Ders Notları

Bize Verilen En Değerli Emanet: Benliğimiz

Bize Verilen En Değerli Emanet: Benliğimiz | Ha-Mim

Ha-mim’de, önceki hafta Kayyûmiyet derslerinin -en azından mevcut aşamasının- tamamlanmasından sonra, bu hafta sonu yapılan derste (05. 01. 2025) Ene Risalesi’nin (Otuzuncu Söz, Birinci Maksat) okunmasına başlandı. Ders gerek moderatörün özel ilgi alanı olması gerekse konunun elverişliliği dolayısıyla “Psikolojik Boyutlarıyla Ene Risalesi” başlığı ile duyuruldu ve önceki derslere göre daha fazla katılımla gerçekleştirildi. Kendi adıma feyizli, bereketli, istifadeli bir program oldu. Ben dersin tamamını, akışı ve güzel müzakereleri ilgili video kaydına havale edip belirli bir bölümünü aktarmak istiyorum.

Risalenin başında “Tılsım-ı kainatı keşfeden Kur’an-ı Hakim’in mühim bir tılsımını halleden Otuzuncu Söz ‘Ene ve Zerre’den ibaret bir elif, bir noktadır” cümlesi yer alıyor. Bir müzakerecinin belirttiği üzere burada “elif” ene’ye, “nokta” ise zerreye bakıyor. Devamında “Şu Söz iki Maksattır. Birinci Maksat ‘ene’nin mahiyeti ve neticesinden, İkinci Maksat ‘zerre’nin hareket ve vazifesinden bahseder” deniliyor. Arkasından Birinci Maksat başlığı altında besmeleden sonra bir ayet ve şu pasaja yer veriliyor:

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

“Şu ayetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki: Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emânetin müteaddit vücûhundan bir ferdi, bir vechi, ene’dir. Evet, ene zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurânî bir şecere-i Tûbâ ile, müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azim hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshîl edecek bir mukaddime beyan ederiz.” (Sözler, İstanbul 2020, YAN, s. 507)

Her şeyden önce Ene Risalesi’nde kullanılan terimlerden ne anladığımızı tek tek, detaylı bir şekilde konuşmamız lazım. Değilse herkes bu terimlere farklı anlamlar yüklemişse yapılan müzakerelerde birbirini anlayamama veya yanlış anlama gibi tahrip edici bir durum ortaya çıkabilir.

Moderatör ilk ders olması hasebiyle, kısaca önce şunları paylaştı. “Müellif burada insanın çok önemli bir yönünü teşkil eden ‘ene’ bahsine değinileceğini söylüyor. Psikoloji de bir bakıma yüz elli yıldır bu konuyu irdeliyor. Birlikte bu bahsi anlamaya, tefekkür etmeye çalışacağız. Elbette burada serdedilen fikirler anlamaya yönelik çabalardan ibaret olacaktır. Öte yandan bunlar, bu konuda söylenebilecek son söz değil, gelişmeye açık, dinamik yaklaşımlar niteliğinde kalacaktır.” Ardından bir müzakereci şunu kaydetti: “Her şeyden önce Ene Risalesi’nde kullanılan terimlerden ne anladığımızı tek tek, detaylı bir şekilde konuşmamız lazım. Değilse herkes bu terimlere farklı anlamlar yüklemişse yapılan müzakerelerde birbirini anlayamama veya yanlış anlama gibi tahrip edici bir durum ortaya çıkabilir.” Aynı müzakerecinin “elif” ile ilgili olarak da “elif dik durur” ifadesinden sonra moderatör “Benim de elif ile ilgili olarak birkaç notum var” deyip şunları zikretti: “Bizim kullandığımız ‘üç kitap’ tabiri var; ‘kainat, Kur’an ve insan’ olmak üzere. Elif bu üç kitaptan biri, -bir açıdan ilki olan- ‘insan’ kitabının ilk harfini oluşturuyor. Bu kitabın alfabesinin ilk harfini çözersek bu kitabı okumaya başlayabilir, derinliğine okuma ve anlamlandırma imkanı elde edebiliriz gibi geliyor. Elif aynı zamanda bütün harflerin temsilcisi, bütün harflerin kendisinde cem olduğu bir sembol, bir işaret gibi de düşünülebilir. İkinci olarak elif fiziği metafiziğe bağlayan bir araç gibi de tasavvur edilebilir. Zira elif dik durduğuna göre fiziğin yaslandığı, yaslanması gerek bir hakikat vardır ve olmalıdır. Sanki ‘elif’in, bir tarafı mülk alemine bakıyor, bir tarafı melekut alemine bakıyor diye, uzak bir çağrışım olsa bile aklıma geliyor. Elif bu iki alemi birbirine bağlayan bir işlev gerçekleştiriyor.”

Bir müzakereci moderatörün bu tefekkürüne teyit ederek şöyle dedi: “Zaten ‘ene’ kelimesini Arapça yazarsak ilk harfinin elif ile başladığını görürüz. Yine herkesin aşina olduğu bir kelime var, ‘eşhedü’ yani ‘ben şahitlik ederim ki’ anlamındaki söz. Bu da ‘ene’ yani ‘ben’ ile başlıyor. Müellif sanki ‘elif’ demekle ‘Senden bahsediyorum, başına kendini koyuyorsun, koy’ diyor. Mesela ‘ekraü’ dediğimde ‘ben okuyorum’ diyorum. Bu anlamda gerçekten ‘elif’in insanına ‘ben’ diye ortaya çıkmasını temsil ettiğini anlıyoruz.”

İkinci olarak, ‘elif’ fiziği metafiziğe bağlayan bir araç gibi de tasavvur edilebilir. Zira elif dik durduğuna göre fiziğin yaslandığı, yaslanması gerek bir hakikat vardır ve olmalıdır. Sanki ‘elif’in, bir tarafı mülk alemine bakıyor, bir tarafı melekut alemine bakıyor diye, uzak bir çağrışım olsa bile aklıma geliyor. Elif bu iki alemi birbirine bağlayan bir işlev gerçekleştiriyor.

Bundan sonra moderatör Risalenin başındaki ayetin mealini paylaştı: “Ayet meali itibariyle şunu söylüyor: ‘Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik; hepsi de onu yüklenmekten kaçıncılar ve ondan korktular, İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim ve çok cahildir’ (Ahzab 33/72). Bir katılımcı şu notu düştü: “Ayette geçen ‘emanet’ kelimesini iyi anlamak gerekiyor. İnsanın tüm varlığı, tüm duyguları emanettir. Mesela ebedi mutlu olma duygusu bir emanettir, öyleyse insanı o duygu ile yaratan vaat ediyor, verecek. Bu emanet Yaratıcının bir özelliğinin -fiziki anlamda- bir numunesi değildir. Ölçü birimidir, mizandır. Terazide kullanılan ‘kilo’ demiri gibidir. Her şeyi ölçer fakat kendisinde ölçtüklerinin hiçbirisinin özelliği bulunmaz.”

Moderatör sözü ayetteki “aradnâ” kelimesine getirerek şöyle dedi: “Burada geçen ‘aradnâ’ fiili bana özgürlükçü bir teklif gibi geliyor. Zira mesela, ‘size şunu arz ederim’ dediğimizde, bu ifadede onu teklif etme, onun iradesine başvurma keyfiyeti var. Burada ‘Şunu yapacaksın, şunu yapmalısın’ gibi bir dayatma söz konusu değil gibi görünüyor. Aksine muhatabın irade ve şuuru sahibi olduğuna gönderme yapılıyor. İrade ve şuuru sahibi olmayana niye bir şey arz edilsin ki? Muhatabın iradesi ve şuuru olacak ki ona bir şey arz edilmiş olsun. Söz gelimi ben şu masaya ‘Gel beraber bir yürüyüşe çıkalım’ diye arz etsem, aklı ve iradesi olmadığı için çok saçma bir teklif olmaz mı? Diğer taraftan burada melaike ve ruhanilere de bir gönderme var mı, sorusu da akla geliyor.” Bir müzakereci de şunu dile getirdi: “Evet, ‘aradnâ’ fiilinde teklif yapılanların irade ve şuur sahibi olduklarına işaret var. Nitekim ayette geçen ‘semâvât’ kelimesi de gök anlamındaki ‘sema’ sözcüğünün şuur sahipleri için yapılan çoğul kalıbıyla kullanılıyor. Evet, insanda ‘seçme’ özgürlüğü var, ‘tercih etme’ özelliği var. Bu gerçekten çok önemli bir özellik. Bizi sorumlu kılan da bu özelliğimiz. Ayet bahsedildiği gibi bizim bu özelliğimize de atıfta bulunuyor.”

Moderatör sözü “emanet” kelimesine getirerek, kelimenin kök anlamında biri inanma diğeri güvenme olmak üzere iki anlamın bulunduğunu belirtip şunu söyledi: “Ayet insana emanet verildiğine işaret ediyor. Yaratılış bakımından insan akıl ve irade sahibi kılındığı için böyle bir emanete layık görülüyor. Emanette inanma ve güvenme ilişkisi var. Söz gelimi, güvenilir bulmadığınız birisine altın sandığı emanet etmek ister misiniz? Demek ki emanetin iki yönü var, hem ona güvenebilme hem de onu taşıyabilme. Ayrıca burada Hz. Muhammed’in (asm) henüz vahiy almadan önce insanlar arasında ‘el-emin’ diye anıldığına da hatırlayalım. O (asm), insanlar arasında emaneti taşıma, koruma ve güven oluşturma konusunda zirveleşmiş bir şahsiyetti. Ondan sonradır ki vahyi taşıyabilme, yaşayabilme, koruyabilme, temsil edebilme konusundaki güvenilirliği için seçildi ve vahye mazhar kılındı.”

Ayetteki ‘Biz arz ettik’ kelimesinden yola çıkarak bunu geçmişte olup bitmiş bir olay olarak görmemek gerekiyor. Bu ayeti ben, bana şu anda nazil oluyor diye okumalıyım. Emaneti arz etmek her zaman, her yerde, her konuda hayatın içinde. ‘Efendim benim haberim yoktu, bana sorulmadı vs’ demenin anlamı yok. Her zaman hayatında, ailende, konuşmanda, yemende, içmende, kısacası her zamanda ve her bir olayda emanet sana arz ediliyor. Sen bunun karşısında ne yapıyorsun, diye bakılırsa daha dinamik bir anlayışa ulaşılmış olur diye düşünüyorum.

Bundan sonra konuşulanlarla ilgili bazı soru ve cevapların ardından moderatör ayetteki “aradnâ” (arz ettik) fiilinin geçmiş zaman kipi ile kullanılmış olmasına dikkat çekerek şunları söyledi: “Ayetteki ‘Biz arz ettik’ kelimesinden yola çıkarak bunu geçmişte olup bitmiş bir olay olarak görmemek gerekiyor. Bu ayeti ben, bana şu anda nazil oluyor diye okumalıyım. Emaneti arz etme olayı her zaman, her yerde, her konuda hayatın içinde. ‘Efendim benim haberim yoktu, bana sorulmadı vs.’ demenin anlamı yok. Her zaman hayatında, ailende, konuşmanda, yemende, içmende, kısacası her zamanda ve her bir olayda emanet sana arz ediliyor. Sen bunun karşısında ne yapıyorsun, diye bakılırsa daha dinamik bir anlayışa ulaşılmış olur diye düşünüyorum. Söz gelimi, şu anda bazı hakikatler açılıyorsa bunu kendime mal etmeyeceğim, ‘O, bana bunları ihsan ediyor’ diye değerlendireceğim. Dolayısıyla her an ‘ene’nin hangi yönünü çalıştırdığıma bakacağım.” Bir müzakereci de şu katkıyı yaptı: “Emaneti sahibine mi mal ediyoruz yoksa kendimize mi? Bütün mesele emaneti sahibine vermek! Ayette ‘yüklenme’ kelimesi geçiyor, ‘insan bunu yüklendi’ diyor. Biz, bizde olan bir şeyi emanet olarak mı göreceğiz, kendimizin eseri olarak mı göreceğiz? Bu tercihi doğru yapmak gerekiyor. Emaneti reddetmek diye bir alternatifimiz yok. Dolayısıyla yüklenmeyi yaratılış olarak anlamak gerekiyor. Diğer bir ifadeyle önemli olan emaneti doğru kullanıp kullanmamak.”

Bir katılımcı, “İlgili ayette ‘İnsan emaneti yüklendi’, denildikten sonra neden son kısımda ‘İnsan çok zalimdir ve çok cahildir’ deniliyor”, şeklinde bir soru sordu. Bir müzakereci bu soruya şöyle cevap verdi: “Soru bence ciddi. Ama yine bence cevabı da kolay. Çünkü Kur’an sık sık ön uyarı verir. Daha açık ifadeyle Kur’an’ın içi uyarılarla doludur. Buna ‘inzâr’ denir. Ahiret için de çok inzâr ayeti vardır. Cehennem şöyle, orada azap böyle vs. diye şiddetli inzâr yapar. ‘Dur bakalım biz daha dünyadayız’ diyemeyiz. Buradaki inzâr da şu diye anlıyorum: Dikkat et, emanet o kadar, evet o kadar ciddi ki emanet karşı zulmetmen söz konusu olabilir, ihmalkar davranma, emanete hıyanet etme!”

İnsanlara konuşarak bu, ‘Ben sana kainatı kapsayan istidadı verdim, sen de bunu yüklendin, gereğini yap’ demeye geliyor. Mesela bilgisayara programı yüklüyorsunuz, sonra da ona ‘Sana yüklediğim bu programı uygula’ diyorsunuz. Bilgisayarın şuur ve irade sahibi olduğunu düşünelim, bu programı ya uygulayacak veya uygulamayacak. Ayetteki ‘hamelehâ” buna işaret ediyor.

Moderatör sözü ayetin baş kısmına getirerek burada zikredilen “semavât, yer ve dağlar” ifadesinden söz konusu varlıkların “melekutî” yönüne işaret edildiğini, melekûtî yönü itibariyle bunların canlı olduğunu dile getirdi. Peşinden ikinci bir husus olarak da belağatta önemli bir konuyu vurgulamak üzere yapılan ifade biçimlerinin olduğunu, ayetin aynı zamanda böyle bir özelliği yansıttığını söyledi. Bunun üzerine bir katılımcı söz alarak şunları paylaştı: “Bahsedildiği gibi, her şeyin melekûtî bir yönü var. Her şey melekûtî yönü bakımından canlıdır. Ayet diyor ki, emanet o kadar ağırdı ki senin gayet güçlü, yerinden oynamaz gördüğün gökler, yer ve dağ melekûtî yönü bakımından bile bu emaneti yüklenmekten kaçındı. Ayette ‘kaçındı’ anlamına gelen ‘ebeyne’ kelimesi ‘aman ha, beni bu işe bulaştırma’ demektir. ‘Aramıza gir, dokundurma’ anlamındadır. Hani ‘arasında’ anlamına gelen ‘beyne’ kelimesi var ya, ‘ebeyne’ o köktendir. Niye? Yapamam bunu. Kim dedi bunu? Semavat, arz ve dağlar. Yani onun ötesinde melekût yönü hayır dedi. Bu sayılanlar bir bakıma kainat. Kainatı kapsadı. İnsanlara konuşarak ‘Ben sana kainatı kapsayan istidadı verdim, sen de bunu yüklendin, gereğini yap’ demeye geliyor. Mesela bilgisayara programı yüklüyorsunuz, sonra da ona ‘Sana yüklediğim bu programı uygula’ diyorsunuz. Bilgisayarın şuur ve irade sahibi olduğunu düşünelim, bu programı ya uygulayacak veya uygulamayacak. Ayetteki ‘hamelehâ” buna işaret ediyor.” Moderatör de ‘hamelehâ’ fiiliyle ilgili olarak şunları paylaştı: “Bu kelimenin kök anlamında taşımak, yüklenmek, büyütmek anlamları var. Kadının çocuğu yüklenmesi de aynı kelime ile ifade ediliyor. Kadın, yaratılışça çocuğu taşımaya, yüklenmeye, korumaya elverişli olarak yaratılıyor. Bu ayette bu kelimenin kullanılması insanın potansiyel olarak bu emaneti taşımaya, korumaya, geliştirmeye elverişli bir donanıma sahip kılındığına işaret ediyor olmalıdır.”

Bundan sonra bir müzakereci -sonradan bazı küçük tasarruflarla- şunu kaydetti: “Metinde ‘Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emânetin müteaddit vücûhundan bir ferdi, bir vechi, ene’dir’, deniliyor. Burada ayette geçen emanetin birçok ‘vechi’, birçok yüzü, birçok boyutu olduğuna işaret ediliyor ve bu ‘vecih’lerden ancak birinin ‘ene’ olduğu belirtiliyor. Klasik tefsirlerde ayette zikrolunan emanetin, ‘kulluk, sorumluluk, iman ve taat…’ olduğu söyleniyor. Bunlar yanlış görünmemekle beraber müellifin emanetin bir yönünün ‘ene’ olduğu şeklindeki açıklaması orijinal geliyor insana. Müellif bu anlama nasıl ulaştı, deyince ‘emanet’ kelimesinin anlamı zihnimizde biraz daha belirgin olarak canlanıyor. En basit haliyle emanet ‘Güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak tevdi edilen şey’ anlamına geliyor. Düşündüğümde, başta bedenim ve duygularım olmak üzere ‘benim’ dediğim şeylerin hiçbirisinin bana ait olmadığını anlıyorum. O halde bütün bunlar emanet. Akıl emanet, kalp emanet, hisler emanet… hatta ‘yaptım, ettim’ dediğim şeyler de gerçekte benim yaptığım, ettiğim şeyler değil. Bana verilmiş olan bir iradem ve bir tercihim var ama bunların gerçekleştirilmesi benim ‘yaratmam, benim icat etmem’le olmuyor. O halde bütün bunlar bana tevdi edilmiş ‘emanet’ olarak görünüyor. Benim buradan yola çıkarak bunların gerçek sahibini, gerçek yaratıcısını bulmam gerekiyor. Bu suretle Onu tanımam gerekiyor. Bu da Risalenin ileriki bölümlerinde açıklanacağı üzere müellifin ‘vâhid-i kıyâsî’ yani ölçü birimi olduğunu söylediği ‘ene hakikatine götürüyor bizi. Eğer ben emanetleri gerçek sahibi ile ilişkilendirirsem yüklendiğim emaneti korumuş ve gereğini yapmış oluyorum. Değilse, ayetin sonunda belirtildiği üzere zulmediyor, cehalet sergilemiş oluyorum. Zira emanetin önemini bilmemek cehalet, koruyamamak zulümdür.”

‘Aman efendim, köpükten bir omuza dağlar bindirilmiş’ denirse, benim ‘kötümser dindarlık’ dediğim marazî bir hal ortaya çıkar veya çıkabilir. Böyle kötümser dindarlar depresyona açık oluyorlar. ‘Bak, onca büyüklüklerine rağmen semavatın, arzın ve dağların korkup kaçtığı bir emanet var yüklendiğim’ der, sonra ‘kaldıramıyorum, bu emaneti taşıyamıyorum’ dersek suçluluk duygusu devreye girer. Bu da türlü yakınmalar içinde kişiyi depresif bir hale düşürebilir.

Daha sonra gerek ayette dikkat çekilen mesajlar gerekse metinde altı çizilen hususlarla ilgili müzakereler, artarak devam etti. Moderatör ayetin psikolojik çağrışımlarına işaret etmek üzere şunları söyledi: “Ayetin içinde bazı psikolojik inceliklere de işaret var gibi geliyor bana. Birkaçına değinmek istiyorum. Bunlardan birisi ‘korktu’ anlamındaki ‘eşfekna’ ifadesi. Psikolojide, her biri özel terimlerle ifade edilen çok korku çeşitleri var. Bunları burada zikretmek gerekmiyor. Ama ayette kaba, ölçüsüz, vehimkar bir korkudan söz edilmediği açık. Çünkü mesela aydınlığı ifade etmek üzere kullandığımız ‘şafak’ kelimesi de aynı kökten. Biraz karikatürize ederek söylemek gerekirse ayet insana, ‘Bakın size göklerin, yerin ve dağların korkup kaçtığı bir emanet konuluyor’ diye anlaşılır, insanın da zayıf, aciz bir varlık olduğu düşünülürse, buradan da çaresizlik duygusu çıkarsa bu psikolojiyi bozar, bozuyor. ‘Aman efendim, köpükten bir omuza dağlar bindirilmiş’ denirse, benim ‘kötümser dindarlık’ dediğim marazî bir hal ortaya çıkar veya çıkabilir. Böyle kötümser dindarlar depresyona açık oluyorlar. ‘Bak, onca büyüklüklerine rağmen semavatın, arzın ve dağların korkup kaçtığı bir emanet var yüklendiğim’ der, sonra ‘kaldıramıyorum, bu emaneti taşıyamıyorum’ dersek suçluluk duygusu devreye girer. ‘Efendim iyi bir insan olamadım, iyi bir kul olamadım, emaneti koruyamadım’ yakınmaları içinde depresif bir hale düşülebilir. Oysa burada insanın bunu taşıyabilecek bir donanıma sahip olduğuna, mahiyetinde bunu gerçekleştirecek özellikler bulunduğuna işaret ediliyor. Kaldı ki mesela başka bir ayette ‘Allah’ın insana kaldıramayacağı bir yük yüklemediği’ (Bakara 2/286) belirtiliyor. Demek ki söz konusu ayeti bu gibi ayetlerle yan yana, iç içe okumak gerekiyor. Dolayısıyla bu ayetleri beraberce okuduğumuz zaman umutsuzluk, çaresizlik gibi marazî hallere düşmekten uzak kalıyoruz.”

Biz önce kendimizin ‘melekûtiyet’ini yani doğrudan bizi Yaratana bakan yönünü göreceğiz. Zira kendi melekûtiyetini görmeyen bir kimse kainatın melekûtiyetini görmez, göremez. Kendisini et ve kemik yığını olarak düşünen bir kimse kainatın da maddeden ibaret olduğunu zanneder, her şeyi anlamsızlık içinde tanımlamak zorunda kalır. Bu zorunluluk bu tür kimselerde, ‘hayatın anlamı yok, bir şekilde hayata gelmişiz, bir şekilde yaşıyoruz, bir şekilde de ölüp gideceğiz’ anlayışını getirir. Böylece insanı ümitsizlik çukurunun içine atar.

Dersin ismiyle uyumlu olarak konunun psikolojik yönüne dikkat çekilince, başka bir müzakereci de şöyle söyledi: “Bu ayetin psikolojik analizi açısından kendimce aldığım notlardan birisi şu: Biz önce kendimizin ‘melekûtiyet’ini yani doğrudan bizi Yaratana bakan yönünü göreceğiz. Zira kendi melekûtiyetini görmeyen bir kimse kainatın melekûtiyetini görmez, göremez. Kendisini et ve kemik yığını olarak düşünen bir kimse kainatın da maddeden ibaret olduğunu zanneder, her şeyi anlamsızlık içinde tanımlamak zorunda kalır. Bu zorunluluk bu tür kimselerde, ‘hayatın anlamı yok, bir şekilde hayata gelmişiz, bir şekilde yaşıyoruz, bir şekilde de ölüp gideceğiz’ anlayışını getirir. Böylece insanı ümitsizlik çukurunun içine atar. İkincisi, kendisinin melekûtiyetini görmeyen bir kimse hem kendi ruhî kapasitesini hem Yaratıcının kendisine verdiği sayısız ikramların kıymetini takdir edemez. Oysa insan yaratılmış olmanın, var olmanın kıymetini bilirse, Yaratıcının bu vesile ile verdiği iyilikleri görürse ve bu anlayışın gereğini yapmaya çalışırsa hem kendisi ile hem Yaratıcısı ile barışık yaşar. Yaratıcısını takdir eder, Ona muhabbet duyar. Zira insan yaratılışının kıymetini bildiği oranda Yaratıcısına karşı memnuniyet duyar ve muhabbet besler. Üçüncü nokta da şu: Kişinin sahip olduğu şeyleri emanet olarak düşünmeyip de kendisini ‘mükemmel’ olarak görmesi, onda aynı zamanda ‘ben doğru yoldayım’ duygusunu geliştirerek sorgulama, vahye ihtiyacını fark etme kapısını kapatır. Yine kendisini ‘mükemmel’ gören bir kimse yaşayış bakımından bunun hakkını veremediğini düşündüğünde suçluluk psikolojisine girer. Bu da güvensizliğe yol açar. Bu halde olan bir kimse günahkarlık psikolojisi ile istiğfara yönelmek yerine Allah ile arasına mesafe koyma tuzağına düşer. Dolayısıyla insanın her türlü tuzaklardan uzak kalarak dengeli, sağlıklı, hakkaniyetli yol takip etmesi gerekiyor.”

Ders katılımcıların aktif soru ve katkıları yanında chat kutusuna yazılan notlarla da son derece faydalı, bereketli ve feyizli şekilde devam etti. Bu ilk ders, bundan sonraki derslerin de zengin açılımlarla devam edeceği müjdesini verir gibiydi. Allah razı olsun.

(Ders kaydına şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=tOiGFxiAm0I)

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın