Ders Notları

“Ben” Diyebilmenin Önemi ya da İnsana “Benlik” Niçin Verilmiştir?

“Ben” Diyebilmenin Önemi ya da İnsana “Benlik” Niçin Verilmiştir? | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu (12. 01. 2025) “Psikolojik Boyutlarıyla Ene Risalesi” dersinin ikincisi gerçekleştirildi. Psikoloji ile yakından ilgisi olduğu anlaşılan bir moderatör ile önceden derse hazırlandığı görülen aktif bir müzakereci yanında, diğer müzakereci ve katılımcılarla pratik hayatımız açısından önemli notlar ve paylaşımlarla geçen derste ilkin aşağıdaki paragraf okunup müzakere edildi:

“Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak bir muammâ-i müşkülküşâdir, bir tılsım-ı hayretfezâdir. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garip muammâ, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücûbun künûzunu dahi açar.” (Sözler, İstanbul 2020, YAN, s. 507).

Görüldüğü gibi metin, ilk cümlesi itibariyle “ene”nin hem gizli hazineler olan esmâ-i ilahîyeyi hem varlığın gizemini açan bir anahtar olduğunu ifade ediyor. Bir müzakereci buradaki “gizli” (mahfî) kelimesiyle ilgili olarak “Neden künûz ve fakat mahfî” sorusunu gündeme getirip şunu paylaştı: “Çünkü insan irade sahibi olarak dünyaya geliyor. İradesiyle bu hazineyi açacak veya açmayacaktır. İrade o hazinedeki mücevherleri ya çıkaracak veya çıkarmayacaktır. Okul örneğinde olduğu gibi. Okul açık, öğrenilecek olanlar hazine, açılıp içindekilerin öğrenilmesini bekliyor. Ama öğrenmeme tercihi de var.” Ardından moderatör şunu söyledi: “Bu ifadelerde ‘küntü kenzen mahfiyyen…’ diye başlayan yani ‘Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim varlığı yarattım’ rivayetine gönderme var diye anlaşılıyor. Bildiğim kadarıyla bu hadis-i kutsî gündeme getirildiğinde bununla daha çok ‘Zât’ın kast edildiği söylenir. Halbuki müellif burada ‘gizli hazine’ ile ‘esma-i ilahiyeyi’ dile getiriyor. Ben bunun meslekî bakımdan, ilgi bakımından hatta psikolojik bakımdan çok önemli olduğunu düşünüyorum.”

Bunun üzerine araya girerek bir müzakereci şunları söyledi: “Esma-i ilahiye deyince de Zâta yönelinebilir. Metin kainattaki tecellilerin anlamını ve kaynağını açmada ‘ene’nin rolüne dikkat çekiyor. Esma-i ilahîye hazine, kainatta gördüğümüz tecelliler muamma, ene ise bunları açacak olan anahtar. Bu anahtarın bu hazineleri açması için anahtarın hazine kutusu ile buluşması lazım. Böyle bir buluşma gerçekleştiğinde hem hazine açılacak hem anahtarın ne işe yaradığı görülmüş olacaktır. Söz konusu rivayete gelince, bazıları bu hadis olarak sahih değildir demiş, bazıları zayıf veya mevzûdur demiş, bazıları senet olarak zayıf veya asılsız olsa bile anlamı bakımından doğrudur demişlerdir. Müellif bu Risalede zaten söz konusu rivayeti yerli yerine koyarak açıklıyor, açıklayacaktır. Yani ‘Allah’ın buna ihtiyacı varmış gibi’ çağrışımların doğru olmadığını, rivayetin bizim yaratılışı anlayarak Yaratıcımızı tanıyabileceğimizi ifade eden bir mesaj barındırdığını açıklayacaktır.”

Çünkü insan irade sahibi olarak dünyaya geliyor. İradesiyle bu hazineyi açacak veya açmayacaktır. İrade o hazinedeki mücevherleri ya çıkaracak veya çıkarmayacaktır. Okul örneğinde olduğu gibi. Okul açık, öğrenilecek olanlar hazine, açılıp içindekilerin öğrenilmesini bekliyor. Ama öğrenmeme tercihi de var.

Moderatör müellifin söz konusu hadis diye rivayet edilen cümledeki ‘bilinme’yi esma-i ilahiye olarak anlamanın mesela meslek-meşrep açısından önemli olduğunu şöyle belirtti: “Muhtelif meslekler var, bunlardan birisi de tasavvuf. Tasavvuf mesleğinin en azından bazı muhitlerinde kuvvetli bir ‘vahdet-i vucûd’ anlayışı var. Kimilerinin buradan hareketle ‘ene’l-Hak’ diyerek kendisine veya varlıklara uluhiyeti temsil ettiği iddiasına kadar giden savrulmaları oldu, olabiliyor. Oysa biz Yaratıcıyı Zâtı itibariyle değil, -çünkü O mutlak olduğu için Onu Zâtı itibariyle tasavvur etmek imkansızdır- esması yani kainata yansıyan özellikleri itibariyle tanıyabiliriz. Öte yandan metinde ‘tılsım’ kelimesi geçiyor. Bu da anahtar kelimelerden biri. Malum, tılsım sözlükte şifre, büyülü söz gibi anlamlara geliyor. Hani, mesela hamail gibi bir şey taşır, ona ‘açıl susam açıl’ gibi bir söz söylersiniz da açılır falan ya, metin ‘ene’nin böyle çok özellikli bir şifre olduğunu ifade ediyor. Ene açıyor; sağa çevirince yani insanın onu yaratılışında kodlandığı istikamette kullanınca hayır boyutunu, gerçekleri açıyor, sola çevirince o gerçekleri kapatıyor. Yani ‘ene’ denilen insandaki benlik duygusu, insanın kendi gerçeğini kabul etmemek için şartlandırılarak kullanıldığında gerçekleri inkar edecek seçenekleri tercih ediyor. Bize böyle bir özellik takılmış.” Bir müzakereci şunu ekledi: Evet, ene açıyor ve kapatıyor. Neyi açıyor, neyi kapatıyor, o önemli. Eğer ‘ene’yi kullanır, bizdeki özelliklerden hareketle Yaratıcının bizdeki ve alemdeki özelliklerini fark edersek hem biz hem kainat bizim nazarımızda anlamsızlıktan çıkıyor, Yaratıcıyı tanıtan anlamlı, hikmetli kitaba dönüyor.”

Bundan sonra moderatör metinde yer alan “Ene, mahiyetinin bilinmesiyle açılır” cümlesini kısa ifadelerle açıklamasının ardından bir müzakereci şunları söyledi: “Burada mahiyetinin bilinmesinden maksat ne işe yaradığını, niçin verildiğini bilmek şeklinde anlaşılabilir. Mesela ben acıktığımda açlık hissediyorum. Bir şeylere ihtiyacım var diyorum. Ne yapıyorum? Karnımı doyurmak için mutfağa gidiyorum. Açlık hissim beni mutfağın kapısını açmaya itiyor. İhtiyacımı karşılayınca, beni böyle bir ihtiyaçlı yaratan, bu ihtiyacımı fark etme özelliği var eden, diğer taraftan bu ihtiyaçlarımı hazırlayıp var eden kimdir, kim olabilir diye sorgulamaya başlıyorum. Beni, açlık hissimi, midemi, midemin ihtiyacı olan yiyecekleri, yiyeceklerin yetişmesi için gerekli olan her şeyi… ancak aynı Kaynak yaratmış olmalıdır sonucuna ulaşıyorum. Kainatta gördüğüm özelliklerin -Kur’an buna esma-i ilahî der- O Kaynağa ait olduğunu, O kaynağı gösterdiğini anlıyorum.”

Aynı müzakereci şöyle devam etti: “Bu dünyanın yaratılış sebebini, insanın bu alemde yerinin ve görevinin ne olduğunu anlamak için inançlılık veya inançsızlık söz konusu olmaksızın insanın sorgulaması gerekir. Susayınca şu bulmak için teşebbüse geçmesi gibi. Buna sebeplere teşebbüs etmek denir. Ama bu sorgulama sonunda şebekeden gelen ve musluğu açınca ulaştığım suyun gerçekten neden ve nasıl geldiğini düşünmem ve incelemem gerekir. Su ihtiyacı olan ben varım, dünyada da benim içmem için su var. Buradan hareketle anlarım ki beni de, suya olan ihtiyacımı da, suyu da yaratan ancak kainatı yaratan olabilir der, sebep dediklerimin hiçbir etkenliğinin bulunmadığından emin olurum. Demek ki, ‘sebep’ diye adlandırdıklarım, benim bu dünyanın yaratılış düzeni içinde nasıl tercihler yapacağımı öğreten bir yaratılış türüdürler. Gerçekten bir şeylerin varlığında etkenliklerinden söz etmek mümkün değildir. Benim madde elementlerinden var edilmiş olan bedenim bana susuzluğumu bildirecek bir ilişki ağının bilinçli bir şekilde kurucusu olamaz, çünkü kendisinde bilinçlilik, güç, irade gibi zorunlu özelliklerin izine rastlanmaz. Yalnızca yaratılış düzeni gereği kendileri bulundukları pozisyonda yaratılmışlardır.”

O emanetin önce bilincinde olunması lazım. Bu birinci aşama. Bunun için insanın ‘Ben neyin nesiyim, varlıklar neyin nesi, benim sonum niye böyle bitiyor’ diye sorgulaması lazım. Eğer insan sormazsa, sormuyorsa insanî duygularını kullanmıyor demektir. Oysa insanı diğer canlılardan ayıran en temel yönü insanî duyguları ya da özellikleridir. İnsan kendisini insan eden özünü, duygularını, vicdanını devreye sokarak sorgulama yapmazsa bu tür özellikleri deforme olur, çürür gider.

Moderatör yapılan müzakereyi kısa cümlelerle değerlendirdikten sonra şunları paylaştı: “İnsan kendisine emanet olarak verilen ‘ene’yi bu şekilde kullanınca kendi gerçeği ile çelişmediği için, ruh sağlığı açısından olumlu bir halet-i ruhiyeye ulaşır. Bu kişi ile bunun farkında olmayan, duyarsızca yaşayan ve kendisini akıntıya bırakan bir kimse aynı psikolojide olabilir mi? Söz gelimi, ‘ene’ emanetini kullanarak Yaratıcısını özellikleriyle tanıyan birisi, isteklerini, beklentilerini Ondan yaratması için bekleyen, yani fiili seçimleriyle ve söz ile ona dua eden birisi daha güvenli, daha mutlu olmaz mı? Daha açık bir ifadeyle bilinçli ve kasıtlı bir şekilde Yaratan’a müracaat eden ile bilinçsiz olasılıklara dayanarak, ‘oluşmuş bir şekilde’ diye anladığı maddeden ibaret olan şeylere müracaat eden bir olur mu? İnsanî duygular hangisine müracaat etmeyi akıllıca yapılmış bir tercih görür? Mesela, dua eden ve etmeyenlerle ilgili yüz kişi üzerinden bir araştırma yapılsa, altı ay veya bir yıl her iki grup gözlense, beyinlerine sensörler konulsa, beyin diyagramları çıkarılsa, hormonel değişiklikler tespit olunsa vs. hiç şüphe yok ki, arada büyük farklılıklar olduğu ortaya çıkacaktır. Dua edenlerin hayatla kurdukları ilişki psikolojik açıdan kesinlikle daha dengeli, daha tutarlı, daha huzurlu olacaktır.”

Ardından bir müzakereci şunu ilave etti: “O emanetin önce bilincinde olunması lazım. Bu birinci aşama. Bunun için insanın ‘Ben neyin nesiyim, varlıklar neyin nesi, benim sonum niye böyle bitiyor’ diye sorgulaması lazım. Eğer insan sormazsa, sormuyorsa insanî duygularını kullanmıyor demektir. Oysa insanı diğer canlılardan ayıran en temel yönü insanî duyguları ya da özellikleridir. İnsan kendisini insan eden özünü, duygularını, vicdanını devreye sokarak sorgulama yapmazsa bu tür özellikleri deforme olur, çürür gider. Sorguladığı zaman ne olur? Ben bir şeyler istiyorum, tatmin olmak istiyorum. Tatmin olmanın da dünyada sınırı yoktur. Dünya sınırlı, kısa bir süre sonra bedenimi burada bırakıp ayrılıp gideceğim bir eğitim-öğretim yeridir. Her zaman hem kendime hem de dostlarıma söylerim: Allah’a hayatı verdiği için ne kadar şükredersek, ölümü verdiği için de en az o kadar hatta daha fazla şükretmek gerekir. Zira hayatın anlamı ölüm gerçeğini düşünmekte yatar. Ölüm olmasaydı hayat üzerinde durmazdık. Ölüm o kadar değerli bir nimet ki onu sevmeyen Allah ile barışık yaşayamaz. Her ne ise… İşte insan böyle bir aşamadan geçmezse anlamsızlık içinde kalır. Fiziken insan ama pratikte insaniyetten uzak, iki ayaklı bir yaratık olarak yuvarlanır gider. Kur’an bunu insaniyetten uzaklaşan Yahudilerin maymuna döndürülmesi üzerinden bize anlatır. Sorgulamayan, insaniyeti ile çelişen, ebedi arzulayan duygularına ilgisiz kalan kimseler insanı taklit eden malum hayvanlara benzer. ‘Siz Kur’an okuyucuları kendinizi maymun gibi toplumda bulduğunuz yaşam biçimini taklit edip gitmeyin, insanı duygularınızı kullanın, insan gibi yaşayın’ der.”

Bundan sonra bir müzakereci şunları ifade etti: “Metne baktığımızda, müellifin burada ‘ene’yi fonksiyonu açısından tarif ettiğini görüyoruz. Müellif ‘ene’nin kainatın tılsımını açtığını, yani kainatta gördüğümüz özelliklerin kainattan kaynaklanmayıp kainat ötesi bir varlığa işaret ettiğini gösterdiğini, böylece Yaratıcının esmasını anlamaya vesile olduğunu söylüyor. Bu, metinle ilgili dikkatimi çeken bir husus. Diğer bir nokta, moderatörün ifade ettiği gibi burada ‘küntü kenz’ hadisi diye bilinen rivayete gönderme yapılıyor ve Zât’tan ziyade esma üzerinden açıklanıyor. Malum, Zât-sıfat ilişkisi birbiriyle ne aynı ne gayrı diyeceğimiz bir iç içeliktedir. Dolayısıyla bu açıdan bakınca hem klasik yorum hem moderatörün yorumu birbiriyle örtüşüyor, diye düşünüyorum.” Bunun üzerine bir müzakereci şunu paylaştı: “Zât-sıfat ilişkisi yahut Zât-isim ilişkisi konumuz değil. Çünkü biz Ha-mim katılımcıları olarak Zat-ı İlahi üzerinde mütalaada bulunmanın imkansızlığından dolayı bu tür mütalaaların tartışmasının yersizliğini anlıyoruz ve de bu tartışmalar hakkında doğru ya da yanlış demenin anlamsızlığını görüyoruz. Ama gerçek şu ki, biz kainattaki tecelliler üzerinden esmayı tanır, ‘Bu isimlerin bir müsemması yani bu isimlere sahip Kaynak olmalıdır’ deriz. Böyle bir kaynağın varlığı zorunlu olduğu için O ‘mutlak’tır, mutlak olmalıdır, sonucuna ulaşırız. Zât-sıfat ilişkisi ile ilgili olarak yapılan tartışmalar beni ilgilendiriyor gözükmüyor. Ben Yaratıcının ‘mutlak’ olduğuna ulaşınca, Onun varlığını tasdik eder, kainattaki tecellilerine bakarak Onu isimleriyle yani özellikleriyle tanır, ‘mutlak’ı bilemeyeceğimi bilirim, o kadar! Kur’an’da da Yaratıcımız, Musa kıssası üzerinden bu dersi vermiyor mu? Hz. Musa ‘Seni göreyim’ diyor. Bu, biraz da ‘Seninle konuşmak istiyorum’ anlamındadır. O ne diyor? ‘Beni göremezsin’. Devamında illa da görmek istiyorsan ‘Dağa bak!’ diyor. ‘Mutlak’ı görmek istiyorsun. Bu mümkün mü? Ya sen yaratık olmaktan çıkacaksın, ya Ben Yaratıcı olmaktan çıkacağım ve bir yaratık gibi senin düzeyine ineceğim, Yaratan hiç yaratılmaya muhtaç olanlar gibi olur mu?’ diyor. Ama dağa bakarsan, dağın yazınki halini, kışınki halini, zirvesini, eteklerini, -düşünebilsen- içindeki madenleri Beni yani Benim tecellilerimi görürsün; o yansıyan özelliklerin sahibi olan Bana görüyormuşçasına inanabilirsin’ diyor. Dağa tecelli edince de ‘mahluk ve belli boyutlarda yaratılmaya muhtaç’ olan dağ ‘hâlik ve mutlak’ olan karşısında tuz buz oluyor, Hz. Musa da dağın melekûtiyetine dikkat edip onun yaratılışındaki özelliklerin Sahibinin varlığından emin olunca bayılıp yere yığılıyor. Yani kainatın tümünde böylesi bir gösterinin sergilendiğini idrak edince kainatın Sahibi, Rabbi karşısında kendisinin hiçbir iddiası olamayacağını itiraf ederek kainatın Rabbi karşısında secdeye kapanıyor. Sonuç olarak ben kainatın dışına çıkamam, yaratılmışlıktan çıkamam. Benim yapabileceğim yaratılmışlardan, yaratıklardan, yaratılmalardan yola çıkarak Yaratıcının -insanın mantığı bakımından- zorunlu olduğunu, mutlak olduğunu tasdik etmektir.”

İfade olunduğu gibi önce ‘ene’yi açmak gerekiyor. Ene neye yaradığını bilince açılır. Yani bende böyle özellikler var, bunlar neyin nesidir diye sorgulayınca, ene açılır, ‘ene’yi kullanmaya başlarım. Ondan sonra bu anahtarla ‘kainat neyin nesidir’ derim, kainatın ve kainatta gördüğüm özelliklerin varlığın kendisinin eseri ya da hüneri olmadığını anlarım. Böylece kainatın yaratılış biçimiyle ilk bakışta görünmeyen ve fakat dikkat edip ‘Nasıl oldu da var oldular bu varlıklar?’ diye düşünülünce tılsımı açılmaya başlar. Sonra insan bu özelliklerin ancak mutlak bir kaynaktan gelmesi gerektiğinden emin olur, metindeki ifade ile ‘vücub alemi’nin varlığının zorunluluğunu emin bir şekilde onaylar.

Bu tefekkürden sonra moderatör metindeki “O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garip muammâ, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücûbun künûzunu dahi açar” cümlesi etrafında kısa açıklamalar yaparak, ‘ene’nin vücub aleminin hazinelerini nasıl açtığına dikkat çekti. Ardından bir müzakereci şunu söyledi: “Metin, müzakerelerde de değinilen çok önemli bir prensibe işaret ediyor: Vücub aleminin hazinelerine kainat üzerinden yola çıkarak ulaşmak! Bilindiği gibi biz imkan aleminde yaşıyoruz. Vücub alemi mutlakı, zorunluluğu, yaratılmışlık ötesini -daha açık deyişle- uluhiyeti ifade ediyor. Karşıt anlamı taşıyan imkan alemi ifadesi ise varlığı kendinden kaynaklanmadığı için var olması veya var olmaması Var Edecek bir Yaratıcının tercihine bağlı yaratıkları ifade ediyor. Yani ‘imkan alemi’ tabiri ‘varlığı da yokluğu da mümkün olan, var edilirse var olan, var edilmezse var olamayacak olan’ nitelikteki kainat ve içindeki her şey için kullanılır. Biz yaratılmışlar olarak, sınırlı varlıklar olarak, pek çok şeye muhtaç varlık olarak -tanım gereği- bütün bunlardan uzak olan ulûhiyeti ancak ve ancak Onun kainata yansıyan özellikleriyle tanıyabilir, iman edip teslimiyet gösterebiliriz.” Başka bir müzakereci de şunları dile getirdi: “İfade olunduğu gibi önce ‘ene’yi açmak gerekiyor. Ene neye yaradığını bilince açılır. Yani bende böyle özellikler var, bunlar neyin nesidir diye sorgulayınca, ene açılır, ‘ene’yi kullanmaya başlarım. Ondan sonra bu anahtarla ‘kainat neyin nesidir’ derim, kainatın ve kainatta gördüğüm özelliklerin varlığın kendisinin eseri ya da hüneri olmadığını anlarım. Böylece kainatın yaratılış biçimiyle ilk bakışta görünmeyen ve fakat dikkat edip ‘Nasıl oldu da var oldular bu varlıklar?’ diye düşünülünce tılsımı açılmaya başlar. Sonra insan bu özelliklerin ancak mutlak bir kaynaktan gelmesi gerektiğinden emin olur, metindeki ifade ile ‘vücub alemi’nin varlığının zorunluluğunu emin bir şekilde onaylar. Bu aşamada varlık kaynağını tanıdım diye Onun kendisini bildim demek değildir. İşte varlıklarda gördüğüm yaratılış, düzenlilik, kasıtlılık, ölçülülük, hikmet, rahmet gibi özelliklerin mutlak bir Kaynağı olmalıdır ve bu özelliklerinin ancak Ona ait olması gerektiğini onaylamaya iman denir. İman, Yaratıcının mahiyetini bilmek değil, olması gerektiğini kesin şekilde tasdik etmek demek olup -her zaman söylendiği üzere- gaybîdir. Bilgisayara bakıp mühendisinin olması gerektiğine, bilgisayardaki özelliklerin Onun bilgi, irade ve hikmet sahibi olduğunu gösterdiğini kabul etmek gibi.”

Bundan sonra bir müzakereci “Allah, mesela rahmet sahibidir, kainata bakınca her yerde ben Onun rahmet tecellilerini görüyorum” mealinde bir açıklama yapınca, önceki müzakereci tekrar söz alarak -özetle- şunu söyledi: “Burada usul konusunda dikkatli olmak gerekiyor. Söz gelimi, ‘Yaratıcı rahmet sahibidir, Onun rahim ismi vardır, kainatta Onun bu ismi tecelli ediyor’ diye konuşmak bu zamanda söz konusu olmamalıdır. Bu usul geçmişte kullanılmış ise de bugün itibariyle sağlıklı bir usul değildir. Çünkü bu usulde önce çevreden veya kültürden gelen bir inanç var, ‘Yaratıcı rahmet sahibidir’ diye, sonra kainatta bunun tecellilerinden söz ediliyor. Oysa bizim Ha-mim derslerinde sıklıkla altını çizdiğimiz usul; önce varlık aleminden yola çıkmak, kainatta gördüğümüz özelliklere kainatın kaynaklık edemeyeceğini anlamak, sonra gerek söz konusu özelliğin gerekse bütün özelliklerin mutlaka bir Kaynağı olması gerektiği gerçeğini mantıken anlamak, sonra da o kaynağın ‘zorunlu, kainat türünden olmaması gereken, mutlak’ bir kaynak olduğunu tasdik etmektir. Mesela biz atomdan galaksilere kadar kainatta, her şeyde denge, ölçü, ölçülük olduğunu, başka bir ifadeyle ‘adalet’ özelliği görüyoruz. Bu özelliğin atomdan, doğadan, galaksiden, çevresel faktörlerden kaynaklanamayacağını (çünkü bunlarda bu dengeyi, bu ölçüyü ve ölçülülüğü sağlayacak bilgi, on görü bulunduğuna dair hiçbir veri görmüyoruz) anlayıp gaybî olarak Yaratıcının adalet sıfatına sahip olduğuna iman ediyoruz.”

Kainatın kapılarının görünüşte açık ama hakikatte kapalı olduğu ifadesindeki ‘kapalı’ hakikatini tefekkür etmek gerekiyor. Niye kapalı? Zorlaştırmak için mi yoksa açılmasını beklediği için mi? Diyelim ki bir telefon makinası zahiren hazır, fakat elektrik devresi çalıştırıldığı takdirde çalışır, kullanılır hale gelir, Bataryası doldurulmazsa bir işe yaramaz. İnsan da kendisinde kullanılmayı bekleyen aletleri kullandığı zaman kainatın melekûtiyet boyutu açılır. Melekûtiyetin açılmasıyla da insan duyguları açılır, çekirdek ağaç olmak için büyümeye başlar. Çekirdek de zahiren cansızdır, insan aletleriyle açılınca da kendindeki çekirdek ile kainatta kullanılmayı bekleyen melekûtiyet birleşince çekirdek ağaç olarak yaratılır.

Usule ilişkin bu tefekkür ve devamında gelişen müzakerelerin ardından aynı müzakereci özetle şunu da ekledi: “Kainatı gözlemleyerek yaptığımız bu usulden sonra, bir de biz adına peygamber denilen bir kişinin Yaratıcının mesajı olduğunu söylediği bir açıklamasıyla daha doğrusu bir Kitapla da karşılaşırız. Baktığımızda o kitapta Yaratıcının, söz gelimi rahmet sahibi, adalet sahibi… olduğuna dair haberleri okur, bizim varlıktaki gözlemlerimiz sonunda ulaştığımız sonuçların burada sözlü olarak açıkça beyan edildiğini görür, böylece aynı zamanda kitaplara ve Peygambere de imanımız tahkiki yani ‘gerçekçi’ bir temele oturmuş olur.” Bu önemli müzakerelere moderatör son olarak şunu ilave etti: “Burada sağlam bir metot olarak -orijinal ifadesiyle- eserden müessire yani yaratıklardan Yaratıcıya intikal prensibinin altı çizildi. Müessirden esere yani Var Ediciden var edilenlere intikalin ön yargılara dayanabileceği için sağlıklı olmadığı belirtildi, çok güzel açılım ve açıklamalar yapıldı. Kanaatimce, eğer burada vurgulanan usul iyi kavranır, hayatımızın bir parçası olur, seri olarak sürekli gerçekleşen bir temele oturursa, müessirden esere olan intikali içererek konuşan Kur’an’ın mesajı da de devreye girebilir, böylece ‘tahkiki iman mesleği’ her iki usulün aynı anda, beraberce çalışmasıyla devam edebilir.”

Bundan sonra moderatör kısa notlar düşerek metinden, devam eden şu paragrafı okudu: “Âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenâb-ı Hak, emânet cihetiyle insana ene nâmında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar; ve öyle tılsımlı bir enâniyet vermiş ki, Hallâk-i Kâinatın künûz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene kendisi de gayet muğlâk bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkatı bilinse, kendisi açıldığı gibi, kâinat dahi açılır.” Ardından bir müzakereci metinde geçen ‘kapalılık’ konusunda şu notu paylaştı: “Kainatın kapılarının görünüşte açık ama hakikatte kapalı olduğu ifadesindeki ‘kapalı’ hakikatini tefekkür etmek gerekiyor. Niye kapalı? Zorlaştırmak için mi yoksa açılmasını beklediği için mi? Diyelim ki bir telefon makinası zahiren hazır, fakat elektrik devresi çalıştırıldığı takdirde çalışır, kullanılır hale gelir, Bataryası doldurulmazsa bir işe yaramaz. İnsan da kendisinde kullanılmayı bekleyen aletleri kullandığı zaman kainatın melekûtiyet boyutu açılır. Melekûtiyetin açılmasıyla da insan duyguları açılır, çekirdek ağaç olmak için büyümeye başlar. Çekirdek de zahiren cansızdır, insan aletleriyle açılınca da kendindeki çekirdek ile kainatta kullanılmayı bekleyen melekûtiyet birleşince çekirdek ağaç olarak yaratılır. Kainat okulunda sergilenen ders malzemelerinden faydalanarak varlığın gerçeğini öğrendikçe insan tekamül eder. Değilse çekirdek olur, kainat da yani okul da israf edilmiş olur.”

Bundan sonra ders bu paragrafın anlaşılması istikametinde yapılan kıymetli tefekkürlerle devam etti. Ben kendi adıma hem metnin anlaşılması noktasında hem bu vesile ile gündeme gelen konular noktasında çok istifade ettim. Allah razı olsun.

(Ders kaydına şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=rsbkURbwXLw)

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın