Ha-mim’in İngilizce versiyonunda (Ha-Mim: Islam From Within) geçtiğimiz günlerde yapılan (09. 12. 2024) Kur’an çalışmaları dersinde Furkan suresinin 38. ve 39.ayetleri tefekkür konusu yapıldı. Söz konusu ayetlerde şöyle buyruluyor:
وَعَادًا وَثَمُودَا۬ وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذٰلِكَ كَث۪يرًا
وَكُلًّا ضَرَبْنَا لَهُ الْاَمْثَالَۘ وَكُلًّا تَبَّرْنَا تَتْب۪يرًا
Yani, “Âd ve Semûd kavimlerini, Ress halkını ve bunların arasında pek çok nesilleri de helak ettik. Bunların her birine misaller getirdik, (dikkate almadıkları için) hepsini kırıp geçirdik” (25: 38-39). Görüldüğü gibi burada Âd ve Semûd kavimleri ile Ress ashabından bahsedilip bunlar arasında diğer pek çok kesimin de helak edildiği, yapılan örnekli açıklamalara kulak vermedikleri için yerle yeksan edildikleri ifade olunuyor. Benim kayıtlardan dinlediğim derste takdimci bu tür ayetlerin zor anlaşıldığını ifade ettikten sonra şunları söylüyor: “Burada, ‘Kur’an neden açıkça bu isimlerden söz ediyor’ sorusu akla geliyorsa da bunun cevabı açıktır. Klasik tefsirlerde söz konusu topluluklar hakkında pek çok yorum yer alıyor. Bunlar tarihi bakımdan kimlerdir, nerede yaşamışlardır, ne zaman yaşamışlardır, başlarına ne gelmiştir gibi sorular etrafında uzun açıklamalar yapılıyor. Ama biz biliyoruz ki, bu tarihi bilgiler bizim açımızdan önemli değildir. Diyelim ki bu kesimler Afrika’da yaşadılar yahut Arap Yarımadasında yaşadılar veya Asya’da yaşadılar. Yine diyelim ki bunlar milattan önce üçüncü asırda veya beşinci asırda yaşadılar… Bize ne bu ayrıntılardan? Bunları bilmek bana, bize ne katar? Bunları bilince ben, biz ne yapacağız? Dolayısıyla önemli olan bunların anlatılış maksadıdır, asıl buna odaklanmak gerekiyor. Bu konularla ilgili İsrailiyat ağırlıklı çok anlatılar var. Bunlar ne kadar güvenilirdir, ayrı bir husus. Güvenilir olsa bile önemli olan benim, bizim ne yapacağımız, hangi dersi alacağımızdır.”
“Şimdi, ayetlere bakıyoruz, ayrıntı yok ama ayetler üç tane isim zikrediyor. Peki, Kur’an neden bu isimleri zikrediyor? Genel bir ifade kullanarak ‘Biz önceki ümmetlerden pek çok nesli helak ettik’ demek yerine filanca topluluklar diye adlarından bahsediyor? Çünkü Kur’an, mesajların zihinde güçlü bir şekilde yer edinmesini sağlamak için soyut ifadeler kullanmaktan kaçınıp fiziki tasvirlere yer verir. Mesela cennet ve cehennemden bahsederken fiziki tasvirler yapar, mesela kıyametten bahsederken fiziki tasvirler yapar, mesela Peygamber (asm)’e karşı gelenlerden bahsederken onların ne yaptıkları hakkında tasvirler yapar. Bu tür tasvirler, bu tür özel isimler bizim dikkatimizi çekiyor, ‘Gerçekten böyle mi oldu, ne yaptılar, ne oldu’ diye merakımız celp ediyor, zihnimizde verilen mesajı daha güçlü şekilde tasavvur etmemizi sağlıyor. Bu açıdan bakınca, burada söz konusu isimlerin açıkça zikredilmesi mesajı somut olarak tasavvur etme bakımından büyük faydaya vesile oluyor. Ta ki bu suretle mesaja yoğunlaşabilelim.”
“Diğer bir husus ayette ifade edilen ‘yerle bir etme’ olayı. Burada şöyle bir soru akla geliyor: Bazı insanların bu çeşit olayları ‘doğal afetler’ diye anması doğru mudur? Yani geçmişteki birtakım kavimler doğal afetlerle mi helak edilmiştir? Geçmişte veya bugün gerçekleşen olaylar yahut sevdiğimiz veya sevmediğimiz diye vasıflandırdığımız olaylar ‘doğal olaylar’ diye nitelendirilebilir mi? ‘Doğal’ veya ‘tabiî’ tabiri ‘kendi kendiliği’ ifade ediyor. Eğer bir kimse kainattaki bir olayı ‘doğal’ diye niteliyorsa kainat da ‘doğal’ olarak yani kendisi var olmuş demektir. Peki, düşündüğümüz zaman kainat veya kainattaki bir olay kendi kendine olabilir mi? Varlıkları ve var oluşları incelediğimizde gördüğümüz özelliklere varlığın kendisinin kaynaklık yaptığına veya yapabileceğine dair hiçbir delil bulamıyoruz. Resimdeki çizgilerin, renklerin, sanatlı yapılışların ressama, onun özelliklerine işaret ettiği gibi kainatta gördüğümüz özelliklerin de görünmeyen bir Kudretin varlığına ve özelliklerine delalet ettiğini anlıyoruz. Dolayısıyla mantıkî bir sonuç olarak kainatın bir Yapıcısı var ise kainattaki her bir olayın failinin de aynı yaratıcı olması gerekiyor. Çünkü kainatta küçüğünden büyüğüne her şeyin birbiriyle kopmaz bir bağ içinde olduğunu gözlemliyoruz. Mesela ‘şu bitkiyi veya şu hayvanı ancak kainatı kim yarattıysa, O yaratabilir’ diyoruz. O halde ayette ifade olunan ‘helak etme, yerle bir etme’ gibi olayların failinin de ancak kainatı Yaratan kudret olduğu bütün açıklığı ile ortaya çıkıyor.”
“Kainatta sevdiğimiz olaylar olduğu gibi sevmediğimiz olaylar da meydana geliyor. Sel baskınları oluyor, fırtınalar çıkıyor, depremler gerçekleşiyor vs. Peki bu olaylar neden gerçekleşiyor? Yaratıcı hiddetleniyor da öfkesini mi çıkarıyor? Konumuz ‘şer problemi’ değil ama alemde neden kötülükler var? Yaratıcı neden bazı toplumları afetlerle helak etti? Yaratıcı gazap sahibi birisi ve bu tür afetler de onun gazabının sonucu mu? Bu konuların iyi anlaşılması gerekiyor. Evet, bazı ayetlerde ifade olunduğu gibi geçmişte bazı topluluklar büyük bir yer sarsıntısı ile, bazı topluluklar sel baskınları ile, bazı topluluklar korkunç gürültü ile helak ediliyor. Bu ayetleri nasıl anlayacağız? Önce şunu ifade edelim ki, kainata baktığımızda her şeyin bir ‘kasıt’ ile, bir ‘irade’ ile var edildiğini görüyoruz. Her şeyden önce bunlar bizim için bir uyarı, bir dikkat çekme, bir mesaj niteliği taşıyor olmalıdır. Bizim, ‘Demek ki, Yaratıcı benden memnun değil, beni bu suretle uyarıyor’ dememiz lazım. Ama bu, Onun açısından bir öfke ya da gazap değildir. Fatiha suresinde ‘gazab’ kelimesinden söz edilir; ‘Bizi gazaba uğrayan kimselerin (mağdûb aleyhim) yolunda gitmekten koru’ denilir. Fakat bu yani Onun fıtratımıza koyduğu özellikler, gönderdiği mesaj ve görevlendirdiği elçiler ile bildirdiği hükümler konusunda beni, bizi uyanık tutmak, ikaz etmek, eğitmek amaçlı uygulamasından ibarettir. Bu bakımdan başımıza bu çeşit bir felaket geldiğinde, ‘Yaratıcı bana kızıyor, bu Onun öfkesi!’ demek yerine, ‘Yaratıcı beni eğitiyor, benim hatalı bir yol takip ettiğimi hatırlatıyor, benim iyiliğim için uyarıda bulunuyor’ diye değerlendirmek gerekiyor. Daha açık bir ifadeyle bu tür felaketler bizim açımızdan bir uyarı, bir eğitim vesilesi, Yaratıcı açısından ise bizim lehimize olmak üzere bir rahmet özelliği taşıdığı anlaşılıyor”.
Bundan sonra takdimci bir örnek veriyor ve özetle şöyle devam ediyor: Şefkatli bir anne düşünelim, -bütün anneler şefkatlidir ya-, çocuğunun mesela gazını kolayca çıkarması için sırtına hafifçe vuruyor. Bu olayda çocuk, ‘annem bana kızıyor, bu, annemin bana bir öfkesidir’ diyebilir mi? Hayır! Aksine bu, şefkatli annenin çocuğunun ihtiyacı olan bir konuda ona iyilik yapmasıdır. Yani anne açısından olay tam bir şefkat tecellisidir. Başka bir ifadeyle olay, çocuk açısından ‘mağdûb’ durumudur, anne açısından tam bir rahmettir. O halde sevmediğimiz olaylar, sıkıntılar, acılar vs. söz konusu olduğunda, ‘Allah bize kızıyor, bu Onun bize karşı öfkesidir’ diye Onu suçlamamalı, tersine ‘O bize hatırlatmada bulunuyor, bizi eğitiyor, bize ders veriyor’ demeliyiz diye anlaşılıyor.”
“Bu vesile ile şunu da ifade etmek gerekir ki, olayı bu şekilde değerlendirme ‘kendimizi kuru kuruya savunma ve avutma yorumu’ değildir. Çünkü kainata baktığımızda, açıkça görünen sayısız merhamet tezahürlerinden hareketle Yaratıcının sonsuz rahmet ve şefkat sahibi olduğunu anlıyoruz. Ayrıca aynı Yaratıcı insana sözel konuşması olan Kur’an’da da, ‘Rahmetim her şeyi kuşatmıştır’ (Araf 7/156) buyuruyor. Hatta çok zaman önce biz bu tür ayetleri çalıştığımız zaman cehennemin bile ilahî rahmetin şemsiyesi altında olduğunu anlamıştık. Çünkü bu çeşit uyarmalarla eğitilen ve kendine gelen insan, Yaratıcısını hatırlamaya, Onun bizi bu dünyaya gönderiş sebebini düşünmeye başlar. Böylece ahiret hayatında ebedi mutluluğun yanında, bu dünyada da mutlu bir hayatı yaşama imkanı elde eder. Aksi halde günün birinde ölüp gideceğini, her şeyini yitireceğini düşünen bir insan, -ahiret hayatı bir tarafa- bu dünyada bile güven ve mutluluğu yakalayamaz.”
Konuyu yine basit bir örnekle açıklayan takdimci -özetle- şunları söyledi: “Diyelim ki, sana güzel bir otomobil verildi. Sen de bunu kullanıyor ve memnun oluyorsun. Ama sana deniyor ki ‘Günün birinde önüne bir uçurum çıkacak, sen otomobilin ile beraber uçuruma düşecek ve mahvolup gideceksin’. Böyle bir kimse otomobiliyle seyahat ederken ne kadar mutlu olabilir, kendisini ne kadar mutlu hissedebilir? Yol belli, mesafe belli, fren çalışıyor ama günün birinde karşısına bir uçurum çıkacak ve yuvarlanacak. Bu kişi her defasında, her viraj dönüşünde, seyahatinin her safhasında, ‘Aman çok dikkatli olmalıyım, aman ihtiyat göstermeliyim, bir gün uçuruma savrulacağım’ korkusu içinde yaşamak zorunda kalmaz mı? Fakat ne kadar dikkatli olsa da, daha çok seyahat etme imkanını elde etse de yine kesin biliyor ki, mutlaka bir gün gelecek ve aniden uçuruma düşecek. Böyle bir kişinin şu anda uçuruma düşmemiş olsa bile, bundan sonra her an uçuruma düşme ihtimalini unutabilir mi? O ihtimal o kişnin seyahatinin ve otomobili kullanmanın zevkini, bu ansızın gelecek olan uçuruma düşmenin korkusu zehire dönüştürmez mi? Ne kadar unutmaya çalışsa da, her unutma teşebbüsü ona ansızın gelecek olan ölümün ve yok olup gitmenin acısını hissetmeyi hatırlatmaz mı? Kur’an kainatın ve insanların ölümünün aniden geleceği gerçeğini 13 defa değişik misaller vererek hatırlatır. Bir örnek olarak Araf, 7/95’e bakılabilir. Her ne kadar çoğu insan çok önemli bir Rahmet ve Hikmet eseri olarak yaşlandırılmak suretiyle ölüm anına hazırlığa davet edilirse de, hiç kimse kendisinin yaşlanarak öleceğini garanti edemez. Herkes, her gün aniden ölüm ile karşılaşabileceğini bilir. Ne kadar çabalasak etkisiz hale getirmeye çalışırsak çalışalım bu duygunun etkisinden kendimizi kurtaramayız. İnkar içinde yaşamak tam da böyle bir şeydir. Günün birinde mutlak ölecek ve herkes varını-yoğunu dünyada bırakarak bedeni kabir çukuruna girecektir. İşte Yaratıcıdan gelen felaketler, afetler veya şahsî hayatımızla ilgili sıkıntılar, hastalıklar bize -kelimenin tam anlamıyla- uyarı fonksiyonu görüyor: ‘Dünyaya kendi kendine gelmedin’, diyor. ‘Kainat kendi kendine olmadı, olamaz’ diyor. ‘Senin bir Yaratıcın var’, diyor. ‘Kendini ve kainatı incele, O Yaratıcının özelliklerini tanı’, diyor. ‘Dünyaya geliş amacını düşün ona göre hareket et’ diyor. Afet, bela, sıkıntı vs. dediğimiz şeyler bunları hatırlatıyorsa, hatırlatması gerekiyorsa bunlar gerçekten ‘rahmet’ ve ‘şefkat’ değil midir?”
Bundan sonra takdimci herkesin bir gün vefat edecek olduğu halde kimsenin ne zaman öleceğini bilmediğini, bunun güzel bir eğitim vesilesi olduğunu söylüyor. Ardından, ölümün mümin için yok olmak değil ebedi aleme intikal etmek olduğunu, dolayısıyla müminler için ölümün rahmet olduğunu belirtiyor. İnanmayanların ise ölümü yok oluş olarak gördükleri için ölümden korkacaklarını dile getiriyor. Daha sonra da sözü tekrar dünyadaki afet ve sıkıntılara getirerek bunların “rahmet” vesilesi olduğunu, -yine özetle- şöyle örneklendiriyor: “Bir öğretmen düşünelim. Öğrencileri var, onları mezuniyet sonrası hayata hazırlamaya çalışıyor. Zaman zaman onların hangi seviyede olduklarını onlara hatırlatmak, eksikliklerini göstermek üzere imtihan ediyor. Cevap kağıtları, diyelim ki sıfırdan yüze kadar puanlamaya tabi. Bir öğrenci boş kağıt veriyor, hiç başarısı yok. Eğer bu öğretmen ‘öğrenciye iyilik yapayım, üzülmesin’ diye 50 puan verirse, gerçekte ona iyilik mi yoksa kötülük mü yapmış olur? Kötülük yapmış olur ve böyle bir öğretmene kimse iyi bir öğretmen nazarıyla bakmaz. Çünkü öğrencinin gerçek durumunu tespit ederek onun gerçeği görmesini ve tekrar çalışarak eksikliğini telafi etme imkanını engellemiş oldu. Öğretmenin bu öğrenciye geçemez notunu vermesi öğrencinin bakışı itibariyle, ‘öğretmenin kızgınlığı’ şeklinde anlaşılsa bile öğretmen açısından tam bir merhamettir.”
“İşte insanların ya inkarları sebebiyle veya kendi gerçeklerini unutma ihtimaline karşı bir uyarı olması maksadıyla birtakım afetlere maruz kalmaları insan yahut insan toplulukları açısından güçlü bir ikaz, Yaratıcı açısından ise rahmettir hatta bir çeşit ‘seçilme’dir. Rahmettir, çünkü -yaşıyorlarsa-, bu sayede insanlar ders alır ve intibaha gelmeleri amaçlanır yahut intibaha gelenler olur. Eğer vefat etmişlerse, imanı olanlar için dünyada maruz kaldıkları afetler dolayısıyla ahirette özel bir mükafata nail olacaklarından dolayı büyük bir avantajdır, inanmayanlar için ise daha fazla suç işlemekten uzak kalacakları için -eğer masun iseler- gördükleri zararlar onlar için ayrı bir mükafat konusu olacağından yine bir tür avantajdır, denilebilir. Aynı zamanda bir ‘seçilme’dir. Hatta insanların ders almasına yol açtığı ve kendi şahsi günahlarının affına vesile olduğu için bazı İslamî kesimler bunu özel bir ihsan ve müjde olarak yorumlarlar. Bu bağlamda afete maruz kalanları gördüklerinde, ‘Ne mutlu, seçildin, seçilenlerdensin’ derler. Nitekim Kur’an fert bazında veya toplum bazında ağır sıkıntı veya afetleri ‘musibet’ kelimesiyle anar. Mesela bir ayette, ‘…Müminler öyle kimselerdir ki, onlara bir musibet geldiğinde ‘Biz, Allah’ın yarattığı kullarız, tekrar Ona döneceğiz’ derler’ (Bakara 2/ 156) buyrulur. Sözlükte musibet ‘hedefi tam olarak vurmak’ anlamına geliyor. Düşünebiliyor muyuz? Kur’an insanların karşılaştıkları bela ve afetleri ‘hedefi tam olarak vurmak’ anlamındaki bir kelime ile tasvir ediyor. Niçin? Bu suretle insanlar kendi gerçekliklerini, Yaratıcılarının kim olduğunu, dünyadaki görev ve misyonlarının ne olduğunu daha iyi anlıyorlar. Sonuç olarak gerek bir insanın kendisine gerekse bir toplumun başına gelen bela, afet gibi olaylar biz insanların ders alması ve ebedi hayatını düşünerek çalışması gerektiğini hatırlatması açısından Yaratıcıya bakan boyutu ile tamamen rahmet ve hikmet vasfı taşıyor.”
Ders daha da detaylandırılarak çok ince konularda ezber bozan, insan aklına ve vicdanına sağlıklı gelen açıklamalarla devam ediyor. Allah razı olsun.
(Dersin linkine şuradan ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=aeipFV66V00&t=2539s)


