Ha-mim’de, geçtiğimiz hafta sonu yapılan (01. 12. 2024) “kayyûmiyet” dersi, -zaman aralığı söz konusu olmaksızın- iki bölüm halinde gerçekleşti. İlk bölümde, önceki hafta gündeme gelen bir hadisin anlaşılması istikametinde müzakereler paylaşıldı. İkinci bölümde ise Otuzuncu Lem’a’nın Altıncı Nüktesinin Dördüncü Şua’sından (kalınan yerden) okunmaya ve müzakereye devam edildi. Ben her iki bölümle ilgili olarak kıymetli yorum ve tefekkürlerin tamamını ilgili video kaydına (https://www.youtube.com/watch?v=YN1X0yslQpI) havale edip ilk bölümüne dair bazı notları -küçük tasarruflarla- aktarmak istiyorum.
Geçen hafta Allah’ın “mutlakiyet”ine, bizim de “mukayyet” (sınırlı oluş) oluşumuza atıfla Onu layıkıyla tanıyamayacağımıza yönelik müzakereler sırasında, bir müzakereci Resul-i Ekrem’in (asm) şu hadisini paylaşmıştı: “Allah’ım! Gazabından rızana, azabından affına sığınırım. Senden yine sana sığınırım. Ben seni layık olduğun şekilde senâ edemem. Sen kendini nasıl senâ ediyorsan öylesin.” (Müslim, “Salat”, 222) Bu hadisin özellikle son fıkrası ile ilgili kısa bir değerlendirme yapılmış, takdimci bu fıkranın daha detaylı anlaşılması için üzerinde düşünülmesi gerektiğini ifade etmişti. Dersteki, -galiben- öteki katılımcılar gibi bu konuda özel bir çaba içine girdiği anlaşılan takdimci önceden hazırladığı notu ekrana yansıtarak, kısa açıklamalarla birlikte şöyle paylaştı:
“Bizim Yaratıcımızla ubudiyet ilişkisini sürdürebilmemiz için daima egzersiz yaparak istidatlarımızı kabiliyete dönüştürüp duygularımızı Onu tanıyacak şekilde terbiye etmemiz gerekiyor. Bunun için de yeni ‘misaller’, ‘yeni yaratılışlar’ ‘yeni tecelliler’ verilmesi gerekir. Diğer bir ifadeyle Hallâk olan Yaratıcının ‘kayyûmiyet’ ile sürekli olarak yaratması gerekir. Bu yaratılış öyle gerçekleşmeli ki, biz insanlar Onunla ubudiyet ilişkimizi kurarken Ondan neyi, ne zaman, nasıl isteyeceğimizi bilebilmemiz için bunun düzenlilik içinde, yani kayyûmiyetin ‘nazzâmiyet’ ile gerçekleşmesi icap eder. İnsanı böyle bir ihtiyaç içinde yaratan Yaratıcı da başta Hallâkiyet, Kayyûmiyet, Nazzâmiyet olmak üzere diğer bütün özelliklerini tecelli ettirerek bu ihtiyacımızı karşılıyor.”
“Bu tecellilerin sonu gelmediği için ben yalnızca benim gördüğüm tecelliler ile Onu tanıyabilirim. Fakat her yaratılışta Onun sayamadığım, sonuna gelemediğim ve mutlak olması gerektiğini anladığım özelliklerini görüyorum. Anlıyorum ki Yaratıcı kendisinin mutlak özelliklerini sergileyerek yaratmak suretiyle ‘Benim sıfatlarım, özelliklerim nasıl sonsuzmuş anlayın!’ diye kendisini bize bildiriyor. Biz de buna karşılık ‘Seni, senin hakikatine uygun bir şekilde takdir edecek kabiliyette olmadığımız anlıyoruz. Sen benim, bizim eksik olan takdirimi, takdirimizi senin kendi hakikatini takdir etmiş gibi değerlendir Rahmetinle’ diyoruz.”
“Ancak hemen eklemek gerekir ki böyle bir anlayışın gerçekleşmesi için kainat, Kur’an ve insan okumalarında şu prensipleri dikkate almak zorunlu görünüyor:
a) ‘Tenezzülât-i ilahî’ kavramını unutmamalıyız. Tenezzül mutlak olan Yaratıcının; sıfatlarını zaman, mekan, muhatap gibi tecelli aynalarının sınırlarını dikkate alarak gerçekleştirmesidir. Dolayısıyla en büyük ayna diye düşündüğümüz kainat bir ‘tenezzül’dür. Bize bir çeşit temsil olarak sunulur. İnsanın niçin var edildiğini anlaması ve varlık maksadına ulaşması için rehberlik yapan kainatın Yaratıcısı da insana, insanın ve içinde yaratıldığı kainatın kapasitesinde konuşur.
b) İnsan da bir ‘tenezzül’dür, Yaratıcısının gerçekliğini ancak kendi kapasitesinde anlar. Onun mutlak özellikleri olması gerektiğini kavrayacak şekilde yaratılmış ve aynı zamanda ‘mutlak’ı ihata edemeyeceğinin de farkına varacak özelliklerle donatılmıştır. Rabbini tanıdıktan sonra da yine kendi kapasitesinde Ona muhatap olur. Eğer varlığının Ona ait olduğunu anlamış ise Onunla ilişkisini yani ibadetini ya da ubudiyetini kendi kapasitesinde gerçekleştirir.
c) Bu gerçeğimiz doğrultusunda bir Kur’an okuması yaptığımız takdirde, Kur’an’ın da bizim için bir ‘tenezzülât-ı ilahî’ olduğunu anlarız. Kur’an’ın Yaratıcıyı tanıtan ve bizim Onunla kuracağımız ilişkiden bahseden tüm ayetleri ‘istiare-i temsiliyye” olarak anlamamız gerektiğini belağat alimleri özellikle ifade eder. Mesela ahiret ahvali, cennet ve cehennem tasvirleri birer istiare-i temsiliyyedir.
İstiare (eğretileme) ‘bir şeyi ödünç olarak almak’ demektir. Ödünç alınan bir şeyi vermek gerektiğinden kelimenin anlamında zımnî olarak geri vermek de vardır. Bize ‘Sen sana verilen özelikleri ödünç olduğunu anlayarak almalısın’ demeye gelir bu. Yani ‘sana bir yaratılmış varlık olarak senin düzeyinde anlamak için verdiği bu özellikleri Ona döndürmelisin’ diyor. Nitekim Kur’an’da ‘ve lillahi’l-meselü’l-a’lâ’ (Nahl 16: 60) yani ‘Allah için en yüksek ‘mesel’ vardır’ denilir. Bu ayet, ‘Allah bütün yaratılışların, hayallerin, tasavvurların ötesindeki mutlak sıfatlar ile tanınmalıdır’ anlamında Risale-i Nur’da çok kullanılır.”
“Bu ‘ödünç alıp geri verme’ işleminde, verilen özelliklerin bir tenezzülât-ı ilahî olduğunu unutmamak gerekir. Verilen şeyler ‘yaratık’ formundadır. Geri verilecek olan merci ise onun Yaratıcısıdır. Onun yaratıcısı ancak kainatın yaratıcısı olabilir. Kainatın yaratıcısı ise, kainat ve bize verilen duygu ile yani bizde tecelli edenler ile aynı nitelikte olamaz. Yaratıklar -bizim açımızdan-ödünç verilen birer misaldirler, bu misaller aracılığı ile Onun mutlak olması gerektiğini anlarız. O mutlak olarak ifade edilen ‘gaybî’ yani ‘Vâcibü’l-vücûd’ olandır.”
“Bu açıklamalar çerçevesinde söz konusu hadisin ifade etmek istediği mânâyı şöyle özetleyebiliriz: Sen duygularındaki özellikleri onların sahibine geri döndürürken Onun mutlakıyetini dikkate alarak geri gönder. ‘Bendeki bu duyguyu Sen bana Seni tanımam için bir temsil olsun diye verdin, ben de Seni tanıyarak ‘Bu duyguların kaynağı Sensin’ diyorum.’ Böylece Onunla ilişki içine giriyorum.”
Takdimci bu açıklamaları “Hepimize ibadetlerimizi böyle bir anlayış içinde gerçekleştirmek nasip olsun” duasıyla paylaştıktan sonra bir katılımcı şunu sordu: “Yaratıcının mutlak olması Onun kudreti dışında başka hiçbir kudret yok demek midir, Onun mutlakıyetini böyle mi anlayacağız?” Takdimci şöyle cevap verdi: “Mutlak’ı sonsuz diye anlarsak mesele anlaşılmış olur. Çünkü Sonsuzun dışında bir sayı söz konusu olamaz. Mutlak demek Kur’an’ın tabiriyle ‘ehad’ demektir, kainatın yaratıcısından başka her bir şey için ‘lâ ilâhe’ demektir. Kainat ‘lâ ilâhe’ye şahittir. ‘Benim gücüm yetmez’ diyor. Kainat sonsuz değil, olamaz. Fakat insan kapasitesi öyle bir tecelli ile karşılaşıyor ki sonuna gelemiyor. Yani sonuna gelemeyeceği bir tecelli var. Ama insan aklı her şeyin daimî değiştirilmesinden anlıyor ki bütün bunlar başka birisinin iradesiyle gerçekleşiyor. Dolayısıyla kainat muhtaç. Muhtaç ise tanım gereği sonlu olur. Bizim bunun sonuna gelemeyişimiz sonu olmadığı anlamına gelmez.”
“Öte yandan Rahman suresinde bir ayet var. Mealen şöyle: ‘Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç (sultân) olmadıkça geçip gidemezsiniz’ (55: 33). Bu ayet kainatın (gökler ve yer kainat demektir) sonsuzluğuna delalet etmez de ‘siz insanlar ve cinler sonuna gelemezsin’ der. Ayrıca ayet, başka mesajların yanında ‘siz yaratılmışlıktan asla çıkamazsınız’ mesajını da verir.”
Bundan sonra başka bir müzakereci söz alarak şunları ifade etti: “Kanaatimce, bu hadisi birkaç açıdan anlamak lazım. Biri, belağat açısından. Peygamber (asm) ümmetin en fasih konuşanı idi. Allah’a böyle senâda bulundu ve bize böyle bir senâyı öğretti. Ne demektir senâ? En kısa anlamıyla bu kelime övgü anlamına geliyor. Yatay düzeyde yani biz insanlar açısından düşünüldüğünde övgü; maharet, hüner ve sanata olur. Bir maharet vardır, hüner vardır, bu sanata yansımıştır; biz de överiz, senâ ederiz. Bizim Allah’ı senâ etmemiz, Onu kainatta gördüğümüz sayısız sanat eserinden hareketle hamdde bulunmamız, takdir etmemiz, bize bildirdikleri Yaratıcılarının kendilerinde tecelli eden özelliklerini takdir ederek bu özelliklerin ancak Ona ait olabileceğini ilan etmemiz demektir. Allah’ın kendisini senâsı ise mecazi, temsili gibi bir ifade olmalıdır. Yoksa Allah’ın kendisini övmesinden bahsedemeyiz, tanım gereği. Belki buna şuûnat-ı ilahî için kullanılan ‘muhabbet-i mukaddese’, ‘iftihar-ı mukaddese’ gibi kullanımlardan yola çıkarak ‘senâ-i mukaddese’ diyebiliriz. Ben bu rivayeti şöyle anlıyorum: ‘Ya Rabbi! Sen öyle hüner, öyle sanat, öyle maharet ortaya koyuyorsun ki bunu anlamaya ve takdir etmeye gücüm yetmez, Sen bana bunu öğret, içimi sana hamd ve senâ duygularıyla doldur!’ Diğer taraftan bir de şöyle düşünelim. Kimin haddine düşmüş Allah’ın senâ etmek? Düşünelim ki, ilkokulda okuyan bir öğrenci çıkıp Picasso’ya, ‘Seni takdir ediyorum, senin ne güzel tabloların var, tebrikler’ demiş olsun. Bu ne ukalalık demezler mi? Peygamber (asm) diyor ki, ‘Beni bu ukalalıktan koru! Ben seni hakkıyla övemem, senin yaratışların karşısında bana senâyı öğret!’ Aksi halde ‘Sen seni senâ ettiğin gibisin’ deyince birçok tevile girmek gerekiyor.”
Aynı müzakereci şöyle devam etti: “Ayrıca ‘tenezzülât-ı ilahîye’ kavramına da gelmek istiyorum. İfade olunduğu gibi insan da ‘tenezzül’dür. İnsanın dünyasına indirilenler de tenezzüldür. Bu kelimeyi sadece Kur’an’a inhisar ettirmekten kaçınmak lazım. İnsana yapılan bütün açıklamalar tenezzüldür. Cennet tasvirleri gibi. Diğer taraftan hayat da tenezzüldür, hayatın içinde var edilen her şey de bir tenezzüldür. Şunu da ilave edeyim: Bir şey mahlukıyet formuna büründüğünde tenezzüldür. Her şey mahluk olduğuna göre her şeye tenezzül olarak bakmak gerekir. Her tecelli bir tenezzüldür. Kudret sıfatının tecellileri tenezzül olduğu gibi kelâm sıfatının tecellileri de tenezzüldür.”
Daha sonra konuyla ilgili bazı soru ve cevapların ardından diğer bir müzakereci şunları kaydetti: “Edebiyatta bazı şairler vardır, ifadeleri açıktır, kolay anlaşılır. Bazı şairler vardır, bir beytini anlamak için saatlerce yorum yaparsınız. Müzakereleri dinlediğim zaman bende şöyle bir çağrışım oldu: Kainat bir tenezzül ise, insan bir tenezzül ise, Kur’an bir tenezzül ise ucu açık olup istediğimiz kadar düşünmeye ve yorumlamaya çalışmamız gerekir. Sanki vahiy bu noktada bizi tahrik ediyor. Düşünmeye, açıklamaya, derinliğine inmeye çalışmaya sevk ediyor, ‘tefekkür edin, kendinizi sürekli geliştirin’ diyor. Kainatla ilgili olarak ilmi çalışmaların devamlı artması, Kur’an’la ilgili olarak binlerce tefsirin kaleme alınmış olması, insan psikolojisi ile ilgili olarak ardı arkası kesilmeyen çalışmaların yapılması da bundan kaynaklanıyor olmalıdır. Bu, gerçekten özellikle Kur’an anlamaları açısından çok önemli bir mucize diye düşünüyorum.”
Bunun üzerine takdimci şunları söyledi: “Ben Kur’an’la ilgili olarak söylenenlere bir ilavede bulunmak istiyorum: Kur’an’ın çok önemli bir özelliği de onun ‘sükut’unda yani susmasındadır. Bunun en meşhur örneklerinden birisi ‘bismillah’ ifadesidir; ‘Allah’ın adıyla’. Ne demek? Okumak mı, yemek mi, konuşmak mı, çalışmak mı, düşünmek mi? Hepsi! Fakat kimileri yahut biz ne yapıyoruz? Yemek yerken bismillah diyelim, ‘Allah’ın adıyla’ diyelim ama mesela yürürken bunu hatırlamayabilirim. Sanki bu bağlamda yürümek yemekten farklı imiş gibi. Bu açıdan bakınca Kur’an bir anayasa kitabı gibidir. Kur’an’ı anayasa kitabı gibi okumak lazım. Mahkemelerde anayasa kitabına ya da anayasa maddelerine göre hüküm verilmez. Anayasadan çıkarılmış kanunlardan hareketle hüküm verilir. Anayasa detayları bildirmemekle, kanun uygulamalarının ihtiyaca göre şekillenmelerine imkan tanır.”
Aynı konunun çağrışımıyla ilgili olarak bir katılımcı da şunları zikretti: “Müzikte, eserin güzelliğini ortaya çıkaracak husus ‘es’lerdir, denir. Yani notaların dizilişi kadar suskunluklar esere sanat niteliği kazandırıyor. Kur’an’daki ‘suskunlukları’ yani ‘es’leri bizim doldurmamız gerekiyor. Bu önemli. Vahyin dili üzerinde çok araştırmalar var, neden vahiy dili şiirseldir, diye. Mesela Mizmarlar’ı okumak lazım. Yoğun ve özel bir tınısı vardır. Kur’an da öyledir. Lafzı ile, anlamı ile, şiirselliği ile alır götürür okuyanları hem zihin hem duygu olarak. Köy okullarında aynı sınıfta, aynı mekanda, aynı öğretmenin rehberliğinde diyelim birinci sınıfa başlayanlar, ikinci sınıfı okuyanlar, üçüncü sınıfta olanlar… beraber bulunurdu. Öğretmen her öğrenci ile seviyesine göre muhatap olur, her öğrencinin seviyesini yükseltmek için de çaba gösterirdi. Vahiy, -ifade olunduğu gibi-, tenezzül olduğu için aynı zamanda herkesi, her asrı, her tabakayı, her seviyeyi, her insanı kılavuzluyor. Ama şunu da kaydedelim, burada tenezzülün iki boyutu gözüküyor. Umumi anlamda bir tenezzül ve herkese özel ayrı bir tenezzül. İlki tenezzülün vahdet açısından diğeri ehadiyet açısından ya da penceresinden tenezzülü ifade ediyor.”
Bu müzakerelere ilaveten, söz konusu hadisle ilgili olarak bende şöyle bir kanaat oluştu: İfade edildiği gibi Yaratıcının bütün sıfatları sonsuz olup bunların yansıdığı varlıklar sınırlıdır. Ben de insan olarak hem sınırlı bir kapasiteye sahibim hem kapasitemi sınırlı kullanıyorum hem de kainattaki kapasitenin katrilyonda biri ile bile (okyanusta damla bile değil) ifade edilemeyecek boyutuna muhatap oluyorum. Ama bütün bunlar bana Yaratıcının mutlak olduğunu gösterdiği için niyet ve iltizam olarak Ona sonsuz senâda bulunuyorum. Ama diğer taraftan bendeki, bana verilen bir özelliğimle bağlantılı olarak o özelliğimin yansıdığı eserden hareketle kendimi, bir tür, izafi senâ ile senâ edip onun ötesinde kendimde potansiyel olarak bulunan özelliklerim dolayısıyla da senâda bulunduğum gibi, Yaratıcının mahiyetini bilemeyeceğim bir tarzda kendisine, kendi mutlakıyetine uygun bir senâda bulunduğunu tasdik ediyorum. Niyet ve iltizamıma onu katarak Ona senâda bulunuyorum. Nitekim Resulullah (asm) da “Ben Seni senâ edemem, Sen seni senâ ettiğin gibisin” diyerek bu niyeti taşımamız gerektiğine işaret ediyor olmalıdır.
Allah razı olsun.


