Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (22. 12. 2024) Lahikalar dersinde 138. Mektup ile (daha önce okunduğu için 139 Mektup atlanarak) 140. ve 141. Mektuplar okunup müzakere edildi. Her zaman olduğu gibi değerli tefekkürler paylaşıldı. Ben dersin tamamını ilgi video kaydına havale edip aşağıya alıntıladığım 138. Mektup ve bu vesile ile gündeme getirilen müzakereleri aktarmak istiyorum. “Aziz kardeşim Hüsrev” hitabıyla başlayan mektupta şöyle deniliyor:
“Cenab-ı Hak, merhumeyi mağfiret eylesin. Ve sana ve onun evlâtlarına sabr-ı cemil ihsan eylesin. Ben de mateminize cidden hissedarım. Senin ağlamana ve ağlayan mektubuna iştirak ettim. Evet, sen de benim gibi, dünyayla iki cihetle alâkan kesiliyor. Hem öyle lazım. Senin gibi Risale-i Nur’un bir fedaisi alâkası olmamalı ve alâka peyda etmemeli. Alâkalı olsa, fevkalade bir sebat, bir ihlasın lüzum ile beraber, bazı ârızalar içinde sarsılır, tam fedakarlık edemez.
O havalinin kahramanları elhak müstesnadırlar. Alâkalar onları sarsmıyor. Fakat bazıları, Hüsrev gibi, Said gibi ve Âtıf ve emsali gibi bütün bütün alâkasız da bulunmak lazım. O merhume şimdiye kadar, Risale-i Nur’un has talebeleri içinde daima, her gün yüz defaya yakın ve hususi ismiyle de bir defa fecirde, manevi kazançlarımıza on senedir hissedardır. Şimdi vefatından sonra ismiyle her gün çok defa hususi dualarda hissedar olduğu zaman gibi, yine yüz defa hissedar oluyor.
Aziz kardeşim Hüsrev, seninle çok konuşmak istiyorum. Fakat bu dakikada o kadar vaktim dardır ki, ziyarete gelen dost dört beş adama karşı “Beni meşgul etmeyiniz” diye lüzumsuz hiddet ettim. Her neyse… Oradaki kardeşlerimize hasret ve iştiyakla pek çok selam ve selametlerine dua ediyorum. Buradaki kardeşleriniz de sizi taziye ve oradaki kardeşlerine arz-ı hürmetle selam ediyorlar.” (Kastamonu Lahikası, İstanbul 2029, YAN, s. 182).
Görüldüğü gibi metin, müellifin bir talebesinin yakınının vefatı üzerine yazılmış bir taziye niteliği taşıyor. Ancak müellif bu vesile ile birçok hususa işaret ediyor. Derste, moderatörün kısa açıklamalarla metni okuması ve bazı ifadelerin çağrışımı üzerinden bazı ilişkili paragrafları paylaşmasından sonra “Mektupta geçen dünya ile alakası olmamak veya dünya ile alaka peyda etmeme” ifadelerinin ne anlama geldiğini gündeme getirdi. Bir müzakereci -sonradan bazı tasarruflarla- şöyle dedi: “Müellifin başka bir eserinde dünyayı kesben değil kalben terk etmek gerektiğine dair bir açıklaması var. Buradaki ifadeyi de bu çerçevede anlamak gerekiyor sanıyorum. Biz bir dünyada yaşıyoruz. Geçimimizi sağlayabilmek üzere Yaratıcının maişet temini için yaratılış düzeninde gösterdiği veya öğrettiği usul var, bu usul çerçevesinde çalışmamız gerekiyor. Bundan uzak kalmak yani kesbî çalışmayı terk etmek yaratılış düzenindeki ‘emir’e uymamak anlamına gelir. Dolayısıyla kimse böyle bir şeyden bahsedemez. Öte yandan yine biz kainata bakınca her şeyin fani olduğunu, fani ve geçici olan şeylere ebedi kalacakmış gibi ilgi duymanın yani kalbi bağlamanın doğru olmadığını -çünkü bunların elimizden gitmesiyle acı çekiyoruz- biliyoruz. Dolayısıyla kalbimizi, duygularımızı geçici olan dünyaya ve dünyanın içindekilere değil, her şeyin fenaya gitmesiyle Kendisinin Baki olduğunu anladığımız Yaratıcıya bağlamamız gerekiyor. Müellif söz konusu ifade ile buna işaret ediyor olmalı diye anlıyorum.”
Bundan sonra başka bir müzakereci söz alarak şunları kaydetti: “Burada bir Lahika mektubu okuyoruz. Bu mektuptan ne anlıyoruz? Başka bir ifadeyle, müellif bu mektupla bana ne diyor, ne yapacağım ben? Müellif iman hizmetinde bulunan bir dostunun yakınının vefatında dolayı üzüldüğünü dile getiriyor, ‘mateminize cidden hissedarım’ diyerek üzüntüsünü paylaşıyor, onun ağlamasına ve ağlayan mektubuna iştirak ettiğini belirtiyor. Demek ki ben de, beraberce iman hizmetinde bulunduğumuz bir kardeşimin yakını vefat ettiğinde empati yapacağım, onun üzüntüsüne iştirak edeceğim, acısına ortak olacağım. Demek ki bu mektup bu konuda bana örneklik teşkil ediyor.”
“Sonra müellif konuyu biraz değiştiriyor. Bu vesile ile insanın bir yakını vefat edince dünyanın fani olduğunu anlaması, duygularını bu dünyaya bağlayarak yaşamanın anlamsız olduğunu görmesi gibi hakikatlere dikkat çekiyor. İmanî bir bakışın nasıl olması gerektiğine dair hatırlatmalar yapıyor. İman hizmetinde bulunacak kadar yüksek bir şuura ulaşan insanların dünyaya bağlanmalarının söz konusu olmaması gerektiğini dile getiriyor. Demek ki ben de iman hizmetinde bulunan bir kardeşimin yakını vefat ettiğinde, bu vesile ile kendimle beraber ona buna benzer hakikatleri hatırlatmam gerekiyor.”
“Mektupta Hüsrev, Atıf gibi birtakım isimler geçiyor. Bu isimlerin kimler olduğunun benim şahsi hayatım açısından önemi yoktur. Adı geçen bu şahısları bilsem ne olur, bilmesem ne olur? Burada benim alacağım ders iman hizmetine gönül vermiş insanların ölümün hakikatini anlamış olmaları ve kalplerini bu dünyaya bağlamamalarıdır. Demek ki ben de hayatın ve ölümün hakikatini anlayıp yahut hatırlayıp iman hizmetinde bulunan kimselerle bunları yeri geldiğinde paylaşmaya çalışacağım.”
“Mektup bu tür açıklamalarla devam ediyor. Müellif bu örnek üzerinden bize ders veriyor. Daha doğrusu ben bu mektubu okurken ‘Bu mektup bana ne öğretti, ne öğretiyor’ diye bakacağım. Mektupta yer alan, mesela ‘nurun fedaisi olmak’ gibi ifadelerden hareketle bu ne demektir gibi hususlara girmek ya da konuşmak Lahikaların konusu değildir. Buradaki göndermeler Risale-i Nur’un ilgili yerlerinde genişçe açıklanıyor. Bilgimi tazelemek, tefekkürümü canlandırmak istiyorsam ilgili metne elbette bakacağım, bakmam gerekiyor. Dolayısıyla Lahika okumalarında temel usul prensibi ‘Bu metnin bize hangi mesajı verdiği’ sorusuna odaklanmaktır. Aslında bu prensip hadis nakillerini anlamada da göz önünde bulundurulması gereken hayatî bir ölçüdür. Mesela hadis rivayetlerinde Resulullah’ın (asm) bir mahalde, bir ortamda, birine veya birilerine ne dediği ile ilgili nakiller vardır. Aslında bunlar Resulullah’ın gösterdiği davranış örnekleridir. Söz konusu mahallin yahut ortamın veya ilgili kişilerin ne, neresi, kim yahut kimler olduğu çok önemli değildir. Önemli olan Resulullah’ın davranış veya sözünün bizler için uygulama örnekleri teşkil etmiş olmasıdır. Biz de bunları dikkate alarak davranış sergilemeye çalışacağız. Ama ne yazı ki rical alimleri söz konusu rivayetlerin senedinde yer alan şahısları incelemeye almış, fıkıh alimleri bundan hangi hükümlerin çıkarılabileceğine yoğunlaşmış, hadisin içeriği ile ilgilenen sınırlı sayıdaki alim ya da muhitler hariç Resulullah’ın (asm) bu söz veya davranışının bzim için örnek olduğunu vurgulayan yaklaşımlar mahdut kalmıştır.”
“Söz gelimi, ‘Resulullah’ın katıldığı bir gazvede filanca zamanda şuraya gidildi, şu kadar kişi vardı, orada şöyle oldu, mesela şu kadar kişi öldü’ deniyor. Tamam da ben ne yapacağım? Ölenleri mi sayacağım? Liste mi çıkaracağım? Oysa önemli olan bu olayda Resulullah’ın benim için örnek teşkil eden davranış tarzının ya da tarzlarının neler olduğudur. Ne yazık ki Resulullah’ın hayatını bu tarz bir muhteva içinde sunan siyer kitaplarını çok bulamıyoruz. Her ne ise… Burada (odada bulunanların değil de, kayıtları dinleyen kişilerden) kimsenin çocukça bir yanlış anlayışa kapılarak ‘Lahika mektuplarını hadislerle bir tutuyor’ ithamında bulunmayacağını umarak sözü şuraya getirmek istiyorum: Risale-i Nur’daki Lahika mektuplarını anlamak hadisleri anlamakla paralel gider. Dolayısıyla burada yapılacak kayma hadisleri anlayamama yahut hadislerin mesajlarından uzak kalma gibi bir sonuca yol açar. Bu bakımdan dikkatli olmak gerekiyor. Sonuç olarak yaşanan hayattan kesitler sunan gerek hadis nakilleri gerekse lahika mektupları ‘bize ne diyor, hangi mesajı veriyor, ben bundan hangi dersi çıkaracağım’ mantığı içerisinde okunup anlaşılmalıdır diye düşünüyorum.”
Ardından başka bir müzakereci de şunları gündeme getirdi: “Ha-mim derslerinde gerek Kur’an çalışmalarında gerek hadis okumalarında gerekse Risale müzakerelerinde usulî prensiplere dikkat çekilmesinden -ben kendi adıma- çok istifade ediyorum ve bunların çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kur’an, hadisler ve Risaleler elmasların bulunduğu ‘hazine’ ise usul prensipleri bu hazineleri açan anahtar hükmünde oluyor. O anahtarlara sahip olunca pek çok hazinenin kapısını açma imkanı elde ediyorsunuz. Metinlere, doğru usulî prensiplerle yaklaşınca her cümle -tarihi bağlamı ne olursa olsun- doğrudan bana konuşan canlı bir rehbere dönüşüyor… Ben az önce bu konuda müzakeresini paylaşan katılımcıya teşekkür ettikten sonra, bu usulî prensip ışığında sözü metne getirmek istiyorum. Metnin üçüncü paragrafı ne diyor? Müellif burada, vefat eden merhume için on senedir, Risale-i Nur’un has talebeleri içinde her gün yüz defaya yakın ve hususi ismiyle dua ettiğini söylüyor. Demek ki ben de, biz de iman hizmetinde bulunan dostlarımızın kendilerinin yanı sıra yakınlarına, her gün, günde birçok kez, ismini anarak dua edeceğiz. Bu bana hakikaten çok dikkat çekici geldi. Kim müellifin dediği sıklıkta ve nitelikte bunu yapabilir bilemem ama metin bana bu konuda pratik bir mesaj veriyor diye anladım.”
Bundan sonra kısmen uzun tefekkürünü paylaşan aynı katılımcı söz alarak şunları ifade etti: “Az önceki müzakereciyi dinleyince aklıma, müellif neden vefat eden bir kimse için, hangi vakitlerde, günde kaç defa duada bulunduğunu söylüyor, sorusu geldi. Şöyle düşündüm: Çünkü böyle acılı bir günde, acılı bir kimsenin sevdiği bir şahıstan bu tür güzel şeyler duymaya ihtiyacı vardır. Demek ki, ‘Bak ben yalnız değilim, beraber iman hizmetinde bulunduğumuz kişi veya kişiler dua ediyormuş, bundan daha güzel şey olabilir mi’ der ve rahatlar. O halde bizler de hem iman hizmetinde bulunan dostlarımıza isimlerini zikrederek aile boyu dua etmeliyiz hem de böyle bir durum söz konusu olduğunda -hasbeten lillah- yaptığımız duayı teselli için ilgili kişi ya da kişilerle paylaşmalıyız.
Bundan sonra ders, dikkat çekilen usul çerçevesinde diğer mektupların okunması ve müzakeresi ile devam etti. Allah razı olsun.
(Ders kaydına şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=apHFMB-AEYA)


