Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (08. 12. 2024) Lahikalar dersinde Kastamonu Lahikası’ndan 135. Mektup’un son kısımları ile 136. Mektup okunu müzakere edildi. Moderatörün söz konusu mektuplarda ve devam eden diğer bazı mektuplarda önemi vurgulandığı için “Hizbü’l-Ekber” hakkında detaylı bilgi paylaştığı derste, özellikle aşağıdaki paragrafla ilgili olarak usulî prensiplere dikkat çekilen kıymetli tefekkürler gündeme getirildi:
“Mühim bir hakikati bu hakikat münasebetiyle bu zamanda ehl-i medreseye ve hocalara taallûk eden bir meseleyi beyan ediyorum. Şöyle ki: Eski zamandan beri ekser yerlerde medrese taifesi tekkeler taifesine serfürû etmiş, yani inkıyat gösterip onlara velayet semereleri için müracaat etmişler. Onların dükkânlarında ezvâk-ı imaniyeyi ve envâr-ı hakikati aramışlar. Hatta medresenin büyük bir âlimi, tekkenin küçük bir velî şeyhinin elini öper, tabi olurdu. O âb-ı hayat çeşmesini tekkede aramışlar. Halbuki medrese içinde daha kısa bir yol hakikatin envârına gittiğini ve ulûm-u imaniyede daha sâfi ve daha halis bir âb-ı hayat çeşmesi bulunduğunu ve amel ve ubudiyet ve tarikattan daha yüksek ve daha tatlı ve daha kuvvetli bir tarik-i velayet ilimde, hakaik-i imaniyede ve Ehl-i Sünnetin ilm-i kelâmında bulunmasını, Risale-i Nur, Kur’an-ı Mucizü’l-Beyânın mucize-i maneviyesiyle açmış, göstermiş; meydandadır.” (Kastamonu Lahikası, İstanbul 2020, YAN, s. 180).
Moderatörün de ifade ettiği üzere metin eskiden beri medrese alimlerinin tekke ehline yani tasavvufî yapılara müracaat ederek tarikat dersi aldıklarını, Risale-i Nur’un iman hakikatlerini kainatın şahitliğinde ve insaniyet düzleminde aklı ve kalbi tatmin edecek şekilde temellendirdiğini, dolayısıyla bu tefekkürü elde edenlerin ehl-i tekkeye başvurmalarına ihtiyaç kalmayacağını dile getiriyor.
Bir müzakereci söz alarak şunları paylaştı: “İşaret edildiği gibi bu mektupta çok hakikatlere değiniliyor. Şu ifadeye bakalım: ‘…Ehl-i medrese taifesi tekkeler taifesine serfürû etmiş…’ Yani medresede eğitim görenler hatta eğitmenlik yapanlardan bazıları bir tarikata tabi olmuş, ruhanî zevki ve hakikatin envârını tekkede aramaya çalışmışlardır. Daha açık ifadeyle medresede insanlar Arapçanın en ince kurallarını öğreniyorlar, yıllarca ders alıyorlar, alet ilimlerini geçip ‘âli ilimleri’ tahsil ediyorlar. Akaid okuyorlar. Eğer kelâm ilmi ile meşgul oluyorlarsa bütün argümanlara nüfuz ediyorlar. Ama bir konu daima gözden kaçıyor; ‘Bunları öğrendim ama şimdi bunlar benim hayatıma ne kattı’, deyince kendilerini boşlukta bulabiliyorlar. Yahut yeterince itminan hissetmiyor, kendilerini bir çeşit anlamsızlık içinde görebiliyorlar. Bu durum kendilerine ‘Ben kendimi yaratılış maksadına uygun, her bakımdan tatmin olmuş şekilde nasıl yaşayabilirim’ sorusunu sordurunca, daha huzurlu ve tatmin olmuş şekilde yaşadıklarını gördükleri, tarikat mensuplarına bakıp ‘Ben de bu yolu takip etsem mi’ diye bir ihtiyaç hissediyorlar.”
“Anladığım kadarıyla bu mektup kendilerini böyle bir boşluk içinde bulup acaba biz de ‘Ehl-i tarikin yolunu takip etmeli miyiz’ diyenlere ‘hayır, böyle bir zorunluluk yok’ cevabını veriyor; ‘Siz iç huzurunu ve güveni, duygularınızın tatminini elde etmek istiyorsanız Risale-i Nur’un uyguladığı usûlü takip ederseniz, medresede öğrendiğiniz ilimler ile bunu temin edersiniz’, diyor. Mesela ‘Risale-i Nur’da Hizbü’l-Kur’an adlı eserde görüleceği gibi bir tefekkür tarzı var, bu tarzı takip edin’ diyor. ‘Ayetü’l-kübra Risalesi var, bu Risalede takip edilen tefekkür tarzına göre yapılacak bir çalışma ile öğrendiğiniz ilimler sizin eksikliğini hissettiğiniz ruhî tatmini size kazandırır’ diyor. Diyelim, kelâm ilmi var. Bu ilim iman esaslarını aklî bakımdan delillendiriyor. Medresede bu ilim veriliyor. Metindeki ifade ile Ehl-i sünnet kelâmı okunuyor, okutuluyor (Müellifin ‘Ehl-i sünnet kelâmı’ tabiri çok anlamlı, zira Mu’tezile kelâmı ile böylesi bir tatmine ulaşmak mümkün görünmüyor). Bu ilim nasıl bir argüman tarzı geliştiriyor diye baktığımızda şunu görüyoruz. Varlıkları cevher-araz ayırımı üzerinden ele alıp cevherlerin varlığın özünü teşkil ettiğini, arazların o özde bulunan özellikler olduğunu ifade edip salt aklî istidlallerle Allah’a imanı temellendirmeye çalışıyor, sonra da aklî çıkarımlarla beraber zaman zaman ayetlere başvurarak (hadis nakillerine başvurma son derece sınırlıdır) diğer iman konularını delillendirme yolunu izliyor. Dolayısıyla bütün çabası akıl ile sınırlı kalıyor, duyguları tatmine yönelik bir boyut gözlenmiyor. Yine mesela medreselerde okunan ve okutulan tefsir çalışmalarına bakıyoruz. Her biri belli zamanlarda yazılmış, klasik tefsirlerdeki bilgilerin usûl olarak yaklaşık bir şekilde tekrarlandığını görüyoruz. ‘Kur’an bu konuda şunu söylüyor’ demekle yetiniyorlar. Maalesef ‘Kur’an ayetleri bana, bize, bu günümüze ne diyor, ayetler benim insanî duygularıma neler söylüyor’ diye bir analiz yapmıyorlar.”
“Oysa Risale-i Nur’a baktığımızda insaniyetimiz yani insanî ihtiyaçlarımız dikkate alınarak kainatın şahitliğinde bir Kur’an okuması yapılmak suretiyle aklın ikna edilmesi yanında insanî duyguların da doyurulduğu bir yolun takip edildiğini görüyoruz. Bunun en bariz örneği Ayetü’l-kübra Risalesidir. Kur’anî bir tabir olan ‘âyetü’l-kübrâ’ (20: 23) en büyük mucize, en büyük delil anlamına geliyor. Hz. Musa’nın Firavun’a karşı gösterdiği büyük mucizeyi ifade ediyor. Peki Risale-i Nur ‘ayetü’l-kübra’ diye neyi anlatıyor? Kainatın, yapıcısına (Sâni’ine) şahitliğini anlatıyor. Kainatın, kainattaki her taifenin, her bir ferdin şahitliklerinin tümüne birden ‘en büyük delil’, ‘en büyük şahit’ anlamında, kasıtlı olarak ‘ayetü’l-kübrâ’ ismini veriyor. Aynı şekilde müellif iman esaslarını temellendirdiği diğer bir eserini de ‘Asâyı Musa’ diye adlandırıyor. Niye? Sen Kur’an’dan Hz. Musa’nın kıssasını okudun, ama bunları kendi hayatına yön verecek şekilde tahlil etmedin. Arapça gramer ve belağatının en inceliklerine kadar dikkat ettin, öğrendin. Ne oldu? Sadece geçmişe ait bir bilgiye sahip oldun. Yahut müellifin -önceki mektupta gündeme getirdiği Fil suresini okudun, o tarihi olay ile ilgili olarak bilgi sahibi oldun. Sonra? Kendi hayatına yönelik çıkarımlarda bulunmazsan bilgiden başka bir şey elde etmiş olmazsın. Gerek Hz. Musa kıssası gerekse Fil suresindeki tarihi olayla ilgili olarak Kur’an bilgi vermek üzere mi bunları anlatıyor? Yoksa herkes, her asırda, her zaman bu kıssa ya olayları kendi hayatı açısından tahlil etsin ve dersler çıkarsın diye mi anlatıyor Kur’an bunları?”
“Hz. Musa kıssasında ne anlatılıyor? Firavun şöyleydi, şunları yapıyordu. Hz. Musa kardeşi Harun ile beraber ona gitti, şöyle şöyle dedi, sonra şöyle şöyle oldu… Ben derim ki ‘bana ne bu kıssadan? Ben ne Firavun’u ne Musa’yı görmedim. Musa’nın asası vardı, şöyle şöyle oldu. Bana ne? Benim ne asa ile ne değnek ile ne sopa ile ilişkim yok, ben barış yanlısıyım’ der, geçer giderim. ‘Efendim, Hz. Musa büyük mucize göstermiş, şöyle olmuş’ denirse ‘Ben mucize falan görmedim, beni ilgilendirmez’, der, işime bakarım.”
“Bu bakımdan biz Risale-i Nurlarda uygulanan usûl ile Kur’an çalıştığımız zaman hem aklımızın hem de kalbimizin tatmin olduğunu, imanın duygularımıza huzur kazandırdığını hissediyoruz. Bu nedenle Ha-mim derslerinde sürekli olarak, zihinlere iyice yerleşsin diye ‘Kur’an’ı kainatın şahitliği altında okumalıyız’ deriz. Kainatın şahitliğine başvurmadan yapılan Kur’an okumaları, Kuran’ın metnindeki bilgi malzemelerini takliden öğrenme imkanı verir, ‘Kur’an bu olayı çok edebi bir şekilde tasvir etmiş’ deriz, fakat bu bilgilerin bizim hayatımızda, aklımızda, duygularımızda nasıl bir yankı yaptığına dikkat etmeliyiz. Böylesi bir metin bilgisinin takliden öğrenilmesinden de tahkiki iman çıkmaz. Tahkiki iman çıkmayınca da ne aklımız ve ne de duygularımızda bir doyum, bir güven, bir dinginlik yaşayamayız! Ama okumalar Hizb-i Ekber’de uygulandığı gibi bir usûl ile yani aynı zamanda oradaki insaniyetimizi kuşatıp tatmin eden bir tefekkür tarzı rehber edilerek gerçekleştirilirse tekke ehline gitmeye gerek kalmaz. Dolayısıyla metin ruhunu doyurmak için kendisini tekkeye gitmeye mecbur sanan kişilere ‘Kendi usulünüzü gözden geçirin’ mesajı veriyor.”
“Tefsir olsun hadis olsun, mesela bakıyoruz ki birisi geniş birikime sahip olmuş. Söz gelimi, hadis alanı ile ilgili olarak şu kadar hadis ezberlemiş, şu kadar hadis kaynağı tetkik etmiş vs. Güzel. ‘Peki risalet anlayışın nedir’ dersen taklidin ötesinde cevap yok. Yahut mesela, ‘Hz. Muhammed’in (asm) resul olduğunu nereden bildin’ dediğimizde ya cevap alamıyoruz ya taklidi cümleler söylüyorlar. ‘Efendim, Hz. Muhammed vahiy aldı, Kur’an-ı Kerim belağatı bakımından mucizedir, dolayısıyla Hz. Muhammed peygamberdir’ diyorlar. Evet, Kur’an’ın belağatına bakanlar -eğer biliyorlarsa- hayran olurlar, bunun beşerin takatini aştığını kabul ederler. Tamam, peki ne anladın bundan? Ne fayda elde ettin bundan? ‘Belağatına hayran olduğun Kur’an’ın içeriği senin akıl ve duygu dünyanda nasıl bir yankı yaptı? Senin aklını ve duygularını yeterince tatmin etti mi, tatmin ediyor mu? Halbuki Kur’an tanımı gereği, senin şu anda aklî ve duygusal tüm ihtiyaçlarına, sorularına cevap vermek için seni şu anda Yaratanın, sana hayatından memnun olup, duygularının huzura kavuşması için delilleri, malzemeleri sunmak üzere yaptığı bir konuşmadır. Değilse Kur’an yalnızca eşsiz, edebi bir şaheseri olarak okunmaz. Aksine o, İnsanın ruhî ihtiyaçlarına cevap veren, insanın her halini bilen Yaratıcının mesajı olan ama aynı zamanda eşsiz bir literatür şaheseri olarak okunmalıdır.”
“İnsan aklı tatmin olmak ister. Akıldan sonra insan duyguları tatmin olmak ister. Geçmişte belki buna çok ihtiyaç yoktu, bu bakımdan klasik tefsirler veya hadis şerhleri bu konuda özel bir vurgu yapmadılar. Ama Üstad, özellikle günümüzde bunun önemini fark ettiği için onun bize Ayetü’kübrâ’nın birinci makamının Arapçası olan Hizbü’l-Ekber’i delil göstermesi ‘Siz de dikkat edin, kainatın şahitliğinde Kur’an okumalarının meyvesi olan eserlerimi kainatın şahitliğinde okuyun’ diyor. Yoksa ‘Bediüzzaman hazretleri böyle diyor, Üstadımız hazretleri böyle buyuruyor gibi hamaset dolu ifadelerle okumayın’ tembihinde bulunuyor.”
“Ayetü’l-kübrâ Risale-i Nur’un ‘zirve’si olarak telakki edilir. Bu eseri okuduğumuz zaman hem aklımız hem ruhumuz birlikte seyahat eder ve bizi kainatın ‘melekûtiyet’i ile tanıştırır. Kainatın melekûtiyeti de bizi orada tecelli eden yani melekler olan, Rabbi tanıtan yönüyle duygularımızı muhatap kılar. Yani gözümüz, kulağımız kainatın mülk cihetine bakarken ruhumuz ve duygularımız onun melekûtiyetine odaklanır. Böylece melekûtiyet ruhun sorularına cevap verir, ruhu doyurur, şevklendirir, huzur ve itminana ulaştırır. İşte o zaman, -bir noktada taklidi olan- şeyhten direktif alma usulüne ihtiyaç olmaksızın, doğrudan doğruya kainatın Yaratıcısından direktif alan prensipler edinmiş oluruz. Biz bunu Ha-mim derslerinde kainatın şahitliği ile beraber insan ruhunun ihtiyacını karşılama diye ifade ederiz. Sonuç olarak metin diyor ki, kainatı Kur’an’ın şahitliğinde okur, akıl ve duygularımızı kainatın melekûtiyeti ile muhatap kılarsak dünyada itminana ulaşır, ‘ehl-i tekke’ye yani tasavvufi kurumlara başvurmaya gerek kalmaz.”
Bundan sonra bir katılımcı şunu sordu: “Kur’an’ı kainatın şahitliğinde okumak, ifade edildiği üzere, taklitten uzak kalma, imanda tahkike ulaşma açısından çok önemli görünüyor. Bilindiği gibi Kur’an’da kainattan bahseden ayetler var, peygamber kıssaları ve Resul-i Ekrem (asm)’ın yaşadığı bazı olaylar var, bir de bunlara ilaveten ahkam ayetleri var. ‘Kur’an’ı kainatın şahitliğinde okumak’ deyince birinci kısım ayetleri dikkate aldığımızda bu çok kolay diye anlaşılıyor. Dağlar var, denizler var, kuşlar var, ay var, güneş var, yıldızlar var… Kur’an’ı kainattaki bu şahitlerin şahitliği altında anlamaya çalışmak gerekiyor, tamam. Peygamber kıssalarına gelince, bunun da ölçüsünü yahut usulünü müellif Birinci Lem’a ve İkinci Lem’ada Hz. Yunus ve Hz. Eyyûb peygamberlerin kıssaları üzerinde gösteriyor. Bu da tamam. Peki aile hukuku, evlenme, miras, tesettür, had cezaları gibi ahkam ayetlerini nasıl okuyacağız? İnsan kainatın bir parçası olduğu için insanî özelliklerimiz açısından mı okumamız gerekiyor bu ayetleri?”
Önceki müzakereci tekrar söz alarak özetle şunları söyledi: “Evet, denildiği gibi bu ayetleri insan fıtratı, insan yaratılışı, insan gerçeği üzerinden okuyup anlamaya çalışmak gerekiyor. Ancak şunu hemen ifade etmek gerekir ki bu tür ayetlerin sonlarındaki fezlekelere dikkat etmek icap ediyor. Ayet sonlarındaki bu fezlekeler, bu hatimeler bazen Allah’ın isimlerine referansla biter. Mesela miras hükümlerinden bahseden bir ayet ‘İnnallahe kâne alimen hakîmâ: Muhakkak ki Allah alim ve hakimdir’ (4: 11) diye özetleniyor. Yetim haklarından bahseden bir ayet ‘Ve kefâ billahi hasîbâ: Hesap görücü olarak Allah yeter’ (4: 6) diye sonlanıyor. Mesela hanımların tesettürü ile ilgili ayet ‘Ve kânallahü ğafûren rahîmâ: Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir’ (33: 59) diye bitiyor. Ayet sonlarındaki bu fezlekeleri insanî olarak düşündüğümüzde o hüküm ile ilahî özellik arasındaki ilişkiyi rahatça görme imkanı buluruz. Böylece hem kolayca tasdik eder, hem o hükme uyarak Yaratıcımıza yaklaşacağımızı fark ederiz. Borçlanma hukuku ile detaylı bilgi veren ayet ‘O hâlde Allah’tan sakının! Hem Allah size (neyi, nasıl yapmanız gerektiğini) öğretiyor. Çünkü Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.’ (2: 282) diyerek bize ayetin sonunda, ‘sizin ihtiyacınızı bilen Yaratıcınız olarak size en uygun olan yolu gösteriyorum’, der. Biz de kendi şarlarımıza, ihtiyaçlarımıza bakıp bu ayette bize sunulan prensiplerin ne kadar uygun geldiğine dikkat etmemiz gerektiğini anlıyoruz. Mesela toplum hayatında trafik kuralları var. İnsan fıtratı ile baktığımızda bu kurallar niye var mı deriz, yoksa bu kuralların arkasındaki hikmeti, faydayı görüp ‘iyi ki var mı’ deriz? Kur’an’a baktığımızda eşler arasında yapılacak nikah akdi şartları ile, boşanma ile, örtünme ile, parasal yönden alacak-verecek meselelerini kayda geçirme ile… ilgili ayetler var. Bu şer’i hükümleri incelediğimizde ferdi, ailevi sosyal hayat açısından Rabbimizin ne kadar adaletli, hikmet eksenli, rahmet temelli hükümler koyduğunu anlamakta güçlük çekmiyoruz. Kısacası insanlar arası ilişkileri düzenleyen ahkam ayetlerini taklidî olarak değil, tahkikî olarak tasdik etmenin yolu bunları insanî gerçeğimizle irtibatlandırarak okumaktır.
Ders ilişkili bahislerin okunması ve yazılı-sözlü müzakerelerle devam etti. Allah razı olsun.
(Dersin kaydına şu linkten ulaşabilirisiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gBljICykFrk)


