Felak veya şafağın sökmesi bir bakıma, insanın varlığıyla ilgili manalara kavuşması anlamına gelir. İnsanın varoluşla ilgili sorularına cevaplar bulmaya başlaması karanlığın ardından ortaya çıkmaya başlayan sabahın aydınlığına benzer. Varoluşla ilgili sorular kâinatın sınırlarını aşar. Bu soruların cevaplarını kâinatta bulmak imkânsızdır. Örneğin nasıl var oldum, neden varım, hayatımın amacı nedir, beni yaşatan nedir, bu hayatın ötesinde bir hayat var mı gibi soruların cevaplarını kâinatta bulamaz. Çünkü buna benzer soruların cevabı kâinat türünden olmayan bir Varlık Kaynağı tarafından verilebilir. Kâinattaki her şey var edilmeye muhtaç olduğu için var edilişi izah edemez. İnsan ebediyen var ve mutlu olmak isterken kâinattaki her şey geçicidir ve kendi varlığını idame ettiremez. Dolayısıyla insanın ebediyet arayışına cevap veremez.
Şafağın sökmesi, insanlara kurtuluş mesajı getiren Peygamberlerin (AS) vahiy alması manasına da gelir. Her Peygamber (AS) birer insan olarak, insanın Yaratıcısıyla nasıl irtibat kuracağının fiili uygulamasını gösterir. Peygamberi (AS) örnek alan bir insan onun yolundan giderek Yaratıcıyı tanıyabilir. Bu vesileyle karanlıklarından aydınlığa ulaşabilir. Bunu gerçekleştirebilen bir insan için şafak vakti gelmiş ve karanlıklar aydınlığa dönüşmeye başlamış demektir. Hayatın belirsizliklerinin sebep olduğu korkular ve varlığın manasızlığından kaynaklanan sıkıntılardan kurtulan insan bir emniyet ve huzur iklimine girer. İnsanı sınırsız mutluluk ihtiyacıyla yaratan ve fakat geçici bir hayat veren Yaratıcı, mutlaka her tür sıkıntının çözümünü de yaratır. Öyleyse her halükarda insanın Rabbine sığınması en doğru olandır. Ancak karanlıklardan aydınlığı çekip çıkaran Yaratıcısı insanın sığınağı olabilir. Varoluşla ilgili bütün soruların cevaplarını Yaratıcı var eder. İnsan sorularının cevaplarını bulduğu nispette huzur ve güvene kavuşur.
مِن شَرِّ مَا خَلَقَ
113.2:”Yarattıklarının şerrinden O’na sığınırım”
Ayet, ilk bakışta garip bir ifade biçiminde algılanabilir. Yaratıcı kötü olan bir şey mi yaratıyor veya insana zarar veren bir şey mi var ediyor ki onlardan Yaratıcıya sığınmak gereksin? Örneğin, insan başı ağrıdığında acı hisseder ve bunu istemez. İnsana Yaratıcısı tarafından bir şeyi sevip sevmeme duygusu verilmiştir. Kimse acı çekmeyi sevmez. Acı sadece fiziki olarak bedenin zarar görmesiyle değil insaniyete ters davranışların neden olduğu hissiyatlarla da tecrübe edilir. İnsanın sevmediği şeylerin yaratılıyor olması Yaratıcıyı kötü biçimde algılama hatasına sebebiyet verebilir. Ayette, yarattıklarının şerrinden Allah’a sığınma gereği ifade ediliyor. Yaratılanlara bakış açısı bu noktada önemlidir. Yaratılan her şey yaratılışı bakımından mükemmeldir. Ancak insanın yaratılanla olan ilişkisi onu kötü veya iyi biçimde yorumlamasına neden olabilir. Örneğin, güneşin yaratılışı mükemmeldir. Fakat insan güneşin altında gereğinden fazla kalırsa çarpılır ve rahatsızlanır. Bu durumdaki bir insan beni bu hale güneşin Yaratıcısı düşürdü diyemez. Çünkü kendi aklı ve iradesini kullanarak bu rahatsızlığa mani olabilirdi fakat olmadı. Bu haldeyken güneşi ve sıcaklığı kötü bir yaratılış biçimi olarak adlandırmak hatalıdır. İnsan hür iradesini kullanarak yaratılanlar arasında seçim yapar. Yaptığı seçimin sonucuna göre yaratılandan acı duyar veya lezzet alır. Mesela, insan açken lezzet alarak yemek yer. Fakat haddinden fazla yerse, o zaman bu lezzet eleme dönüşür. Bu sonuçları düşünerek seçim yapmak insanın elindedir.
İnsan kâinata bencilce baktığı zaman her şeyin kendi istediği gibi olmasını bekler. Halbuki insanın var olabilmesi kendi elinde değildir. Varlığı, Mutlak bir İrade sahibinin var etmesine bağlıdır. Bununla birlikte hür irade sahibidir. Bir şeyleri sevip sevmeme özelliği vardır. İstediği olduğunda sevinir, istemedikleri olduğunda da üzülür. Kendisine verilmiş olan özellikler ve duygular ile varlık gayesine ters olan veya olmayan şeyleri ayırt edebilir. Bunun en belirgin ölçüsü vicdandır. İnsaniyetine ters bir şey yaparsa vicdanı sızlar ve bunu yapmaması gerektiğini anlar. İnsaniyetine ve varlık gayesine uygun bir şey yaptığında da mutluluk ve huzur duyar böylece yaptığının doğru olduğunu anlar. Bu duygu insana Varlık Kaynağını tanıması için verilmiştir. Varlık Kaynağını tanımadan, tesadüf eseri var olduğunu iddia ederek yaşarsa o zaman asla mutlu olamaz. Çünkü insan ne yaparsa yapsın her şeyin biteceğini ve sonunda öleceğini bilir. Eğer her şey rastlantı sonucu oluyorsa bu anlamlı kâinatın varlığına bir mana bulamaz. Bu anlamsızlık ve çaresizlik insanı ruhi bunalımlara sürükler. Hayatı işkenceye çevirir. Bu duruma düşmemenin yolu ise Varlık Kaynağını tanımak ve hayatı O’nu tanıma eğitimi olarak görmekten geçer. Böyle bir bakış açısı kazanmak için de kültürel bir unsur haline gelmiş din söyleminden uzaklaşmak gerekir. Kurumsallaşmış din anlayışı insanın varlığıyla ilgili sorulara cevap vermez. Doğrudan ritüellere yönlendirir. Oysa insan, bir işi neden yapması gerektiğini bilmeden sadece taklit etmeyi sevmez. İnsani olan akla, mantığa ve diğer duygulara ikna edici açıklamalar bulduktan ve ikna olduktan sonra ritüellere yönelmektir. Bunu her insan bizzat kendi varlığını sorgulayarak yapabilir. Kendi varoluşsal sorularına cevap arayan insanlar dinin gerçekten ne olduğunu anlayabilir. Çevreden duyulanlar ve alışkanlıklarla din anlayışı inşa edilemez. Bu türden alışkanlıklar inanç değildir ve kişiyi kurtarmaz. Her insan, kâinatın Bilinçli bir Yaratıcısı olması gerektiğinin delillerini bizzat kendisi bulmalıdır. Bunun için insani özelliklerini ve yeteneklerini kullanmalıdır.
İnsan, eğer varlığının tesadüf eseri olmadığına ikna olmazsa bütün kâinat anlamsız ve kusurlu görünür. Varlık Kaynağını tanımadığında, bu kâinatın Yaratıcısı olsa bile kusurlu bir iş yapmış zannına kapılabilir. İnanç, insanın bizzat kendi tecrübeleriyle ulaştığı sonuçlar üzerine bina edilmelidir. İçinde yaşanılan kültür ve sorgulamadan kabul edilen geleneklerle sahih bir inanç anlayışına ulaşılamaz. Her insan, kendi insani özelliklerini kullanarak ve kâinatı şahit tutarak inancını temellendirmelidir. Esasen insanın varlığı ve özellikleri, Varlık Kaynağını tanıma aracı olarak kendisine verilmiştir. İnanç, yaratılmış olanların şahitliği ile tasdik edilen bir süreçtir. Bu süreçte Peygamberin (SAV) Yaratıcıdan getirdiği mesajların doğru olup olmadığı kâinat şahitliğinde bizzat insanın kendisi tarafından test edilir ve bir sonuca ulaşılır. Eğer kâinatın Varlık Kaynağı insanın da Varlık Kaynağı ise o zaman insanın varoluşsal sorularının cevabını da var etmelidir. Çünkü insanın varlığı ve bütün kâinat, Mutlak bir Yaratıcının var olması gerektiği mesajını veriyor. Öyleyse, insan varlığının manasını bu Varlık Kaynağında bulabilir. İlk etapta neden yaratılmış olduğunu sorgulamalıdır. Bu soruya ailenin ve dini kültürün verdiği cevaplarla yetinmemelidir. Aklen ve kalben kendisini ikna edecek cevapları aramalıdır. Yaratıcının insandan, insaniyetine ters düşen bir şey yapmasını istemeyeceği sonucuna kendisi ulaşmalıdır. Yaratıcıdan gelen mesaj yani vahiy, insanın yaradılışıyla uyumlu olmalıdır ki onu tasdik edebilsin. Yaratıcıdan gelen bir mesajı anlamazsa ve ikna olmazsa onu tasdik edemez. İnsanın insaniyetiyle çelişen bir mesaj Yaratıcıdan geliyor olamaz. Hür iradesini bilinçli ve dikkatli bir şekilde kullanır ve kâinatı dikkatli biçimde incelerse yaratılan her şeyin kendisi için iyi olduğunu anlayabilir. İnsanın sorumluluğu, bu kâinatın var ediliş biçimini anlamak ve Varlık Kaynağını tanımak için yeteneklerini özgürce kullanarak varlıklarla bağlantı kurmaktır.
İnsan, varlığını sadece bu dünyada mutlu olmak hedefine adar ve varoluş amacını belirlemezse o zaman başına gelen kötü olaylardan şikayet eder. Oysa, bu kâinat herkes için bir eğitim merkezidir. Herkes kainatın düzeninden faydalanıyor ve yaşadığı tecrübelerden bazı sonuçlara ulaşıyor. Örneğin araba kullanırken kimse kaza yapmayacağını garanti edemez. Önemli olan güvenli bir şekilde araba kullanmak ve dikkatsiz sürücülerden kaçınmaktır. Bu dünyada, diğer insanların yaptıklarının sonucunda herhangi bir kötü tecrübe yaşamadan eğitim göremeyiz. Ayrıca, insanlar hür irade sahibi oldukları için kötülükleri seçebilirler. Aksi halde birer robot olurlardı. İnsan dünyaya eğitim görmek için gönderilir. Doğru seçimler yapmayı hür iradesini kullanarak öğrenmelidir. Nitekim, bazı öğrenciler ödevlerini yapmadıkları için öğretmenleri tarafından cezalandırıldığında diğer öğrenciler de bu cezadan ders alır. İnsan sadece kendisiyle ilgili olaylardan değil, başka insanların yaşadıkları olaylardan da neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenebilir. Doğruluk veya yanlışlığın bir anlamının olması için hayatın sadece bu dünyayla sınırlı olmaması gerekir. Bu hayattan sonra ebedi bir hayat yoksa, bu dünyada gerçekleşen haksızlıklar cezasız kalacak demektir. Fakat varlıkların var ediliş biçimi, irade sahibi olan insanların hesaba çekilmesi ve her şeyin yeni bir varlık biçimiyle var edilmesi gerektiği mesajını vermektedir. Bu nedenle başımıza kötü bir şey geldiğinde isyan etmemeliyiz. Yaşadığımız her ne kötülük varsa sabırla karşıladığımızda, mutlaka bizi terbiye eden bir yönünün olduğunu zamanla anlarız. Mutlak adalet sahibi olan Yaratıcı adaleti gereği zarar gören ve buna sabırla tahammül edenleri yani eğitimlerini başarıyla tamamlayanları mükafatsız bırakmaz. Zarar gören veya acı çeken bir insan bu vesileyle zayıflığını ve yaratılmışlığını fark ederek Yaratıcısına şükreder. Böylece, Yaratıcısını tanıma eğitiminde üst seviyelere geçer. Bu bakımdan, talihsiz bir insan yoktur ve insanın Yaratıcısını tanıması için her şey mükemmel bir şekilde ayarlanmıştır.
*Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Chapter Falaq – Part 4 –07/17/19” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.




