikkate almam, insanî olarak ona nasıl yaklaşmak gerektiğini hesaba katarak davranmam şarttır. Yani bu konudaki düzene tabi olmam gerekiyor. Bu düzene tabi olduktan sonra da yaratılan sonucu kendime zaten mal edemem! Çünkü ben kendim sonucu yaratamadığım için yalnızca Yaratıcının yaratma düzenine tabi olmuş, Ondan yaratmasını istemiştim. Bu düzene tabi olma tercihimi, ‘Allah’ın yaratma sünneti olan düzene tabi oldum’ bilinciyle yaptıysam ‘ibadetimi’ yani kul oluşumun gereğini yaptım demektir. Dolayısıyla ihlası gerçekleştirmiş olurum, diye anlıyorum.”
“Maddi bir örnek vermek gerekirse, diyelim ki ben bir iş yapıyorum. Hedefim ne? Allah’ın rızası. Bunu nerede bulacağım? ‘Efendim, o işi Allah için yapacağım’. Hayır! Ben bu işi yaparken önce yaratılış düzenindeki kurallara riayet edeceğim. Söz gelimi bir bina yapacaksam, yaratılış düzeninde gösterildiği şekilde davranacağım. Kuma ne kadar miktarda çimento koymak gerekiyorsa o kadar miktarda çimento koyacağım. Tuzlu olduğu ve dayanıklılığı olmadığı için deniz kumu kullanmayacağım. Ana sütunların sağlam olması için ne kadar demir koymam gerekiyorsa o kadar demir koyacağım vs. Faraza, ben bunlara riayet etmez de kafama göre inşaat yapar, ‘Benim kastım Allah rızasına ermektir’ dersem Onun rızasına uygun iş yapmış olur muyum? Benim yapacağım bina diyelim ki cami olsun. Ben şöyle desem, ‘bu cami yapımı için kimseden maddi destek almayacağım, benim düşüncem Allah rızasına ermektir.’ Fakat caminin yapımında yaratılış düzenine uymaz, eksik malzeme kullanırsam ilahî rızaya ermiş olur muyum? Allah kullarıyla pazarlık yapmaz. Neyi nasıl yaparsak Allah nasıl bir sonuç yaratacağını bize öğrettiği düzende gösteriyor. Bizim de bunlara uymamız lazım. İhlas ve Allah rızası tabirlerinin gerisinde böyle temel bir hususun olduğunu anlıyorum.”
Başka bir müzakereci de şunları ifade etti: Az önceki müzakerede dile getirilen hususu düşündüğümde ihlas kavramının iki boyutu olduğunu anladım. Birincisi bir işi yaparken onu ibadet düşüncesiyle yapacağım, vazifem olduğu için yapacağım. Niyetime başkası onu bilsin, duysun, beni takdir etsin gibi bir düşünce içinde olmayacağım. Varsa böyle düşünceler kendimi bunlardan temizleyeceğim. Buna ihlasın ‘niyet boyutu’ diyorum. Bir de o işi, o ibadeti, o vazifeyi -müzakerede belirtildiği üzere- Allah’ın iradesinin tecellisi olduğu için yaratılış kurallarına daha doğrusu yaratılış prensiplerine riayet ederek yapacağım. Buna da ihlasın ‘Allah’ın iradesine uyma boyutu’ diyorum. Mesela birisi bir iş yaparken ilk boyutu atlasam yani o işi yapış maksadımda öne çıkmak, bilinmek, bazı beklentilere ulaşmak vs. olsa fakat yaratılış düzenine uysam -terim anlamı bakımından- ihlaslı olur mu? Allah kabul eder mi? Etmez! O halde ihlası elde etmek, ilahî rızayı kazanmak için iki hususa da riayet etmek gerekiyor. Zaten metin de zahiri itibariyle düzene uyma konusundan değil, birinci boyutundan bahsediyor diye anlıyorum.”
Bunun üzerine moderatör bir işin görülmesinde “nazar” bahsinin önemine dikkat çekti: “Nazar konusuna dikkat edildikten sonra Allah rızasını kazanmak için cami yapmak da şart değil. Benim işim, mesleğim ne ise bunu düzgün bir nazar ve yaratılış kurallarına uyarak yaptığımda ihlas gerçekleşiyor diye anlıyorum. Mesela metnin bağlamı açısından dile getirilen hususla ilgili olarak insanlara bir şeyler anlatacaksam, ‘Ben kafama göre anlatırım, muhatap ister kabul eder, ister kabul etmez’ gibi bir tavra girmek yerine insanlara yaklaşma konusunda yaratılış düzenindeki kurallara uymaya çalışacağım”.
Daha sonra ilk söz alan müzakereci şunları ilave etti: “Evet metin, ‘Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok…’ gibi ifadelerde görüldüğü gibi ‘rıza-yı ilahî’ kavramını yaygın anlamı açısından ifade ediyor. Ben biraz da ‘bu tavrın altında ne var’ açısından bakarak ‘yaratılış düzenine uyma ile Allah’ın rızasını kazanma’ arasındaki bağa dikkat çektim. Buna ikinci basamak denirse, insanlar bu ikinci basamağı gündeme getirmiyorlar diye görüyorum. Allah’ın yaratma düzeni sabit. Değişmiyor. Birisi diyelim ki bu düzene uyarak bir ürün meydana getiriyor. Maksadı daha çok satmasını sağlamak ve daha çok para kazanmak. Sonuçta düzene uyduğu için başarılı oluyor mu? Oluyor. Ama kastı ubudiyetini yapmak değil, ekonomik imkan elde etmek. Bunun için ‘ben tabiatın düzenine uymalıyım’ diyor. Uyuyor ve sonuç kendisine yaratılıyor. Fakat bunu kendisine mal ediyor, ‘şöyle yaptım, şu sonucu aldım’ diyor. Oysa bir mümin bir işi ubudiyet düşüncesiyle yapar veya yapmalıdır. İmanın gereği bu bilinci taşımayı zorunlu kılar. İnkarcı kişinin ‘tabiat kurallarına uydum’ demesine karşılık ‘Ben sünnetullaha uydum, Yaratıcımın koyduğu yaratılış prensiplerine uydum, O da bunu yarattı’ der. Sonucu hiçbir zaman kendisine bağlamaz. İşte ihlası ben böyle anlıyorum.”
Ders konunun değişik örneklerle işlenmesi ve farklı boyutlarına dikkat çekilmesiyle meraklı, zevkli ve özgün müzakereler çerçevesinde devam etti. Ben “ihlas” ve “Allah rızası” kavramları ile yaratılış prensiplerine uyma arasındaki bağlantıdan çok istifade ettim. Kur’an’da “Ben din olarak sizin için İslam’dan razı oldum” (Mâide 5/3) mealindeki ayetten hareketle İslam aynı zamanda “marziyyât-ı ilahî” olarak tanımlanıyor. Biliyoruz ki İslam yahut vahiyle gelen hakikatler “dinî şeriat”, “tenzili şeriat” diye adlandırılırken kainattaki şeriat yani yaratılış prensipleri de “kevnî şeriat, fizikî şeriat” diye adlandırılıyor. Her iki şeriat aynı Varlık Kaynağının ahkamı olduğu için bu ikinci şeriatı da “marziyyât-ı ilahî” olarak adlandırmak gerekiyor. Çünkü İslam’ın temel hükümleri esmâ-i ilahiyeden geldiği gibi kevnî şeriatın hükümleri de aynı esmâ-i ilahi kaynaklıdır. Dolayısıyla Allah’ın rızası ya da ihlas her iki şeriata uymaktan geçiyor diye anlaşılıyor. Allah razı olsun.


