Ders Notları

Allah’ı Kayyûm İsmiyle Birlikte Tanımamın Hayatıma Katkıları

Allah'ı Kayyûm İsmiyle Birlikte Tanımamın Hayatıma Katkıları | Ha-Mim

Ha-mim’in, geçtiğimiz hafta sonu yapılan (29. 12. 2024) Kayyûmiyet dersinde Otuzuncu Lem’a’nın Altıncı Nüktesi’nin son kısımları okunup müzakere edildi. Takdimci önceki hafta okunan kısımlara atıf yaparak onlara tekrar dönmeye gerek olmadığını kaydedip metnin son üç paragrafından ilki olan aşağıdaki paragrafı okudu:

1- Kayyûmiyeti ile Allah’i tanımanın bir meyvesi: Allah’ı Mutlakiyeti ile tanımak

“İşte, insanın mezkûr vazifeler gibi çok mühim hizmetleri var. Cemâl-i bâkîye aynadır. Kemâl-i sermediyeye dellâl-ı muzhirdir. Ve rahmet-i ebedîyeye muhtac-ı müteşekkirdir. Madem cemal, kemâl, rahmet bâkidirler ve sermedîdirler; elbette o cemâl-i bâkînin âyine-i müştâkı ve o kemâl-i sermedînin dellâl-ı âşıkı ve o rahmet-i ebedîyenin muhtac-ı müteşekkiri olan insan, bâki kalmak için bir dâr-ı bekaya girecek ve o bâkilere refakat için ebede gidecek ve o ebedî cemal ve o sermedî kemâl ve daimî rahmete, ebedü’l-âbâdda refakat etmek gerektir, lâzımdır. Çünkü ebedî bir cemal, fâni bir müştâka ve zâil bir dosta razı olmaz. Çünkü cemal, kendini sevdiği için, sevmesine mukabil muhabbet ister. Zeval ve fenâ ise, o muhabbeti adâvete kalb eder, çevirir. Eğer insan ebede gidip bâki kalmazsa, fıtratındaki cemâl-i sermediyeye karşı olan esaslı muhabbet yerine adâvet bulunacaktır. Onuncu Sözün haşiyesinde beyan edildiği gibi, bir zaman bir dünya güzeli, bir âşıkını huzurundan çıkarıyor. O adamdaki aşk, birden adâvete dönüyor ve diyor ki: “Tuh, ne kadar çirkindir!” diyerek, kendine teselli vermek için cemâlinden küsüyor, cemâlini inkâr ediyor.”

Takdimci, “bu son paragraflarda kayyûmiyeti öğrenmenin sonuçlarına ve meyvelerine işaret ediliyor” dedikten sonra, önce açıklama yapmaksızın metni okudu, ardından tekrar metne dönerek kısa notlar halinde -özetle- şunları dile getirdi: “Daha önce uzunca müzakere edildiği üzere burada insanın cemal-i bâkiye ayine olduğu ifade ediliyor. Kainata baktığımız zaman gerçekten her şeyde eşsiz ve çarpıcı bir güzellik görüyoruz. Bu güzelliğin kaynağının bilinçsiz, iradesiz, bilgisiz maddenin kendisi olamayacağı açıkça anlaşılıyor. Geçen derslerde pek çok kez belirtildiği üzere bu güzellikler Mutlak bir Kaynağı gösteriyor. Yaratıcının sonsuz, sınırsız yani “mutlak” olması gerektiğini kolayca onaylıyoruz. Kainat ve kainattaki her bir varlık Mutlak’a aynalık yapıyor. Niye? O Mutlak Kaynak gelip de cemâlini gösterecek değil. Varlıklar yani aynalar Onun cemalini, yaratılanların güzelleştirilerek yaratılmaları ile yansıtıyor. İnsan da kendisine verilen özelliklerle baktığında ‘beni bu özelliklerle yaratan benim Kendisini tanımamı istiyor’ diyor. Böylece aynalara yansıyan ‘cemâl’in aynadan kaynaklanmayıp Mutlak Bir Kaynağının yansıması olduğundan emin oluyor. Bu düşünce tarzı bana önemli görünüyor: Bendeki özellikler aracılığı ile başta insan olmak üzere bütün kainatın Ona ayna olduğunu fark ederek Onu tanımak. Bende bir güzellik varsa, beni o şekilde yaratmış ki, ben o güzelliği saklamam fakat başkalarıyla paylaşırım, bir bakıma yansıtırım. Söz gelimi, güzel bir yemek yapmışsam onu bir dostumla veya dostlarımla yemek isterim. Şairlik özelliğim varsa şiirlerimi şiirden anlayanlarla paylaşırım. Onların takdir etmesini isterim. Ama bu -daha önce çok konuşuldu üzere- kendimi Allah’a veya Allah’ı kendime benzetmek anlamında değildir. Bana verilen bu tür insanî özelliklerle Onu tanımaya çalışma çabasıdır. Madem beni yaratan bana böyle özellikler vermiş ve ben bunları kullanarak Onun bu kainatı yaratarak Kendisini bana tanıtmak istediğini anlarım. Yarattıklarını da Onu tanıma aracı olarak kullanırım.”

Varlıklar yani aynalar Onun cemalini, yaratılanların güzel kılınarak yaratılmaları ile yansıtıyor. İnsan da kendisine verilen özelliklerle baktığında ‘beni bu özelliklerle yaratan benim Kendisini tanımamı istiyor’ diyor. Böylece aynalara yansıyan ‘cemâl’in aynadan kaynaklanmayıp Mutlak Bir Kaynağının yansıması olduğundan emin oluyor. Bu düşünce tarzı bana önemli görünüyor: Bendeki özellikler aracılığı ile başta insan olmak üzere bütün kainatın Ona ayna olduğunu fark ederek Onu tanımak.

“Metin, devam eden cümlelerinde, insanın ‘kemâl-i Sermediye’ye dellâl-ı muzhir’ olduğunu ifade ediyor. Yine ben kainata bakınca her eşyada, her varlıkta ‘kemâl’ yani mükemmellik görüyorum. Varlığın kendisi bu mükemmelliğin kaynağı olabilir mi, diye düşündüğümde bunun imkansızlığını fark ediyor, bu kemâlin O Mutlak’ın kemâlinin yansıması olduğunu anlıyorum. Nasıl bir yerde mükemmellik gördüğümde hayranlığımı ifade ediyorsam, yaratılışımdaki özelliğim ile bağlantılı olarak kainatta gördüğüm mükemmellikten hareketle Mutlak Yaratıcının kemâline, mükemmelliğine karşı hayranlığımı ifade ediyorum yahut ifade etmem gerekiyor. Bir futbol maçında kurallarına uyarak başarılı bir gol atan futbolcuyu tribünlerdeki seyirciler ayakta alkışlarlar. Ben de Yaratıcımın kusursuz bir şekilde Kendisini bana her anda yenileyerek yarattığı her bir şey ile tanıtmasına karşı çığlık atarcasına “Allahü ekber!” diye karşılık vermem gerekir.”

2- Allah’ı Kayyûmiyeti ile tanımanın bir diğer meyvesi: Sonsuz mutluluk ihtiyacımızın karşılanacağının garantisi

“Metinde, insanın ‘rahmet-i ebedîyeye muhtac-ı müteşekkir’ olduğu ifade olunuyor. Baktığımızda başta insanlar olarak canlıların tüm ihtiyaçlarının en güzel şekilde karşılandığını müşahede ediyoruz. İhtiyaçlarımızın karşılanmasında vasıta olarak gördüğümüz, söz gelimi toprağın, bulutun, ağaçların bizim ihtiyaçlarımızı bilecek ve karşılayacak bilgi ve duyguya sahip olmadıkları aşikar olduğuna göre bunun -metindeki ifade ile- ebedî olan yani Mutlak olanın rahmet tecellisi olduğunu kolayca onaylıyoruz. Hem Onun rahmetine olan ihtiyacımızı fark ediyor hem Onun türlü biçimlerde bizim ihtiyaçlarımızı karşılamasına karşı teşekkürle mukabele ediyoruz yahut etmemiz gerekiyor. Böylece aslında insaniyetinizin gereğini yapıyor, kendi gerçeğimize uygun davranıyoruz. Ha-mim’de zaman zaman tekrarlandığı üzere, iman bu yönü ile insanın kendi gerçeği ile çelişmemesidir, diyoruz.”

Çünkü insanî gerçekliğime baktığımda güzelliğe karşı meftuniyetim var, o güzelliği devamlı seyretmek istiyorum. Kemâle karşı aşk derecesinde ilgim var, iştiyakım var; bu ilgi ve iştiyakımın gereği olarak o kemâl ile devamlı beraber olmak istiyorum. Başta ebedî mutluluk olmak üzere sayısız ihtiyaçlarım var, o rahmete muhtacım, bu ihtiyacımın ebedî olarak karşılanmasını istiyorum. Bendeki bu yaratılış özelliğinden yola çıkarak beni böyle yaratan Kudretin bana bunları ebedî olarak bahşedeceğini vaat ettiğini anlıyorum.

“Metinde, cemal, kemâl ve rahmetin baki olduğu ifade edildikten sonra ‘Elbette o cemâl-i bâkînin âyine-i müştâkı ve o kemâl-i sermedînin dellâl-ı âşıkı ve o rahmet-i ebedîyenin muhtac-ı müteşekkiri olan insan, bâki kalmak için bir dâr-ı bekaya girecek ve o bâkilere refakat için ebede gidecek ve o ebedî cemal ve o sermedî kemâl ve daimî rahmete, ebedü’l-âbâdda refakat etmek gerektir, lâzımdır’ deniyor. Ben bu cümlenin altını birkaç kez çiziyorum. Çünkü insanî gerçekliğime baktığımda güzelliğe karşı meftuniyetim var, o güzelliği devamlı seyretmek istiyorum. Kemâle karşı aşk derecesinde ilgim var, iştiyakım var; bu ilgi ve iştiyakımın gereği olarak o kemâl ile devamlı beraber olmak istiyorum. Başta ebedî mutluluk olmak üzere sayısız ihtiyaçlarım var, o rahmete muhtacım, bu ihtiyacımın ebedî olarak karşılanmasını istiyorum. Bendeki bu yaratılış özelliğinden yola çıkarak beni böyle yaratan Kudretin bana bunları ebedî olarak bahşedeceğini vaat ettiğini anlıyorum. Yine -daha önce konuşulmuştu-, bu ifadeler kayyûmiyet bahsini anlamanın bir meyvesinin bize ahiretin ebedîliğini müjdelemek oluyor. Kayyûmiyet ile her şeyi, her anda, her bir özelliği ile yaratan mutlak Kudret, -bizi bu duygularla yaratmasının da kanıtladığı üzere- Kendisini tanıyan, cemal ve kemâlini ebedî olarak seyretmek isteyenlere ‘dâr-ı beka’da ebedî, daimî, sonsuz rahmet ve mutluluklar lütfedecek’ diye anlaşılıyor. Daha açık ifadeyle kayyûmiyeti anlayarak Onun hiçbir şeyi aracı kılmaksızın, hiç kimseyi görevlendirmeksizin doğrudan doğruya her an yarattığını kavradığımda Onunla bu anlamda sıcak, canlı ve samimi bir ilişki kurarım. Onun beni ebedî alemde, ebedî olarak ağırlayacağını anlarım. Bu anlayış ile Ona daha çok müteşekkir olur, Ona daha çok yönelir, Onun rahmetine daha çok layık olmaya çalışırım. Ama kainat kendi kendine olmuş veya oluşmuş diyenler -böyle bir iddiadan daha zırva hiçbir iddia olamaz- görülen cemal, kemâl ve rahmeti varlığın kendisinden bildiği için -tabir caizse- Yaratıcısından alacağı hiçbir şey olamaz. Basit örneği ile, meyveyi bana ağaç veriyor diyen bir insanın Yaratıcısından ne gibi bir beklentisi olabilir? Ağaçlara veya ‘doğa” dediği şey ne ise ona mı teşekkür mü edecek? ‘Bana sonsuz olarak meyve ver’ mi diyecek? Diğer taraftan ağacın da diğer varlıkların da ‘bugün var, yarın yok’ diyeceğimiz şekilde fani olduğunu görüyoruz. Oysa bütün güzellik, kemâl ve rahmetin kainattan kaynaklanmadığını, kaynaklanamayacağını anlayan mümin Mutlak’a ulaştığı, Mutlak da -tanım gereği- ebedî, bakî olması gerektiği için Ona teşekkür eder, ediyor; Ondan ister, istiyor. Bu suretle onun bu imanı ona ebedî saadetin bulunduğu müjdesini iliklerine kadar hissettiriyor.”

“Daha açık ifadeyle mümin Kaynağın ebedî olduğunu anlıyor. Kaynak ebedî ise, O beni de ebediyeti isteyecek duygularla yarattığına göre bunları bahşedecek diye kolayca anlayabiliyor. Bu açıdan bakıldığında, ifade etmek gerekir ki Onun bizi bu duygularla yaratması bize açık ve kesin bir vaattir. Zira bu duyguları biz bir yerlerden almadık. Doğrudan doğruya Onun bize verdiği hisler olduğu gayet aşikar. Onun verdiği bu duygularla, mesela ben en güzel şekilde yaşamak istiyorum. En problemsiz olarak yaşamak istiyorum. En güzel yerde yaşamak istiyorum. Güzellikler asla bitmesin istiyorum. Mutluluğumun ebedî ve sürekli olmasını istiyorum. Evet, beni bu duygularla yaratan bunları gerçekleştireceğine dair bir tür garanti veriyor. Kendisini de bunları verebilen ve vereceği kesin olan olarak tanıtıyor. Zira metinde de dile getirildiği üzere ‘ebedî bir cemal, fani bir müştâka ve zâil bir dosta razı olmaz’ deniyor. Yani ihtiyacı olduğu için değil -ihtiyaçlı olmak Mutlakiyete aykırıdır- hikmeti, rahmeti ve lütfu gereği bunları ihsan ediyor, ihsan edeceğini belirtiyor. Burada şu notu da düşelim: Seyircisi olmayacaksa bir sanat sergisi açılmaz. Söz gelimi, bir sanatkara ‘Gel şuraya bir sergi açalım, ama kimse gelmeyecek’ desek kabul eder mi? Demek ki insan yaratılışındaki bu özelliklerden yola çıkarak Yaratıcının kendi cemal ve kemâl tecellilerini daima izleyecek, rahmet ve kerem tecellilerine daima mazhar olacak ‘müştâk seyirciler’ için beka alemini kuracak ve ‘dostlar’ını ebedî saadete nail kılacaktır.”

Seyircisi olmayacaksa bir sanat sergisi açılmaz. Söz gelimi, bir sanatkara ‘Gel şuraya bir sergi açalım, ama kimse gelmeyecek’ desek kabul eder mi? Demek ki insan yaratılışındaki bu özelliklerden yola çıkarak Yaratıcının kendi cemal ve kemâl tecellilerini daima izleyecek, rahmet ve kerem tecellilerine daima mazhar olacak ‘müştâk seyirciler’ için beka alemini kuracak ve ‘dostlar’ını ebedî saadete nail kılacaktır.

“Sonuç olarak öyle bir Yaratıcı ki hem burada cemalini, kemâlini ve rahmetini gösteriyor, hem insana ebedî cemali seyretmek ve ebedî rahmete mazhar olmak duygusu veriyor, hem Kendisi sözlü mesajında birçok ayette bunları bahşedeceğini belirtiyor hem de -diyelim ki- bunları vermiyor. Böyle bir çelişki olabilir mi? Yarattığı kainatta, yaratışında çelişki içeren hiç bir şey var mı? İnsan aklı ve yaratılışı bunu makul bulabilir mi? Demek ki bakî olan O Kaynak ebedî saadetler, rahmetler ve cennetler ihsan edecek olmalıdır, diye anlaşılıyor.”

Bundan sonra bir müzakerecinin metinle doğrudan bağlantısı olmayan bir soruyu gündeme getirmesi ve o sorunun da cevaplandırılmasının ardında takdimci metnin devamında yer alan şu paragrafı okudu:

“Evet, insan bilmediği şeye düşman olduğu gibi, eli yetişmediği veyahut tutamadığı şeylerin adâvetkârâne kusurlarını arar, adeta düşmanlık etmek ister. Madem bütün kâinatın şehadetiyle Mahbub-u Hakikî ve Cemîl-i Mutlak, bütün güzel Esmâ-i Hüsnâsıyla kendini insana sevdiriyor ve insanların kendini sevmelerini istiyor; elbette ve herhalde, kendisinin hem mahbubu, hem habibi olan insana fıtrî bir adâveti verip derinden derine kendinden küstürmeyecek. Ve fıtraten en ziyade sevimli ve muhabbetli ve perestiş için yarattığı en müstesnâ mahlûku olan insanın fıtratına bütün bütün zıt olarak bir gizli adâveti, insanın ruhuna vermeyecek. Çünkü insan, sevdiği ve kıymetini takdir ettiği bir cemâl-i mutlaktan ebedî ayrılmaktan gelen derin yarasını, ancak ona adâvetle, ondan küsmekle ve onu inkâr etmekle tedavi edebilir. İşte, kâfirlerin Allah’ın düşmanı olması bu noktadan ileri geliyor. Öyleyse, herhalde o cemâl-i ezelî, kendisinin âyine-i müştâkı olan insan ile ebedü’l-âbâd yolunda seyahatinde beraber bulunmak için, alâ külli hal, bir dâr-ı bekada bir hayat-ı bâkiyeye insanı mazhar edecek.”

Takdimci metni okuduktan sonra küçük dokunuşlarla tekrar üzerinden geçerek -mealen- şunları söyledi: “İfadeler oldukça açık görünüyor. Yine insanın yaratılış özelliklerine atıf yapılarak ahiretin yani ebedî saadetin hakkaniyeti ortaya konuluyor. Metinde dile getirildiği üzere, Yaratıcı esma-i hüsnasını yani özelliklerini kainata yansıtarak kendisini insanlara sevdiriyor, insanların da kendisini sevmesini istiyor. Ayrıca insana da ebedî mutlu olma isteği ve duygusu veriyor. Üstelik bu duygunun karşılanmaması halinde ‘adavet’ yani düşmanlık hissi veriyor. Elbette bu hakikat ebedî bir saadet yurdunun olacağını, Yaratıcının insanlara bizzat kendisinin verdiği bu duygununun ihtiyacını karşılayacağını gösteriyor. Zira eğer insanı ebede aday olarak yaratmasaydı, insanı ebede muhtaç olarak yaratana karşı düşmanlık hissini vermezdi. Yine metinde ifade edildiği üzere kafirlerin Allah’a düşman olmaları temelde bu sebepten kaynaklanıyor. Çünkü kafir hayatı ‘ben bedenden ibaretim’ diye görüyor. Kainatta ve onun bir tür açıklaması olan vahiyde tanıtıldığı gibi uluhiyet inancına sahip olmayan veya belli-belirsiz bir uluhiyet inancına sahip olsa bile ahiretin kafiri olan yani yeni bir yaratılışla mümine ebedî bir saadet verileceğini inkar eden bir kimse, fıtratındaki duygunun gerçekleşemeyeceğini düşündüğü için büyük bir adavet duygusuna kapılıyor. Onun için de mesela çok mal kazanmış ise ‘aman benimle beraber yok olmasın’ diye hastane veya okul yaptırıp üzerine de ismini yazdırıyor. Metnin son cümlelerinde geçen ‘Öyleyse, herhalde o cemâl-i ezelî, kendisinin âyine-i müştâkı olan insan ile ebedü’l-âbâd yolunda seyahatinde beraber bulunmak için, alâ külli hal, bir dâr-ı bekada bir hayat-ı bâkiyeye insanı mazhar edecek’ şeklindeki ifade, gerçekten insanı heyecana getiriyor. İnsan, ruhunu okşayan, duygularımızı tatmin eden bu mânâları, bu müjdeleri, düşününce ‘Allahü ekber’ demekten kendini alamıyor.”

3- Kayyûmiyeti ile Allah’ı tanımanın en olgun meyvesi: Kainatın Yaratıcısını Mutlak özellikleriyle tanıtarak ebedi mutluluğun garanti haberini bize ulaştıranları takdir etmek

Bundan sonra paragrafla ilgili bazı kısa ve küçük müzakerelerin ardından takdimci metnin son paragrafını okudu: “Evet, madem insan fıtraten bir cemâl-i bâkîye müştak ve muhib bir surette halk edilmiştir. Ve madem bâkî bir cemal, zâil bir müştâka razı olamaz. Ve madem insan bilmediği veya yetişemediği veya tutamadığı bir maksuddan gelen hüzün ve elemden teselli bulmak için, o maksudun kusurunu bulmakla, belki gizli adâvet etmekle kendini teskin eder. Ve madem bu kâinat insan için halk edilmiş ve insan ise marifet ve muhabbet-i İlâhiye için yaratılmış. Ve madem bu kâinatın Hâlıkı, esmâsıyla sermedîdir. Ve madem esmâlarının cilveleri daim ve bâkî ve ebedî olacaktır. Elbette ve herhalde insan bir dâr-ı bekaya gidecek ve bir hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaktır. Ve insanın kıymetini ve vazifelerini ve kemâlâtını bildiren, rehber-i âzam ve insan-ı ekmel olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, insana dair beyan ettiğimiz bütün kemâlâtı ve vazifeleri en ekmel bir surette kendinde ve dininde göstermesiyle gösteriyor ki: Nasıl kâinat insan için yaratılmış ve kâinattan maksud ve müntehap insandır. Öyle de, insandan dahi en büyük maksud ve en kıymettar müntehap ve en parlak âyine-i Ehad ve Samed, elbette Ahmed-i Muhammeddir.”

Çünkü biz ikramda bulunana karşı muhabbet besleyen duygularla yaratılmışız. Bütün iyiliklerin, nimetlerin, ikramların Kaynağı olan Yaratıcımıza sonsuz muhabbet duyarız, duyacağız. Öte yandan Onun hayatî nitelikte başka büyük bir ikramı olan Kur’an’ı da seveceğiz. Ondan faydalanıp onun mesajını takdir edeceğiz. Ne kadar faydalanabiliyorsak, kıymetini ne kadar takdir ediyorsak o oranda severiz, seveceğiz. Yine Kur’an mesajını bize ulaştıran Resulullah’ı (asm) Yaratıcımıza olan muhabbetin bir gereği olarak severiz, seveceğiz. Aynı şekilde Resulullah’ı hayatları pahasına destekleyip mesajın bize ulaşmasına katkısı olan sahabeyi de severiz, seveceğiz. Keza takip eden devirlerde onu bize taşıyan tüm insanlara karşı da muhabbetimiz olmalıdır. Salavâtın bir anlamının da bu olduğunu düşünüyorum. Eğer bunlara muhabbet etmiyorsak zannederim mesajın kıymetini takdir etmediğimizden dolayıdır. Ayrıca muhabbet ikramın kıymetini takdir etmekle orantılıdır.

Takdimci önceki paragrafları okurken olduğu gibi yine kısa açıklamalarla metni okuyup fikrini paylaştı. Metinde harika bir Resul tanımı yapıldığına dikkat çekti ve özellikle “Ve madem bu kâinat insan için halk edilmiş ve insan ise marifet ve muhabbet-i İlâhiye için yaratılmış” cümlesinden sonra şu notu düştü: “Çünkü biz ikramda bulunana karşı muhabbet besleyen duygularla yaratılmışız. Bütün iyiliklerin, nimetlerin, ikramların Kaynağı olan Yaratıcımıza sonsuz muhabbet duyarız, duyacağız. Öte yandan Onun hayatî nitelikte başka büyük bir ikramı olan Kur’an’ı da seveceğiz. Ondan faydalanıp onun mesajını takdir edeceğiz. Ne kadar faydalanabiliyorsak, kıymetini ne kadar takdir ediyorsak o oranda severiz, seveceğiz. Yine Kur’an mesajını bize ulaştıran Resulullah’ı (asm) Yaratıcımıza olan muhabbetin bir gereği olarak severiz, seveceğiz. Aynı şekilde Resulullah’ı hayatları pahasına destekleyip mesajın bize ulaşmasına katkısı olan sahabeyi de severiz, seveceğiz. Keza takip eden devirlerde onu bize taşıyan tüm insanlara karşı da muhabbetimiz olmalıdır. Salavâtın bir anlamının da bu olduğunu düşünüyorum. Eğer bunlara muhabbet etmiyorsak zannederim mesajın kıymetini takdir etmediğimizden dolayıdır. Ayrıca muhabbet ikramın kıymetini takdir etmekle orantılıdır.”

Derste takdimcinin “muhabbet ikramın kıymetini takdir etmekle orantılıdır” cümlesi üzerine yine takdimcinin çok önemli açıklamaları oldu. Mesela sahabe sevgisi ile ilgili olarak -özetle- şunu söyledi: “Sahabeyi sevmek gerektiği kimi zaman çok vurgulanır. Ama bu aşı yapmak gibi ‘sahabeyi sevmemiz lazım’ demek şeklinde olmamalıdır. Sahabenin, mesajın bize gelmesindeki katkılarını hesaba katmak gerekir. Onlar hayatlarını vererek gayret göstermese, Peygamber’i desteklemese idiler mesaj bize nasıl ulaşacaktı? Basit bir temsille, jeneratör çalışmaya devam etse bile bir tel koptuğunda nasıl onun çalışmasının bize faydası olmazsa, sahabe de eğer çok büyük sıkıntı ve zorluklara katlanarak çaba sarf etmiş olmasalardı, biz mesajdan faydalanamazdık. Su noktaya dikkat etmek gerekir: Kur’an’ın kıymetini bilmek, Peygamber’in (asm) kıymetini bilmek, sahabenin kıymetini bilmek doğrudan doğruya mesajın yani Kur’an’ın kıymetini bilmeye bağlıdır. Mesajın bizim hayatımız açısından sağladığı tarifsiz faydaları bilir, ondan faydalanmaya devam eder, onun dünyamıza ve ebediyetimize yönelik aydınlatıcı derslerine nüfuz edersek, o oranda -geriden başlayarak söylemek gerekirse-, muhakkik alimlerin de, sahabenin de, Peygamber’in de, Kur’an’ın da kıymetini bilir, daha artan bir şuur halinde muhabbetimizi temellendirmiş oluruz; elbette en başta Kur’an’ı gönderen Rabbimize olmak üzere.”

Dersin son kısımlarında metinde yer alan salavât hakkında, dokuz isim hakkında çok bereketli yaklaşımlar paylaşıldı. Böylece -sırlı bir sayı olan- otuz üç dersin ardından, en azından bu safhası itibariyle kayyûmiyet dersi tamamlanmış oldu. Bu derslerin çoğunluğuna katılan birisi olarak bu derslerden -kendi adıma- çok istifade ettiğim için hem müellife sonsuz rahmet diliyor hem ders takdimcisine hem de bütün katılımcılara Allah razı olsun diyor, kolayca ulaşılabildiği için ihtiyaç hissedenlerin kayıtları dinlemeye çalışmalarını da tavsiye ediyorum. 

(Dersin kaydına şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=STFutDr3rC8)

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın