Yaratıcı, kötülüğü yaratmakla bize kötülük mü yapıyor?
Herhangi bir şeye nasıl bakarsak bakalım, hür irademizle onu kötü veya iyi biçimde algılamak bize bağlıdır. Örneğin, hastalık dört gözle beklediğimiz bir şey değildir. Hasta olmayı istemeyiz. Sağlıklı olmak isteriz. Bize göre hastalık kötü, sağlık iyidir. Yine de hasta olursak, hür irademizle bu hastalığı kötü bir şey olarak görebiliriz. Hastalıkla öyle bir ilişkimiz var ki, onu istemiyoruz ama başımıza geldiğinde ona kötü bir yaratılış demekle, onun Varlık Kaynağını da kötülemeyi kastetmişsek yanlış anlıyoruz demektir. Bu noktada hastalığı nasıl yorumladığımız çok önemlidir. Burada dikkatli olmalı ve neye kötü dediğimize dönüp bakmalıyız. Bize acı vermesi ve bizi rahatsız etmesi nedeniyle hastalığı istememek gayet insanidir. Bununla birlikte, hastalığın var edilmesi ayrı bir konudur. İnsani tarafımız, böyle bir mucizevi olayın varlığına hayret etmelidir. Hastalığı tecrübe eden insan bu sıkıntılı hali yaşarken ne kadar aciz olduğunu fark etmelidir. Hastalığın var ediliş biçimi ve insanın aciz oluşu gerçeği, Varlık Kaynağını tanımaya vesile olmalıdır. İnsan, bu hastalığı Var Edenin tüm kâinatı var ettiğini fark etmelidir. İnsanı hastalıktan kurtarıp iyileştirecek olan da yine bu Varlık Kaynağıdır. O yüzden kişi, neye kötü dediğinin farkına varmalıdır. Sevmediğimiz olaylar dahil her olayın var ediliş biçimi mucizevidir. Kötü dediğimiz olayların yaratılışı bizi etkili biçimde terbiye eder. Fakat bu olayları doğru biçimde yorumlamak şarttır.
Kötülük sevilmez.
Yaratılan bir şeyin insana kötü görünmesi ve ondan kaçınmak istemesi gayet insanidir. Fakat o şeyin insana kötülük yapmak amacıyla yaratıldığı sonucunu çıkarmak insanın yaratılış maksadına aykırıdır. Bu hata insanın kendini ve Varlık Kaynağını iyi tanımamasından kaynaklanır. İnsanı yaratan, yaratılanlardan bazılarını sevmeme hissini de yaratandır. Bu hakikati asla unutmamak gerekir. Yaratıcı hem kötü olanı yaratıyor hem de insanı onu sevmeme hissiyle beraber yaratıyor. Bunun bir hikmeti olmalıdır. Bu hikmetin farkına varan insan, kötü gördüğü şeyin yaratılmasının kendi acizliğini anlamasına vesile olduğunu idrak eder. İnsan, hastalık karşısında şifaya muhtaç olduğunu fark ederek Yaratıcısının kendisine bir gerçeği anlamasına yardımcı olmayı amaçladığını anlayabilir. Yaratıcı insana kendi gerçekliğini anlaması için hastalık üzerinden yardım eder. Hastalık halinde insan, Yaratıcısına sığınır. Ey beni Yaratan! Anladım, ben Sana muhtacım, bana şifa ver diye müracaat etmesine neden olur. Bir doktora gidip hastalığına çare aradığında, sıhhatin Yaratıcısının doktor, ilaç, hasta bakıcı ve diğer tüm vesileleri var ederek kendisine şifa verdiğini fark edebilir. Böylece, kendisini severek hikmetle terbiye eden bir Rabbi olduğunu bizzat tecrübe etmiş olur. Bilgi cinsinden olan kâinatın ve benim bir Yaratıcım var, o Allah’tır şeklinde ulaştığı sonucunu, hastalığı bizzat yaşayarak tasdik eder. Yaratıcısına olan imanını sağlamlaştırır.
İnsan hasta olduğunda kâinattaki yaratılış düzeninde bunun bir çaresi olduğunu düşünmeli ve onu aramalıdır. Hastalığın varlığı, ona varlık veren bir Varlık Kaynağının olması gerektiğini haber verir. Hastalığı Var Eden aynı zamanda insanla ilgilenen ve onu çeşitli hallere sokarak terbiye edendir. İnsanı var eden Yaratıcısı onun Rabbi yani terbiye edicisidir. İnsanın bu terbiyeden geçmesi için her şeyden önce, bu dünyada neden var olduğunu sorgulaması gerekir. Bu sorgulamanın sonucuna göre her şey bir anlam ya da anlamsızlık kazanır. Örneğin, hiç sebebi yokken bir yere koşmamız istense, genellikle bunu yapmayız. Nedenini bilmek isteriz. Eğer mecburen koşmak zorunda kalırsak, o zaman bu bize ağır bir yük olur. Ama sağlıklı olmaya yardımcı olacak egzersiz yapmak niyetiyle koşarsak, o zaman aynı eylem bize zevkli gelir ve bunu isteyerek yaparız. Yaratıcısı insana hastalık verince bu hal onun hoşuna gitmez. Bu hoş olmayan durum aslında insana kendi gerçekliği hakkında bilgi veren bir mesaj getirmektedir. İnsan bu mesajı doğru okumalı ve değerlendirmelidir. Ebediyyen sağlıklı ve mutlu olmak için ne yapması gerektiğinin ip uçları bu mesajdadır. İnsanın gönlünde ebediyen mutlu ve sağlıklı olma isteği hep vardır. Dünya ise bu isteği nasıl karşılayacağını öğreneceği bir eğitim yeridir.
Fani hayattaki ebedi mutluluk duygusu.
Ebedi mutluluk, en temel insani ihtiyaçtır. Fakat insan genellikle geçici mutlulukla meşgul olmayı seçerek ebedi mutluluk ihtiyacı için bir arayışa girmeyi erteler. Geçici mutluluk ve hevesler insanı oyalar hatta bütün hayatını meşgul eder. Ömür, geçici mutluluk ve zevkler uğruna harcanır. Geçici mutluluklar zevale erdiğinde insanı hüzne boğar. Bu hüzün daha gerçekçi bir arayış için bir başlangıç noktası olabilir. Bu fırsatı değerlendiren ve insani sorularını sorarak cevap arayanlar bunu başarabilir. Sorgulamayı ciddiye almayıp kısa yoldan hüznü mutluluğa çevirmek isteyenler ise yeni bir fani mutluluk veya zevk peşinden sürüklenerek kendi gerçekliklerini unutmaya çalışırlar. Oysa insan fanidir, fani olan bu dünya hayatında ebedi mutluluğu bulamaz. Geçici olan herhangi bir şey insani ihtiyacı gerçekten karşılayamaz. İnsan belki geçici olarak mutmain olabilir ama insani tarafı ebedi mutluluğu arayan duygularla donatılmıştır. Ebedi mutluluk ihtiyacı, insanı bu duygularla Var Edenin mutlaka bir Ebedi Varlık Kaynağı olduğu haberini verir. İnsan, Ebedi Varlık Kaynağının varlığından emin olursa kendi varlığını da O’na atfeder ve ebedi mutluluğu O’nda arar, O’ndan ister. Boylece varlığının O’na ait olduğunu tasdik etmekle tecrübe ettiği geçici zevk ve mutlulukları ebediyete dönüştürebilir. Çünkü Ebedi Varlık Kaynağı, tanım gereği bütün özellikleri sonsuz yani mutlak olandır. Mutlak Varlık Kaynağına bağlanan ise ebediyen var edileceğinin bilinci ve mutluluğu ile yaşar.
İnsani sorularımıza cevaplar aramalıyız.
İnsani sorulara cevaplar aramak suretiyle, geçici mutluluklar üzerinden ebedi mutluluk ihtiyacını karşılayacak olan Varlık Kaynağımızla irtibat kurabiliriz. Zira geçici mutluluk veya zevkin Varlık Kaynağı ebedi mutluluk duygusunun da Var Edenidir. Kâinatta var edebilme özelliği olan hiçbir varlık yoktur. Öyleyse, bu Varlık Kaynağı kâinatın içinde olamaz. Bu nedenle, yiyecekten alınan geçici zevkin, yiyeceğin kendisi ve tadının yaratıcısı bu kâinatın içinde olamaz. Kâinat ve içindekiler devamlı değiştirilerek yaratılmak suretiyle kendilerinin fani olduklarını bildirirler. Fani olan ise varlık veremez. Bu sonuca ulaşabilmek için şu soruları sorarak bir düşünme sürecinden geçmek gerekir: Yiyecek kendi kendine var olabilir mi? Kâinatta bu yiyeceği yapabilecek bir varlık var mı? Yiyecekleri yemekten alınan zevk nasıl var olabilir? Yiyeceklerin tadı, kokusu, maddesi nasıl oluyor da insanın bünyesine ve duygularına tam uyum sağlıyor? Yiyeceğin tadı, kokusu, şekli, rengi nasıl tam istenilen kıvamda var oluyor? Ağzın ve dilin tat alma duygusu nasıl var oluyor? Bu organlar yiyeceğin tadını, kokusunu nasıl oluyor da cazip bulup onu yemek istiyor? İnsan neden bu lezzet ve zevkin zevalini istemiyor? İnsandaki bu ebedi mutluluk ve lezzet alma ihtiyacının varlık kaynağı nedir? İnsan bütün bu soruları sorarak ve vicdanen dürüst biçimde cevaplar arayarak bu geçici lezzetlerin Var Edicisinin ebedi mutluluğun da Var Edicisi olduğunu kesin olarak anlayabilir. Böylece geçici mutlulukları Ebedi Mutluluk Kaynağını tanımaya ve tasdik etmeye vesile kılabilir.
Eğer hayat ölümle bitecekse daha az lezzet almak gerekir.
İnsani sorulara cevap arayarak yemeğin ve beslenmenin hikmetini sorgulamayan bir kişi ebedi mutlulukla tanışamaz. Eğer hiç düşünmeden herhangi bir canlı varlık gibi yemek yemeye devam ederse o yemek ona manen zarar verir, şer olur. Yemeğin maddi kısmının tadını çıkarır ama zihni, insani tarafına bir gün bu lezzetin ebediyen yok olacağını hatırlatır. Bu hatırlatma, geçici her zevki acılaştırır ve insanın keyfini kaçırır. Bir gün ebediyen bu lezzeti kaybedeceğini hatırlayarak aldığı zevk kadar acı çeker. Çünkü ne kadar çok zevk alınırsa yokluğun şiddeti o kadar çok hissedilir. Örneğin, içinde 1 lira olan cüzdanını kaybeden biri ile içinde 1 milyon lira olan cüzdanını kaybeden birinin üzüntüsü aynı değildir. Çok kaybeden daha çok üzülür. Öyleyse, madem her şey ölümle bitiyor o zaman daha az acı çekmek için daha az şey istemek gerekir. Oysa hakikatte, ölüm bir son değil sadece varlık biçiminin değişmesidir. Sorgulamayı bilmeyen bir insan zamanla mantıklı düşünmeyi de unutur. Bu durum, başlı başına bir hüsrandır.
Önce varlıkların varlık kaynağı sorgulanmalıdır.
Kâinattaki herhangi bir şeyin Varlık Kaynağı nedir? İnsan bu temel soruyu sormadan ve ona cevap aramadan manen ilerleyemez. Herhangi bir fikir, din veya düşünce sistemi önce ele alınan şeyin varlığını sorgulamakla başlamalıdır. Mesela insanın varlığı, duyguları, beklentileri, korkuları gibi her ne varsa, her şeyin varlık kaynağı sorgulanmalıdır. Varlık kaynağını sorgulamayan her yaklaşım asılsız bir iddia olarak kalır. İman ve inanç da sorgulama olmadan inşa edilemez. İnsan sorgulamaya kendi duyguları, beklentileri, korkuları, ihtiyaçları veya acılarından başlamazsa insani çabasında hiçbir şekilde ileri gidemez. Örneğin, dini kaynaklar bir Allah’ın varlığını iddia eder ama bunun doğru olup olmadığını tecrübe edecek ve sorgulayacak olan insanın kendisidir. Bu amaçla insan kâinatta kendisini, düşünme özelliğini ve sorgulama özelliklerini var eden bir varlık kaynağı olup olmadığını araştırmalıdır. Varlık verebilen bir varlık kaynağının kâinat gibi geçici olup olamayacağını düşünmelidir. İnsan, kendindeki özellikler ve duyguları ile diğer varlıkların var ediliş biçiminden hareketle hiçbir varlığın kendi kendine var olamayacağı sonucuna ulaşabilir. Varlıklar kendi kendine var olamazsa onları Var Eden fakat o varlıklar gibi olmayan bir Varlık Kaynağının olması gerektiği sonucunu çıkarabilir. Bu Varlık Kaynağı var edilmeye muhtaç olmayan, varlığı kendinden olan ve hiçbir özelliği var ettikleri gibi fani olmayan bir varlık olmalıdır. Aksi halde varlık veremez. İşte bütün varlıkları var eden ve bütün özellikleri sonsuz yani mutlak olan bu Varlık Kaynağına, Yaratıcı veya Allah demek böylece mümkün hale gelmektedir.
Bir su molekülünü ancak kâinatın tümünü yaratan var edebilir.
Herhangi bir kişi ebedi mutluluk ihtiyacı ve bunu karşılayanın ebedi olması gerektiğini nasıl içselleştirebilir? Diyelim ki, susamışız ve bir bardak suya ihtiyacımız var. Bir bardak su içtiğimizde su biter ve susuzluğumuzu giderir. Susuzluğum şimdi geçti deriz. Ancak su bittiğinde alınan lezzet ve memnuniyet de bitiyor. Sonra tekrar susayacağız ve yeniden su içmeye ihtiyaç duyacağız. İhtiyaç duyduğumuz bu suyun tükenmez bir kaynaktan geldiğini bilirsek bir daha su içememe endişesinden kurtuluruz. Araştırdığımız zaman anlarız ki, içtiğimiz sınırlı miktardaki suyun varlık kaynağı ancak sonsuz var etme kudreti olan bir Varlık olabilir. Çünkü kâinattaki hiçbir güç veya varlık değil bir bardak su, bir damla suyu hatta bir su molekülünü dahi var edebilecek nitelikte değildir. Zaten kendileri var olmaya muhtaç olanlar başka bir şeye varlık veremez. Öyleyse ebedi mutluluk ihtiyacı ebedi var edebilme özelliği olan bir Varlık Kaynağı tarafından karşılanabilir. Geçici bir lezzet bitince sonrakini ararız. Bugün mutluyuz ama yarın ne olacağımızı bilemeyiz. Ne kadar tekrar tekrar lezzet alırsak alalım bir gün öleceğimizi ve artık bu lezzeti alamayacağımızı biliyoruz. Sonuç olarak, her neyi tecrübe edersek edelim zevale ermesi yani bitmesi insana acı ve umutsuzluk verir. Fakat bir bardak suyun varlık kaynağı gibi bütün bu geçici lezzetlerin varlık kaynağının Mutlak olması gerektiğini anlarsak bu acı ve umutsuzluk ebedi mutluluk ve umuda dönüşebilir. Örneğin, suyun olabilmesi için bulutların, bulutların olabilmesi için rüzgârın ve rüzgârın olabilmesi için sıcaklık değişimlerinin ve nihayetinde birbiriyle ilişkili sonsuz olayın tam isabetle var edilmesi gerekir. Yani bir bardak su içebilmek için sonsuz olay ve varlığın tam bir uyum içinde var edilmesi gerekiyor. Bunların hiç birini bu kâinatta yapabilecek bir kudret ve irade yoktur. Bu anlamlı ve isabetli olaylar kendiliğinden ve tesadüfen var olamaz. Öyleyse, bütün bu olaylar ve nihayetinde bir bardak su, ancak ve ancak mutlak bir irade ve kudretin eseri olabilir. Bu sonuca vararak içilen bir bardak sudan alınan lezzet, sonsuz kata çıkar yani ebedileşir. Bu sonuç, insanın ebediyet arayışına cevap vererek onu umutsuzluk ve elemden kurtarıp mesut eder.
Mutluluğun tek yolu Yaratıcıyı tanımaktır.
Kâinatta cereyan eden olaylara bakarsak ne kadar karmaşık ve tesadüfe imkân vermeyecek bir düzenlilikte gerçekleştiğini görebiliriz. Her olay ve varlığın var ediliş şekli mucizevidir. Bu hakikat, bütün olayların ve varlıkların Varlık Kaynağının mutlak ve ebedi olması gerektiğini ilan eder. Okyanusu bir damla suyu yaratmak gibi kolaylıkla Var Eden, ancak sonsuz kudret ve yaratma gücüne sahip olandır. İçtiğimiz bir bardak suyu, suyun tadını, sudan alınan lezzeti ve içimizdeki ebedi mutluluk ihtiyacını kim yarattıysa, varlığımız O’na aittir ve O’nun koruması altındadır. Ölüm, ebediyen yok olmak demek değildir. Ölümle beraber, ruh bedenden ayrılıyor ve başka bir biçimde varlığı devam ettiriliyor. Bir insan kolunu kaybedebilir; bu onun bir kol sahibi olma duygusunu kaybettiği anlamına gelmez. Aynı şekilde ruhumuz bedenden ve bu kâinattan ayrıldığında var olma duygumuzu ebediyen kaybetmeyiz. Var olma hissi, insanla beraberdir. Ondan ayrılmaz. İnsan denen varlığın ruh ve beden olmak üzere iki veçhesi vardır. Beden maddi ve cismani kısımdır. Ruh ise bütün duyguların kaynağıdır. Örneğin, insanın görme gücünün kaynağı göz değildir. Göz bir alettir. Onun arkasından, bir pencereden bakar gibi bakan insanın ruhudur. Görme gücü gidince yani ruh bedeni terk edince gözler artık göremez.Demek ki ruhun bedenden ayrılması, varlığın yok olduğu anlamına gelmez. Sonuç olarak, insanın ebedi mutluluk ihtiyacının varlık kaynağı Mutlak ve Ebedi olmalıdır. İnsanı varlığından memnun olacak biçimde var eden bu Ebedi Varlık kaynağı insana bu özelliği vermekle onu ebedi biçimde var edeceğini vaad etmektedir. İnsan varlığının bu Ebedi Varlığa ait olması gerektiğini anladığı zaman kendisinin yok olup gitmeyeceğini de anlamış olur. Yok olma korkusuyla değil, ebede gideceğini bilerek yaşar. Ruhu ve duygularıyla, her daim mutlulukla Yaratıcısına teşekkür eder.
İnsan, her ihtiyacı ve duygusuyla Varlık Kaynağının eseridir. İnsanı var eden Yaratıcısı her zaman onun varlığını sonsuz ikramlarıyla devam ettirmektedir. İnsan gibi kâinattaki her şey, Yaratıcının var etme iradesinin eseridir. Hiçbir olay ve varlık, O’na atfedilmeden anlam bulamaz. Eğer bir Bilinçli, Kasıtlı Yaratıcı yoksa hiçbir şey açıklanamaz. Çünkü kâinattaki hiçbir şey kendini var edemez ve varlığını sürdüremez. Öyleyse her şey, mutlak bir Var Edicinin eseri olmalıdır. Bunu her insan fark edebilir. İnsanın kendi varlığı üzerinde hiçbir tesiri yoktur. Kendisi nasıl var edildiyse öyle var olmak durumundadır. Varlığını devam ettirmeye muhtaçtır. Ebedi mutluluk isteyecek biçimde var edilmektedir. Bu isteği karşılayabilmek için kendisine verilmiş olan ebediyet duygusunun varlık kaynağının mutlak yani kâinat gibi yaratılmaya muhtaç olmaması gerektiğini anlar. Böylece, kendindeki ebediyet duygusunun karşılığını ancak bu Mutlak Varlık Kaynağının var edeceğini fark eder. Ebedi ihtiyaçlar, ancak ebedi olan bir Varlık Kaynağı tarafından karşılanabilir. Benzer biçimde bütün insani duygular ve anlam arayışı da ancak insanın Varlık Kaynağını tanımasıyla karşılık bulabilir. Yaratıcıyla irtibat kurmadan bir mana ve huzur haline ulaşmak mümkün değildir. Her şey Yaratıcıya aittir. Örneğin, bir andan sonrasını yaşamayı kimse garanti edemez. Yaratıcı yaratırsa insan var olur ve yaşar. Kâinattaki hiçbir şey varlığını garanti edemez. Yaratıcı var ederse, varlığı devam eder. İnsan, güneş olmadan yaşayamaz. Fakat insanın yaşamasını sağlayan güneş değildir. Nefes almadan yaşayamaz, yine hayatın devamını sağlayan nefes veya hava değildir. Hava, güneş ve diğer tüm varlıkları Var Eden, insanın yaşamasını ve varlığını da Var Edendir. Her insan, bu sorgulamalar neticesinde sebeplerin değil onların Var Edicisinin eseri olduğunu idrak edebilecek yetenekte yaratılmıştır. Ancak bu yeteneğini gerektiği gibi kullananlar Yaratıcıyı tanır ve O’na iman eder.

Modern eğitim anlayışı insanı şartlandırır.
İnsanların büyük çoğunluğu okullarda varlıklardan hareketle Varlık Kaynağını tanıma eğitimi almaz. Bu kurumlarda varlıkları kendilerine atfederek eğitim verme anlayışı hakimdir. Bu eğitim anlayışına göre bir ağaç sıradan bir varlıktır. Kendiliğinden veya doğal süreçlerle oluşmuş diye görülür ve öyle öğretilerek beyinler şartlandırılır. Mevcut din söylemi ise daha çok belli zamanlarda akla gelen dogmatik söz ve hikâyelerden ibarettir. Bilim ve eğitimin konusu değildir. İsteyen, istediği gibi inanır fakat bu inancın bir gerçekliği yoktur. Din, ciddiye alınacak bir konu değildir. İslam ise bütün bu yaygın kanaatleri yıkarak insana yeni bir bakış açısı önerir. İnsandaki ebedi mutluluk arzusu ve diğer tüm duyguları ile varlıkların Varlık Kaynağını tanıyarak varlıklara ve olaylara anlam vermeyi öğretir. Bunu yapabilmek için akıl, mantık ve duygular yani bütün insani özellikleri seferber ederek insanı nasıl var olduğunu sorgulamaya çağırır. Varlıkların varlık kaynağını kendinde değil, ötesinde aramayı önerir. Örneğin, telefona gelen bir mesajın göndericisi telefonun kendisi değildir. Mesajın sahibi, telefon cinsinden olmayan ve onun ötesinde olan bir varlıktır. Buna benzer biçimde bütün varlıklar birer mesajdır. Nasıl var edildiklerini insana hatırlatan birer işarettir. İnsan bu varlıkların nasıl var edildiğini anlarsa kendi varlığının da var ediliş biçimini anlayabilir. Bu temel bir anlayıştır. Dini, varlıklardan ayrı hayali bir teskin ve teselli aracı olarak görmek insanın kendi gerçekliğini anlamasını engeller. İslam, böylesi bir din anlayışıyla anlaşılamaz. İnsanın inancını veya varlıklarla ilgili vardığı sonucunu tasdik etmesi için akıl yürütmesi ve sorgulamadan geçmesi gerekir.
Hiçbir şey şans eseri değildir.
İnsan, kâinat ve kendi varlığının Varlık Kaynağını arayarak inancını inşa eder. İnsanın kâinat ve varlıklarla olan ilişkisi iki tür olayla gerçekleşir: Birincisi, yaratılışında şer olmayan fakat insanın yanlış seçimleriyle kötü sonuç veren olaylar. Örneğin, zehirli bir bitki pek çok ilacın yapımında kullanılabilir. Fakat insan onu alıp doğrudan yerse ölür ve kendisi için kötü bir sonucun yaratılmasına neden olur. Diğeri ise insanın iradesi dışında yaratılan ve onun kötü biçimde etkilenmesine neden olan olaylardır. Örneğin bir deprem yaratılır, sonucunda insanlar ölür ve evleri yıkılır. İnsan bu olayı yanlış bir şekilde yorumladığında veya o şeyin yaratılışını yanlış anladığında üzülür. Depremi yaratana laf eder ve kendini hüzne boğar. Bu yanlış yaklaşım insanları üzüntü ve depresyona sürükler. Yanlış olan, bu olayın amaçsız ve tesadüfen meydana geldiği ve suçsuz bir insana denk geldiği düşüncesidir. Yapılması gereken, olayın nasıl gerçekleştiğini araştırmak, olayın yaratılışına bakmak ve olayın Varlık Kaynağını sorgulamaktır. Örneğin, hastalanmaya neden olan bir bakterinin Varlık Kaynağı ne olabilir? Bununla beraber hastalanan ve diğer musibetlere maruz kalan insanın bu dünyadaki bulunuş gayesi nedir? İnsan, burada bulunuş amacını başka kaynaklardan ezbere almamalı ve kopyalamamalıdır. Bunu bizzat kendisi arayıp bulmalıdır çünkü bu kendi varlığıyla ilgili bir problemdir. Bütün insanların ortak gayesi ebedi mutluluğa kavuşmaktır. Fakat her insan bunu gerçekten isteyip istemediğine kendisi karar vermelidir. Ondan sonra da bu duygunun Varlık Kaynağını aramaya başlamalıdır. Bu ebedi mutluluk duygusunu kâinatta var edebilen bir varlık var mıdır? Kâinatta ebedi olan bir varlık var mıdır? Ebedi olmayan bir varlık ebediyeti var edebilir mi? İnsan bu sorulara cevap aradığında ebedi mutluluk duygusunu ancak Ebedi olan bir Varlık Kaynağı tarafından var edildiğini ve bu ihtiyacın ancak O’nun tarafından karşılanabileceğini anlar.
İnsan, eğer ebedi hayatın var olması gerektiğini anlarsa, o takdirde bu dünya hayatında yaratılan her bir olayın kasıtlı olarak yaratıldığını anlar ve yaratılan her şeyin sonucunun ebedi olarak değerlendirileceğini bilir. Depremde zarar görenler yok olup gitmiş değiller. Yatağında, 90 yaşında ölen bir kişi de yok olup gitmiş degildir. Herkes hangi şartlarda yaratılmış ve nasıl bir anlayışla hayatını yaşamışsa Yaratıcısının ebedi hayatta kendisine o şekilde muamele edeceğini bilir. Her yarattığı şeye adaletiyle, ölçülü, düzenli bir şekilde varlık verdiğine göre, bu Yaratıcı adaletsiz bir iş yapmaz. Depremde ölen veya mali zarar gören kişilere mutlaka sonsuz Adaletiyle karşılığını vermesi ve onları mükafatlandırması gerekir. Bilinçli ve Adaletli bir Yaratıcıya inananlar bunu kolayca anlar. Ancak kâinatı mantıksız ve gerekçesiz bir şekilde şans eseri var olmuş ve tesadüfen düzene girmiş biçiminde algılayanlar ise depremde ölenlerin şanssız, ölmeyenlerin ise şanslı olduğunu zanneder. Şans ne demek, kâinatta şans eseri var olan bir şey var mı? Her şey mükemmel bir düzen içerisinde var edilerek Yaratıcısının Bilinçli ve Mutlak olması gerektiğine tanıklık mı ediyor? Misali sorular sorarak araştırmak ve düşünmek gerekiyor.
Her şey kasıtlı olarak yaratılır.
Ebedi Varlık Kaynağını tanıyan bir insanın olaylara ve varlıklara bakış açısı değişir. Herhangi bir olayın yaratılışını kötü olarak görmez. Yaratılışın mükemmel olduğunu fakat kendi yaptığı tercihlere dikkat etmesi gerektiğini fark eder. Örneğin bir bıçağın kesmesi, mükemmel biçimde yaratılan bir olaydır. İnsan, bu kesme özelliğini yaratılışına uygun biçimde kullanma tercihini yapar. Bıçakla meyve keser, onu dikkatli kullanır ve kendine zarar vermez. Benzer biçimde depremin yaratılış biçimi mükemmeldir. İnsan bu yaratılış ile depremden korunmanın yollarını arar. Evini sağlam yere ve doğru biçimde yapar. Bunu başarabilmek için çalışır. Ayrıca depremin yaratılışındaki azamet ve kudretin farkına vararak dünyanın ve kâinatın hep sabit ve ezeli biçimde var olduğu yanılgısına düşmez. Hayatın kıymetini fark eder. Alışkanlıklar, insanın aciz ve zayıf olduğu hakikatini unutturabilir. İnsana göre felaket olan olayların var edilişinin başkaca sonsuz hikmetleri vardır. Depremler, yer kabuğunun derinliklerinde olması gereken değişimlere de vesile olabilir. Bu tür olayların yaratılmasıyla başka türlü olaylar gerçekleşebilir. İnsanın yapması gereken yaratılışı kötüye yormamak, arkasındaki hikmeti araştırmak, kendini korumak ve zararları önlemek için çalışmaktır. Bunu yapabilmenin yolu Varlık Kaynağını yani Yaratıcısını doğru biçimde tanımaktan geçer. İnsan, Yaratıcısını doğru biçimde tanıdığı kadarıyla dünyada mutlu olur ve ebedi mutluluk arayışına çare bulabilir. Varlıklar ve olayların var ediliş biçimini sorgulayan bir insan ancak sonsuz yani mutlak kudret sahibi olan bir Yaratıcının bütün olayları ve varlıkları var ettiğini anlayabilir. Hayatta felaket diye görülen olaylar esnasında yaşadığı korku, hüzün ve endişenin giderilip huzur ve güvene kavuşma ihtiyacının da ancak bu olayların Yaratıcısı tarafından yaratıldığını fark eder. İnsan, Yaratıcısına sığınarak bu olayların korkusundan kurtulup emniyete kavuşabilir. Olayları Yaratıcısının eseri olarak görür. Onlara korkunç birer düşman muamelesi yapmaz. Sert görünümlü, dostane uyarılar olarak algılar. Yine Yaratıcısına sığınarak bu olayları doğru biçimde yorumlayıp onların zararından korunmanın yollarını arar. Böyle bir anlayışa ulaşmanın tek yolu, kâinatı Yaratanın insanı yok olup gidecek bir varlık olarak yaratmadığını anlamaktır. Eğer insan ölümünün yaratılmasıyla yok olup gitmeyecekse, burada yaratılan her şeyin karşılığının mutlaka ebedi olarak verilmesi gerekir. İnsan, rastlantı sonucu ve yalnız bu dünya için var olduğunu reddedip yaratılmış olduğunu kabul ederek Yaratıcısını tanımaya çalışırsa ruhunu azaptan kurtarır.
Kâinat hem şahid ve hem de meşhuddur.
Yaratıcısını tanıyan bir insan, varlığının daima O’nun tarafından ikram edildiğinin farkına varır. Varlık Kaynağının mutlak olduğunu anlar ama O’nun özelliklerinin mahiyetini kavrayamayacağını bilir. Bütün varlıklar, Yaratıcısının varlığına şahittir. Bu durum İslam literatüründe “şahid” ve “meşhud” kavramlarıyla ifade edilir. Yaratıcı aynı anda hem şahit olan hem de şahit olunandır. İnsan her şeyde Yaratıcısının merhametle yaratmasına şahitlik edebilir. Yine her varlık ve olayın yaratılışına bakarak bunların Varlık Kaynağının mutlak olması gerektiğine şahitlik edebilir. Başka bir deyişle, bu dünya hayatı öyle bir mahkeme salonudur ki mahkemenin hâkimi aynı zamanda her şeyin de şahididir. Her varlık ve olay Yaratıcı tarafından var ediliyor, dolayısıyla her anı bilen de Yaratıcıdır. Çünkü Yaratan, aynı zamanda bilen olmalidir. Varlıklar içinde irade sahibi olan insan bu hakikatin farkında olduğu için buna şahittir. Varlığını ebedi Varlık Kaynağına atfettiği sürece varlığı manalıdır. Aksi halde anlamsızlık ve yokluk bunalımına düşer.
Allah’tan geldik yine O’na döneriz.
İnsan, Varlık Kayağının ebedi olduğunu bilerek O’na bağlandığı sürece varlığının devam ettirileceğini fark eder ve böylelikle ebedi mutluluk ihtiyacına cevap bulabilir. Zira insan, kendi başına her zaman var olmayı garanti edemez. Varlığının Ebedi Olana ait olduğunu anlayabilir. Ebedi Varlık Kaynağı var olduğu sürece, insanı da var etmeye devam eder. Ebedi olana ait olan, yok olmaz. Varlık kaynağı ebedi ise yokluk yoktur. Her şey, aslına döner. Bu hakikat Kur’an-ı Kerim’de, “Muhakkak ki biz, Allah’tan geldik yine O’na döneriz (2:156).” biçiminde ifade edilmiştir. Fakat, ne yazık ki bu ayetin ifade ettiği hakikatler kültürel alışkanlık ve eksik yorumlar nedeniyle pek az anlaşılabilmiştir. İnsanın ve diğer varlıkların Varlık Kaynağı ebedidir, daima vardır. Daima var olmayan bir varlık kaynağı hiçbir şeyi var edemez.Varlık Kaynağının ebedi olduğunu anlayabilen bir insan ölümü yokluk olarak algılamaz. Madem, ebedi bir Yaratıcı var öyleyse O’nun yaratması hep vardır. İnsanın varlığı da O’nun yaratmasıyla vardır. Dolayısıyla insanların görüş alanından çıkma biçiminde tezahür eden ölüm, yokluk değildir. Varlığın başka bir biçimde devam ettirilmesidir. Ölümü yaratan ancak ölümsüz yani Baki olabilir. Çünkü ölüm de var edilmeye muhtaçtır. Var edilmeye muhtaç olan her varlık dolayısıyla bütün kâinat ise mutlak olan Yaratıcının eseri olmalidir. Aslında daima, “inna lillahi ve inna ileyhi raciun” yani muhakkak biz Allah’tan geldik yine O’na döneriz hakikatini tecrübe etmekteyiz. Zira, insanın yaratılışında ebediyet vardır. Ruhu ebedidir, ölmez. Varlığı, Ebedi Varlık Kaynağına aittir. Tek bir hücreden şimdiki halimize gelene kadar farklı var ediliş aşamalarından geçiyoruz. Bir zamanlar çocuktuk. Çocukluğumuz mazide kaldı. Geri getiremeyiz. Ama, hala varız. Her ne kadar bu kâinat şartlarında türlü değişikliklere uğratılsa da varlığımız devam ediyor. Farklı hallere geçiyor olmak varlığı kaybetmek manasına gelmez. Ancak bu farklı var oluş biçimleri, bütün kâinatı var eden Varlık Kaynağının koruması altındadır. Ayetteki “raciun” “devamli bir dönüş içinde olma özelliğini taşıyanlar” anlamına gelir ve varlığın yok olup gitmediğini ifade eder. Bazılarımız şu an genciz ve ihtiyarlığın gelmesini bekliyoruz. İhtiyar olanların gençliği artık sadece hatıralarda var. Hafızamız, çocukluğumuz ve geçmişimizin koruma altında olduğunun bir delilidir. Kâinattaki düzen, farklı tavır ve hallerden geçirileceğimizi ancak varlığımızın Ebedi Varlık Kaynağı tarafından korunacağını gösterir. Bu yüzden Kur’an, kâinatın Yaratan’dan bir konuşma olduğunu ve her varlık gibi biz insanların da yok olmayacağımızı ve Yaratıcımıza geri döneceğimizi söyler. Bu da demek oluyor ki, geleceğimizi Mutlak Varlık Kaynağına bağlayarak garanti altına alabiliriz. Geri dönmek basitçe, A noktasından B noktasına gelmek ve maddi anlamda A’ya geri dönmek anlamına gelmez. Çünkü her an değişmekte olan şey aynı kalamaz ki olduğu gibi geri dönsün. Geri dönüş, geleceğimizin varlığını yalnızca Ebedi olan Varlık Kaynağına izafe ederek garanti edebileceğimiz anlamına gelir. Varlığımızın Kaynağının Ebedi olduğunu idrak etme derecemizle ilgili bir kavramdır.
Görünenlerin şahitliğiyle ulaşılan sonuç gayba imandır.
Kur’an-ı Kerim, insani sorularımıza cevap bulmamıza rehberlik eder. Yaratıcımızın anlayabileceğimiz biçimde bizimle konuşmasıdır. Bu nedenle Kur’an, doğrudan insanın varlık gayesiyle ilgili konuşur ve onu okurken de bu anlayışla okumak gerekir. İnsana neden var olduğunu öğretir. Varlığının gerçekliğini fark etmesini sağlar. Varlığının Yaratıcısına ait olduğunu anlaması için rehberlik eder. Neden inanması gerektiğini idrak ettirir. İnsana Varlık Kaynağını tanıtır. Varlık Kaynağının bütün özelliklerinin mutlak olması gerektiğini öğretir. İnsanın ve bütün varlıkların Varlık Kaynağı’nın bizzat Kendisi insan idrakinin ötesindedir yani gaybidir. O’nu fiziken görmek imkânsızdır. Ancak insan Kur’an rehberliğinde ve mantıken anlar ki Varlık Kaynağı yaratik kâinatın ötesinde olmalidir, hiçbir şekilde mahiyeti aklen kavranamaz. Kur’an bu yüzden gayba imanı yani aklen Yaratıcıyı kavramının mümkün olmadığını fakat O’nun mutlaka var olması gerektiği sonucuna ulaşma eğitimini yapar. Gayb, fiziken tecrübe edilemeyendir. Kâinat türünden olmayan yani mutlak olan bir özelliktir. İnsan ancak kâinat türünden yani yaratılmış varlıkları fiziken tecrübe edebilir.
Kur’an gayba imanla insanın varlık anlayışını değiştirir. Varlığını Varlık Kaynağına yönlendirerek yorumlama eğitimi verir. İnsan bedenini olduğu gibi Varlık Kaynağına geri döndüremez çünkü beden Yaratıcısı tarafından sürekli olarak değiştirilmektedir. İnsanda değişmeyen onun özü yani ruhudur. Ruhuna Varlık Kaynağını tanıtarak onu geldiği aleme döndürebilir. İnsanın ruhu ve dolayısıyla varlığının Varlık Kaynağı sonsuzdur. Bu yüzden Ebedi Olana aittir. Bunu idrak ettiğinde her şeyini O’na atfeder. Böylece Kur’an’ın verdiği mesajı daha iyi anlayabilir. Kur’an’ı anlama problemlerinin çoğu ona yanlış biçimde yaklaşmaktan kaynaklanmaktadır. Çoğu insan Kur’an’daki ifadelerin mecazi olduğunu bilmez. Kur’an’ın doğrudan kendisine hitap ettiğinin farkında olmaz. Oysa mesaj doğrudan insanın ruhuna yani ölümsüz olan tarafınadır. Kur’an, varlıkları göründükleri gibi değil onların Varlık Kaynağını tanıtan yonuyle okuma eğitimini verir. Örneğin, bir bardak suyun fiziki varlığından çok onun nasıl var edildiğine dikkat çekerek Varlık Kaynağını tanıtmayı hedefler. Böylece insanın bir fikre ve sonuca ulaşmasını sağlar. İnsan bu sonucu tasdik ederek ikna olursa o zaman imanın temelini atmış olur. Kur’an’ın esas gayesi, inancı bu şekilde temellendirmektir.
Hastalığı Var Eden, tedavisini de var eder.
İnsanın başına kötü bir şey gelmesinin sebebi ya bir şeyi kötü kullanmasından ya da iradesi dışında bir olayın yaratılmasındandır. Kötü diye adlandırılan bir olayı varlık gayesine uygun biçimde değerlendirebilmek için insanın varlık gayesini doğru tanımlaması gerekir. Varlığının amacını bilmezse hiçbir şeyi anlayamaz. Kimileri varlığın gayesinin ölene kadar istekleri tatmin etmek olduğunu söyler. Oysa bu iddia insani değildir ve bu nedenle yanlıştır. Çünkü insan, geçici değil ebedi mutluluğu ister. Sonsuzluk duygusu ve onu karşılama ihtiyacını Var Eden ancak ve ancak insanı ve kâinatı Var Eden olabilir. Bu Varlık Kaynağının ebedi olması gerekir ki insana verdigi sonsuzluk ihtiyacını karşılasın. İnsanın esas varlık gayesi, bu ebedi Varlık Kaynağını tanımak ve kendini O’na atfetmektir. Bunu yaparsa o zaman başına ne gelirse gelsin Varlık Kaynağını dikkate alarak yorumlar. Dünya hayatında başına kötü bir olayın gelmesiyle uğradığı zararı Varlık Kaynağını tanıyarak sabırla karşılar ve doğru biçimde yorumlar, ani tepki vermez, nicin yaratilmis olabileceğini dusunurse anlar. Kötü bir olay nedeniyle insanın canı yanabilir. Ama bu incinme ebedi değil geçicidir. Bu geçici acı sayesinde insan, varlığının kendine ait olmadığını anlar. Acıyı durdurmak istediği halde durduramaması, var edilmeye muhtaç olduğunu anlama fırsatı sunar. Acıyı var edemeyen, onun tedavisini de var edemez. Bu bilinçle insan, varlığını kontrol edemediğini ve başka bir gücün kontrolü altında olduğunu fark eder. Böylece hem acının hem de tedavisinin ve dolayısıyla kendisinin Ebedi Varlık Kaynağını tanımaya başlar. Varlık Kaynağının kâinatın ötesinde ve bütün özelliklerinin sonsuz olması gerektiğini idrak eder. İşte yaşanan kötü olaylar veya hastalıklar bu şekilde, insanı gafletten uyandırarak gerçekliğinin farkına varmasına sebep olan birer uyarıcıdır.
Her öğrenci mezuniyet derecesini kendi belirler.
İnsan, yaşadığı herhangi bir olayın Yaratıcısı tarafından var edildiğini anladığında varlığının gayesine uygun davranmış olur. Problem olan, olaylar ve varlıkların kendi kendine var olduğunu zannetmektir. Oysa hiçbir şey kendi kendine var olamaz. İnsan bu varlık alemine eğitimden geçirilmek için gönderilmiştir. Varlıklar ve olaylara yüklediği manaya ve o mananın gereğini yerine getirmesine göre hak ettiği bir dereceyle eğitimini bitirir. Eğitimin esas amacı insanın kendisi ve kâinatın Varlık Kaynağını tanımasıdır. Bunun farkına varan insan varlık gayesini de öğrenmiş olur. Bu yüzden ölüm yaratılmaktadır. Eğer ölüm olmazsa o zaman yaşlanmamak ve kendi kendine yetebilmek için sürekli mücadele etmek gerekir. İnsan kendi kendine yetiyorsa o zaman bir Varlık Kaynağını tanımaya da gerek kalmaz. Fakat gerçek olan, insanın ve varlıkların fani yani ölümlü oluşudur. Kâinat tümden ölümlüdür. Fakat bir zerre veya tüm kâinatın Varlık Kaynağı mutlaka ölümsüz olmalıdır. Çünkü aksi halde, bir zerre dahi yaratıldığı şeklin dışında var olmayı tercih edemez. Varlıkların Varlık Kaynağının ölümlü olmadığını idrak eden bir insan, ölümün yokluk olmadığını da anlar. Böylece hayatın gayesinin Ebedi Varlık Kaynağını tanıyarak ebedi mutluluğa kavuşmak olduğunu öğrenir. Bütün kâinat, insana bu eğitimi vermek için yaratılmış bir öğrenme ortamı yani dersliktir.
Yaratıcıyı tanımayan daima yok olma korkusuyla yaşar.
Eğer insan Varlık Kaynağının ebedi olduğunu idrak etmemişse ve ölümü mutlak yokluk olarak algılıyorsa o zaman bir dayanağı ve sığınağı yok demektir. Zira her şey tesadüfen ve kendi kendine ortaya çıkmış ve yok olmaktadır. Öyleyse, insan da kendi kendine oluşmuş ve yokluğa doğru gidiyordur. Böyle biri başına gelen kötü bir olayı hayra yoramaz ve isyan eder. Halbuki yaratılan hiçbir şey kötülük olsun diye yaratılmış olamaz. İnsan kazara elini yaksa bile hayatını garanti altına alamadığını ve kontrol edemediğini fark eder. Bütün bu istenmeyen olaylar insanı eğitmeye vesile olabilir. İnsan hayatının çoğunda sıhhatli ve hastalıktan uzak yaşar. Her zaman başına kötü olaylar gelmez. Yaratılıştaki hikmet gereği hoşuna gitmeyen olayları da tecrübe etmesi gerekmektedir. Eğer hiç acı çekmek ve kötülüklerle karşılaşmak olmasaydı o zaman insan hayatının gayesini anlayamazdı. Kendi kendine yaşadığını zannederek ömrünü bitirirdi. Fakat gerçek olan bu değildir. İnsan böyle yaparsa kendini kandırmış olur. İstenmeyen olaylar ve acıların yaratılmasının da gayesi olduğunu anlamak gerekir. Hasta olmamıza neden olan bir mikrobun Varlık Kaynağını tanıdığımızda kendi varlığımızın da Varlık Kaynağını tanımış oluruz. O mikrop ve hastalık, ebedi sıhhat ve mutluluğun Var Edicisini tanımamıza vesile olabilir. Bu bizim hastalık ve mikrobun nasıl var edildiğine dair düşüncemize bağlıdır. Benzer biçimde sabit bir hayat tarzı insanın bir şey öğrenmesine engel olur. Cehaletin rahatsız ediciliği olmazsa insan bir şey öğrenmeye gayret etmez. Hastalık ve acı olmazsa sıhhat ve mutluluğu bulmak için çabalamak da olmazdı.
Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Falaq – Part 5 –07/24/19” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.




