Ders Notları

Duygularımız ile “Marifetullah”a Ulaşmak!

Duygularımız ile “Marifetullah”a Ulaşmak! | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (24. 11. 2024) “Kayyûmiyet” dersinde Otuzuncu Lem’a’nın Altıncı Nüktesi’nin Dördüncü Şua’sının okunmasına ve müzakeresine devam edildi. Derste önce, “Kainattaki hayretnüma faaliyet-i dâimenin hikmetinin üçüncüsü şubesi şudur ki…” diye başlayan bu Şua’nın ortalarında yer alan aşağıdaki iki paragraf okundu ve ardından iç içe müzakerelerin sevkiyle “marifetullah” kavramı konusunda, pratik hayatımız bakımından önemli tefekkürler paylaşıldı:

“Hem meselâ bir mahir san’atkâr, plâksız bir fonoğraf yapsa, o fonoğraf istediği gibi konuşsa, işlese, san’atkârı ne kadar müftehir olur, mütelezziz olur, kendi kendine ‘mâşallah’ der.

Madem icadsız ve sûrî bir küçük san’at, san’atkârının ruhunda bu derece bir iftihar, bir memnuniyet hissi uyandırırsa, elbette bu mevcudatın Sâni-i Hakîmi, kâinatın mecmuunu, hadsiz nağmelerin envâıyla sadâ veren ve ses verip tesbih eden ve zikredip konuşan bir musiki-i İlâhiye ve bir fabrika-i acibe yapmakla beraber; kâinatın he r bir nevini, her bir âlemini ayrı bir san’atla ve ayrı san’at mucizeleriyle göstererek zîhayatların kafalarında bir fonoğraf, bir fotoğraf, birer telgraf gibi çok makineleri, hattâ en küçük bir kafada dahi, yapmakla beraber; her bir insan kafasına, değil yalnız plâksız fonoğraf, birer aynasız fotoğraf, bir telsiz telgraf, belki bunlardan yirmi defa daha harika, her insanın kafasında öyle bir makineyi yapmaktan ve istediği tarzda işleyip neticeleri vermekten gelen iftihar-ı kudsî ve memnuniyet-i mukaddese gibi mânâları ve rububiyetin bu nevinden olan ulvî şuûnâtı, elbette ve herhalde bu faaliyet-i daimeyi istilzam eder.” (Lem’alar, İstanbul 2020, YAN, s. 393)

Yaratıcımızın verdiği özelliklerimizi, yine onun verdiği başka bir özelliğimiz olan irademizi kullanarak Onu tanıma amaçlı kullanırız ya da kullanmaya çalışmalıyız. Zira bu duygular bize Yaratıcımızı tanımak için verilmiş olmalıdır. Söz gelimi, metinde işaret edildiği üzere güzel bir şey yapınca iftihar etme, memnun olma yahut bundan lezzet alma gibi duygularımız var. Fakat bizdeki bu duyguları Yaratıcının bu özellikleriyle aynılaştıramayız. Zira bizdeki duyguların tatmini bir ihtiyaca dayanır ve yaratıktır. Bu duyguların Yaratıcısı ise bize Kendisinin ‘mutlak’ olduğunu, bize verdiği özelliklerin Kaynağı olduğunu öğretiyor. Biz yaratılmışlığımızla Onun yaratıcılığını, hayatımızla Onun hayattarlığını ve hayatın Kaynağı olduğunu anlıyoruz.

Takdimcinin işaret ettiği üzere müellif, bu Şua’nın başında, kainatta Kayyûm isminin tecellisi olarak “daimî faaliyet” gerçekleştiğini, bunun da Yaratıcının “mukaddes memnuniyet”, “mukaddes mesruriyet”, “mukaddes lezzet”, “mukaddes iftihar” gibi ifadelerle anılan “şuûnat”ına delalet ettiğini ifade ediyor. Devam eden paragraflarda insanlar üzerinden örnekler vererek Yaratıcının bu özelliklerini anlamaya yönelik açıklamalar yapıyor. Mesela, merhamet eden yahut şefkat eden bir kimsenin başkasını memnun etmekten memnun olduğunu, varlıklı ve cömert bir kimsenin başkasını mesut etmekten lezzet aldığını, adaletli bir kişinin adaletini gerçekleştirmekten keyif aldığını dikkatimize sunuyor. Derste okunan metinde de aynı hususu fonograf yapan mahir bir sanatkar örneği üzerinden anlatıp bu sanat eseri işleyip konuşmaya başladığında sanat sahibinin iftihar edip lezzet alması gibi tüm kainatı, kainattaki nevileri, özellikle de canlıların kafalarını bir fonograf gibi yapıp konuşturan Yaratıcının kendine mahsus “mukaddes bir iftihar”ı, “mukaddesi bir memnuniyet”i olduğunu, bunların kainatta daimî faaliyeti gerektirdiğini dile getiriyor.

Takdimci kısa açıklamalarla metni okuduktan sonra, şunları paylaştı: “Yaratıcımızın verdiği özelliklerimizi, yine onun verdiği başka bir özelliğimiz olan irademizi kullanarak Onu tanıma amaçlı kullanırız ya da kullanmaya çalışmalıyız. Zira bu duygular bize Yaratıcımızı tanımak için verilmiş olmalıdır. Söz gelimi, metinde işaret edildiği üzere güzel bir şey yapınca iftihar etme, memnun olma yahut bundan lezzet alma gibi duygularımız var. Fakat bizdeki bu duyguları Yaratıcının bu özellikleriyle aynılaştıramayız. Zira bizdeki duyguların tatmini bir ihtiyaca dayanır ve yaratıktır. Bu duyguların Yaratıcısı ise bize Kendisinin ‘mutlak’ olduğunu, bize verdiği özelliklerin Kaynağı olduğunu öğretiyor. Biz yaratılmışlığımızla Onun yaratıcılığını, hayatımızla Onun hayattarlığını ve hayatın Kaynağı olduğunu anlıyoruz. Başka bir ifadeyle biz, mesela, birisine merhamet ile davranıp onun mutluluğunu gördüğümüzde, bundan zevk almakla Onun rahmetiyle yarattığını ve Rahmetli olmanın Onun özelliği olduğunu fark ediyoruz.”

“Nitekim, Kur’an da, mesela ‘Ketebe alâ nefsihi er rahme’ (6/12) diyerek rahmeti kendine prensip ettiğini söylüyor; mecbur olduğu için değil, o halde Onu benim öyle tanımam gerekiyor. Yine mesela ‘Ve rahmetî vesiat külle şey’in’ (7/156) diyerek rahmetinin her şeyi kuşattığını ifade ediyor. Aynı şekilde diğer birçok ayette kendisini ‘halîm, şekûr, raûf…’ gibi isimlerle anıyor. Ben de ‘evet, evet doğru, ben bu özellikleri kendimde ve kainatta görüyorum’ diyor, bunların Kaynağının O olduğunu söylüyorum. Öte yandan bir kimse sayısız nimete, sayısız ihsana mazhar olduğu halde bunu sorgulamıyor, bunları ihsan eden Kaynağı görmüyor, görmek istemiyorsa, işte Yaratıcı aynı zamanda kendisini ‘gazap sahibi’, ‘intikam sahibi’ olduğunu söyleyerek insanları uyarıyor. Basit örneği ile bir kişi, birisine iyilik ediyor, söz gelimi ona bilgisayar alıyor, o da vurup kırıyorsa ne der? ‘Dikkat et, bir daha yapma’ der, ama yine aynısını yaparsa, ‘bu kişi buna layık değil’ der ve ona artık böyle bir iyilikte bulunmaz. İşte cehennem, bir yönüyle bu gibi geliyor insana. Düşününce, insan fıtratı böyle bir muameleyi, yani cehennemin varlığını onaylıyor.”

Bizdeki affetme, hilim yani yumuşak huylu olma, iyililik bilir, iyilikten memun olur, çok seven, çok sevilen, gazap eden, azap veren, intikam alan… gibi özellikler Yaratıcının esma-i ilahîsinin tezahürüdür. Biz biliyoruz ki bizdeki bu sınırlı özelliklerin yaratıcısı biz değiliz, bizi yaratan bunları bize verdi. Biz muhtacız. O ise ihtiyacımızı karşılayandır. Biz fani, sınırlı özelliklerimizle Rabbimizi tanımak için bu özelliklerle donatılmış mahluklarız.

“Demek ki, bizdeki özelliklerin varlığının kime ait olduğunu anlamamız gerektiğine dair bu tür ayetleri okumamız gerekiyor. Bizdeki affetme, hilim yani yumuşak huylu olma, iyililik bilir, iyilikten memun olur, çok seven, çok sevilen, gazap eden, azap veren, intikam alan… gibi özellikler Yaratıcının esma-i ilahîsinin tezahürüdür. Biz biliyoruz ki bizdeki bu sınırlı özelliklerin yaratıcısı biz değiliz, bizi yaratan bunları bize verdi. Biz muhtacız. O ise ihtiyacımızı karşılayandır. Biz fani, sınırlı özelliklerimizle Rabbimizi tanımak için bu özelliklerle donatılmış mahluklarız. Eğer bana verilen intikam alma duygum olmazsa -Hıristiyanlar gibi- O sevendir, O rahmet sahibidir, O beni rahmetiyle yaptığım zulümlerin hesabını sormaz, der, geçeriz. Şunu tekrarlamak gerekir ki bu özellikler bize mesela ‘Allah’ın gazabının mahiyetini’ anlamak için değil, Onu tanıyıp bunun gerektirdiği tavrı kuşanmamız için verilmiştir.”

Ardından bir katılımcı -özetle- şunu sordu: “Bu tür açıklamaları düşününce insan bunları makul buluyor. Fakat zaman içinde başka şeylerle de karşılaşıyor. Mesela bendeki ‘rahmet’ yahut ‘merhamet’ duygusu benim çocuğumla yakınlaşmam için de verilmiş değil midir, diyor. Bu duyguların Onu tanımak için verildiğine nasıl ulaşıyoruz, şeklinde sorular da soruyoruz veya birilerinin bunu sorduğunu görüyoruz. Kısacası bizdeki duyguların Onu tanımak için verildiği fikrine nasıl sıçrama yapıyoruz?” Bunun üzerine takdimci şunları paylaştı: “Evet, bu soru gayet yerinde görünüyor. Mesela biz haftalardır ‘kayyûmiyet’ konusunu konuşuyoruz. Niçin konuşuyoruz? Yaratıcı ‘kayyûm’ imiş, ‘devamlı yaratan imiş’, tamam bundan bana ne, öyleyse öyledir, der geçip gideriz. Meseleye galiba en baştan başlamak gerekiyor. İnsanda sorgulama, anlamaya çalışma, değerlendirme özelliği var. Eğer sorgulayacaksak malzeme hazır, buyurun. Aç olduğunu kabul etmeyen insana yiyecek verilmez, verilse de yiyeceğin kıymetini bilmez. Onun için Ha-mim derslerinde ‘Sorusu olmayanın cevabı yoktur’ deriz. Zira kişi merak etmiyorsa, sorgulamıyorsa böyle kişiye açıklama yapılmış olsa bile bunun değerini takdir etmez. Kur’an malzemeyi önümüze koyar, ama sonuçta bundan faydalanmayı özgür irademize bırakır. İnsanın özgür iradesini kullanması gerekiyor. Diyelim ki birisine bir otomobil veriyorsunuz ama o kişi kontağı çalıştırmıyor, marşa basmıyor. O kişi otomobilden yararlanır mı? Diğer taraftan siz ona tekrar araba verir misiniz? Demek ki, istemek bizden vermek Ondan. Peki, bizdeki duyguların Yaratıcıyı tanımak için verildiğini nereden çıkarıyoruz? Bu, insanın kendisini tanımasıyla, kim olduğunu merak etmesiyle, kendisinin ve kainatın niçin yaratıldığına dair ciddi kafa yormasıyla ilgilidir. Onun için yine Ha-mim derslerinde, ‘insan önce odasına çekilip, aynaya bakarak kendi fiziki varlığından başlaman suretiyle, ‘Ben kimim, varlıklar neyin nesidir, benim hangi özelliklerim var, bunlar niye var gibi soruları sormalı’ deriz. İnsan kendisini inceleyerek, varlıklar üzerinde düşünerek yol almaya çalıştığında kendisinde ve kainatta bulunan özelliklerin tam da kendisini ve kainatı yaratanın özelliklerine işaret ettiğini fark eder.”

Risaletin yani peygamberliğin bir misyonu da iman hakikatlerini başkalarıyla paylaşmaktır. Kur’an’da ‘Resul’e tabi olmayla alakalı doğrudan ve dolaylı pek çok ayet var. Resul mesajı tebliğ ediyor ama aynı zamanda onu hem kendi hayatına yansıtıyor hem de ‘Ben bu mesajla hayatımı inşa ettim, çok memnun oldum’ diyor, başkalarının da bu mesajdan haberdar olması ve mutlu olması için -deyim yerindeyse- hayatını ortaya koyuyor!

“Bu farkındalık üzerinde biraz durmak gerekiyor. İnsan bilinçli bir varlıktır. Bilinç insan olmanın özündeki, hem başkasının varlığının ve hem de kendisinin varlığının farkında olma özelliğidir. İnsan herhangi bir şeyin var olduğunu bilinçliliği ile fark eder, hemen arkasından da bu varlığın varlık kaynağını sorgulattırır. İnsan aynı zamanda herhangi bir şeyin varlığının kaynağını yaratılış gereği sorgulamaya elverişi olduğu halde sorgulamama veya yanlış cevap ile karşılama tercihi de yapabilir. Doğru cevabı zaten bilinç bildirecek niteliktedir. Yanlış cevap, doğru cevabı reddetme tercihinin sonucudur. Çünkü insan özgürce tercih edecek özellikte var edilmiştir. Pratik hayatımızdan örnek verelim, bir kişi bir ses duysa hem sesin varlığını fark eder ve hem de bu sesin kaynağını sorgular. Eğer ses bir insan sesi ise, ‘kim bu sesi çıkaran’ diye sorar. Bir ses var deyip bırakmaz. Eğer sesin kaynağını tanımak istemezse o zaman farkında olduğu halde, ilgilenmeyeceğim der. İlgilenmemek tercihi yapmış bir insana kimse yardımcı olamaz. Eğer ses ona ‘Lütfen bana yardım eder misin?’ diyorsa, kişi de yardım etmek istemezse ‘Bu ses benim için değildir’ diyerek bile bile duymazlıktan gelebilir. Özgür iradesi ile ilgilenmeme kararı almıştır. Böyle bir kişiye ancak ilgilenmesi gerektiği hatırlatabilir. Fakat özgür iradesi elinden alınamaz, Yaratıcısının verdiği bir özgürlüktür bu. Kainatın bir Yaratıcısı olmayıp, ‘öyle oluşmuş’ diyenlerin iddialarının gerekçesinin böyle bir tercihten kaynaklandığını anlamak hiç de zor değildir.”

Bu açıklamaların ardından başka bir müzakereci söz alarak şunları ifade etti: “Bizdeki duygularla alakalı olarak önceki açıklamaları, soruyu ve soru üzerine paylaşılan tefekkürleri dikkate aldığımızda ilaveten şöyle bir notu da düşmek gerekiyor diye düşündüm: Bizdeki duyguların -ifade edildiği gibi- kaynağı biz olamayacağımıza göre bu duyguların Kaynağına ulaşmak, O kaynağı bu özelliklerimizle tanımak gerekiyor. Ama -yine ifade edildiği gibi- bizdeki duyguların yaratılmış özellikler olduğunu, bizim muhtaç varlıklar olduğumuzu, Yaratıcının ise ‘mutlak’ olması gerektiğini düşünmemiz, dolayısıyla bizdeki duygular ile Yaratıcının özelliklerinin mahiyet farkı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Biz aynı zamanda hayatın içinde olduğumuz, çevremizle ve varlıklarla münasebet içinde bulunduğumuz için bu münasebetlerimizde, bu özelliklerin gerektirdiği şekilde davranmamız icap ediyor. Söz gelimi, bizdeki ‘merhamet’ duygusu ile hem bendeki ve mahlukatta gördüğüm rahmet özelliğini Varlık Kaynağına izafe edeceğim yani bunun Onu gösterdiğini ve Ondan kaynaklandığını bileceğim hem de kendime, aileme, insanlara, çevreme… merhametli olarak davranacağım.”

Kainatın yaratıcısını ‘bilmek’ten bahsetmek kesinlikle yanlış olur. Bu nedenle Ha-Mim derslerinde daima ‘Yaratıcıyı yarattıklarına bakarak, bunların tümünün bir Yaratıcısı olması gerektiğini kabul etmenin aklen zorunluluğu’ dile getirilir. Demek ki, ‘Allah’ı bilmek’ değil, ‘Allah’a inanmak’ yani Onun mutlaka var olması gerektiğini tasdik etmek olarak anlamak zorunludur. Kainat cinsinden, yani yaratıkları gibi olması mümkün olmayana, insan kapasitesi ancak ‘var olması gerektiğini’ (Vâcibü’l-Vücûd) onaylamak suretiyle ‘iman’ eder. Bu nedenledir ki Kur’an birçok ayetinde inananları ‘gayba iman edenler’ diye niteler (2/3; 5/94; 21/49; 35/18; 36/11; 50/33; 57/25; 67/12).

Takdimci tekrar söz alarak, belirtildiği üzere bu özellikleri Rabbimizle ilişkilerimiz açısından ele almamız gerektiğini, böylece bir taraftan da seküler ahlaka gerek kalmayacağını dile getirdi. İlaveten bu konuyla ilgili başka bir hususun da risaletin misyonu ile ilgili olduğuna dikkat çekti: Risaletin yani peygamberliğin bir misyonu da iman hakikatlerini başkalarıyla paylaşmaktır. Kur’an’da ‘Resul’e tabi olmayla alakalı doğrudan ve dolaylı pek çok ayet var. Resul mesajı tebliğ ediyor ama aynı zamanda onu hem kendi hayatına yansıtıyor hem de ‘Ben bu mesajla hayatımı inşa ettim, çok memnun oldum’ diyor, başkalarının da bu mesajdan haberdar olması ve mutlu olması için -deyim yerindeyse- hayatını ortaya koyuyor!”

Ardından diğer biz müzakereci şunları söyledi: “Bizdeki duyguları Rabbimiz ile münasebette kullanmamız gerektiğine yönelik açıklama çok önemli görünüyor. Risale-i Nur Allah’a ubudiyette insanın aczini ve fakrını fark etmesini merkeze yerleştiriyor. Bundan sonradır ki insan rahmete muhtaçlığını anlıyor, bu duyguları üzerinden Yaratıcının rahmet sahibi olduğunu hissediyor, Ona koşuyor, başkalarıyla ilişkilerinde de merhamet temelli bir tutum içine giriyor. Nitekim anne-babasından, onların şefkat ve merhametinden uzak büyüyen çocuklarda bu duyguların çok zayıf kaldığı, bunların suça daha eğilimli oldukları vs. biliniyor. Demek ki insanın merhametle, şefkatle muameleye ihtiyacı var. Yaratıcının ‘gazap’ sıfatından bahsedildi. Bu da bizim ihtiyaçlarımızla ilgili. İnsan olarak ben hata yapabilirim, zulme yönelmek isteyebilirim. Uyarılmam lazım. Sonuç olarak ben belli özellikleri, belli zaafları olan birisi olarak Rabbimi tanımaya muhtacım. Yaratıcının özelliklerine bu açıdan bakmak gerektiğini düşünüyorum. Yoksa entelektüel bir çaba olsun diye değil.”

Diğer bir müzakereci de şunları dile getirdi: “Elimizde fiş var, ama priz yok. Ne yaparız? Fişle dolaşır dururuz. Duygularımız birer fiş. Sadece duygularımız da değil, diğer meleke ve özelliklerimiz de fiş. Bizde bildiğimiz bilmediğimiz çok ince birçok ‘alet”imiz, birçok ‘cihaz’ımız var. Hepsi fiş hükmünde. Bu fişleri takacağımız prizi bulmamız ve bilmemiz lazım. Kestirmeden ifade etmek gerekirse bu ‘ubudiyet’tir, Yaratıcı ile bağ kurmadır. Onunla bağ kurduğumuz zaman her şey yerli yerine oturuyor. Bu, ifade etmek istediğim birinci nokta. İkinci nokta ‘marifetullah’ veya ‘Allah’ı tanıma’ diye kullandığımız ifade. Bence, bu tür ifadeler söz konusu olduğunda incelikli bir dil kullanmalıyız. Bizdeki duyulardan hareketle Allah’ı tanımaktan bahsediyoruz. Bu çok büyük bir iddia. Halbuki biz, bence, bizdeki duygularla Rabbimizi tanıma değil, ‘adetullah’ı bilerek, sezerek, bir hal, bir yol tutturmadan bahsedebiliriz. Önceleri buna ‘Allah’ın ahlakı ile ahlaklanma’ deniyordu. Bu ifadenin de problemi var veya yok, ayrı. Ben şöyle diyorum: Biz bizdeki özelliklerle Allah’ın yaratış biçimini yani sünnetullahı, -şuunât ve Zat mertebesine çıkarmadan, mahiyet ilişkisi kurmadan- anlamaya çalışmak ve kulluğumuzu bu doğrultuda gerçekleştirmeye çabalamak gerekiyor. Yoksa ne haddime Allah’ı bilmek! Önemli olan Onu yaratış sünneti ile tanıyıp ubudiyet haritasını çıkarma. Bundan ibarettir, bundan sonrası gaybdır. Allah’ı tanıma ile ilgili ‘Kim nefsini bilirse Allah’ı bilir’ diye bir cümle var. Allah’ı bilme deyince zihinler hemen ‘mahiyetini bilme’ye kayıyor. Bu mümkün mü? Onun için bence ‘Nefsini bilen Allah’ı bilir’ ifadesi, ‘senin kendi üzerinden Ona iman etmendir’ diye bir anlama geliyor olmalıdır.”

Yaratıcı mutlak’tır. Mutlak olan bilinemez. Mutlak’ın azı da bilinemez. Benim Yaratıcıyı mutlak, bilinemez olarak bilmem, bir açıdan marifetullahtır. Ben mutlakı kendi ihtiyaçlarım üzerinden tanır, ‘benim rahmete ihtiyacım var, Sen rahimsin’ derim. ‘Benim affedilmeye ihtiyacım var, (bendeki affetme özelliğinin kaynağı olarak) sen affedicisin’, derim. Marifetullahtan sonra gelen muhabbetullah da bu ihtiyaçlarımın kaynağı olarak duygularımı Ona bağlamamdır. Son aşamadaki ‘lezzet-i ruhanî’ ise bu anlayış içinde Ona ubudiyetin benim ruhumda bıraktığı hazzın adıdır.

Bu müzakereden sonra bir katılımcı da şunları dillendirdi: “İfade edildiği gibi incelikli dil kullanmak önemli, dikkatli dil kullanmak önemli, kullanılan tabirlerin anlamını hesaba katmak önemli. ‘Allah’ı bilmek’ yahut ‘Allah’ı tanımak’ veya ‘marifetullah’ deyince Allah’ın zatını ve mahiyetini bilmek akla geliyorsa bunun insan kapasitesini aştığının farkında olmak gerekir. Çünkü kainatın yaratıcısı olan Allah ‘mutlak’tır, sonsuzdur, sınırlanamaz olmalıdır, -Ha-mim derslerinde sık sık ifade edildiği gibi- kainat cinsinden olamaz. Biz ise mukayyetiz yani sınırlı bir varlığız, Onun tarafından yaratılmışız, yaratılıyoruz. Yine Allah’ı tanımak veya marifetullah tabiri kullanıldığında -derste işaret edildiği üzere- bizdeki özelliklerle Allah’taki özelliklerin ‘aynı’lığı kast ediliyorsa, bu da yanlış, dolayısıyla bundan da kaçınmak lazım. Fakat bu tabirle Yaratıcıyı insana ve kainata tecelli eden isim ve sıfatlarıyla tanımak gerektiği kast ediliyorsa, bu tabiri kullanmak zorunlu diye düşünüyorum. Aksi halde hem bizdeki ve alemdeki özellikleri Varlık Kaynağı ile irtibatlandıramayız, hem de Onunla sıcak ve sağlıklı bir abd-Mabud ilişkisi gerçekleştiremeyiz. Diğer taraftan, ‘marifetullah’ tabirini ‘Allah’ı tanıma’ diye hemen ‘bilme’ yetisi olarak aklı hatırımıza getiriyoruz. Oysa marifetullah tabiri daha çok kalp, ruh, latife-i Rabbiniye gibi içsel duygu ve sezişlerimizle alakalı diye anlaşılıyor. Bu, benim yapılan güzel müzakerelerle ilgili aklıma gelen bir iki küçük husus idi. Asıl söz almak istemememin sebebi ise konuşulanlarla ilgili bir boyutu olduğunu düşündüğüm Resulullah’ın (asm) bir hadisidir. Resul-i Ekrem (asm) bir istiazesinde şöyle diyor: ‘Allah’ım! Gazabından rızana, azabından affına sığınırım. Senden yine sana sığınırım. Ben seni layık olduğun şekilde sena edemem. Sen kendini nasıl sena ediyorsan öylesin’ (Müslim, “Salat”, 222). Bu hadiste, konuşulanlarla ilgili olan kısım hadisin son fıkrası. Peygamber (asm) Onun gazabından ve azabından Ona sığındıktan sonra ‘Ben seni hakkıyla sena edemem, sen kendini sena ettiğin gibisin’ diyor. Niye? Çünkü, hep konuşulduğu üzere-, O mutlaktır. Biz mukayyet varlıklarız. Mukayyet bir varlık olarak bizler mutlak olanı tam olarak bilemeyiz, bilemeyince hakkıyla da sena etmiş olamayız. Ama madem ki Allah bizim üzerimizdeki ayetlerle, kainattaki ayetlerle, keza Kur’an’daki ayetlerle kendisini bize tanıyor, esmasından bahsediyor, ‘Ben kadîrim, Ben alîmim, Ben hakîmim, Ben rahîmim’ diyor, biz de kendimizdeki ve kainattaki özelliklerle Onu tanıyarak yani Onun bu özelliklere sahip olduğunu tasdik ederek yaşamak, davranışlarımızı da bu özelliklerin gerektirdiği şekilde sergilemek icap ediyor, diye anlıyorum.”

Bundan sonra takdimci şunları söyledi: “Kainatın yaratıcısını ‘bilmek’ten bahsetmek kesinlikle yanlış olur. Bu nedenle Ha-Mim derslerinde daima ‘Yaratıcıyı yarattıklarına bakarak, bunların tümünün bir Yaratıcısı olması gerektiğini kabul etmenin aklen zorunluluğu’ dile getirilir. Demek ki, ‘Allah’ı bilmek’ değil, ‘Allah’a inanmak’ yani Onun mutlaka var olması gerektiğini tasdik etmek olarak anlamak zorunludur. Kainat cinsinden, yani yaratıkları gibi olması mümkün olmayana, insan kapasitesi ancak ‘var olması gerektiğini’ (Vâcibü’l-Vücûd) onaylamak suretiyle ‘iman’ eder. Bu nedenledir ki Kur’an birçok ayetinde inananları ‘gayba iman edenler’ diye niteler (2/3; 5/94; 21/49; 35/18; 36/11; 50/33; 57/25; 67/12). ‘Gaybın bilinemezliği ve gaybı ancak Allah’ın bilebileceğini de birçok ayetinde dile getirir. İnsan düşününce bu ifadelerin gerçeği bildirdiğini anlar. ‘Allah’ı bilmek’ ifadesi ‘iman’ın konusu olamaz. Kainat cinsinden olan şeyler bilinebilir, kainatın yaratıcısının varlığının zorunluluğuna ise, ancak iman edilir. Bir sanat eserini gören insan, ‘bu sanat eserinin bir sanatkarı olmalı’ der ve o sanat eserinde gördüğü sanat özellikleri aracılığı ile ‘bu bir eserin bir sanatkarı olmalı’ sonucuna ulaşır. Eserdeki sanat özelliklerini tanıdığı kadarıyla sanatkarını tanır. Demek ki ‘marifetullah’ yahut ‘Allah’ın tanıma’ kavramlarının hayata yansıması açısından müellifin dördüncü kademedeki kitabı olan Şualar’da ‘şuûr-ı imanî’ tabirini hatırlamak gerekiyor. Bir bakıma marifetullahı böyle anlamak ve hayata imanın verdiği yüksek bir bilinçle bakmak gerektiği şeklinde tefekkür etmek icap ediyor. Ayrıca Allah ile ilişkilerimizde ‘Onu hâlık, kendimizi mahluk’, ‘Onu Sâni, kendimizi masnû’ olarak bilmemiz gerekir. Bu tür ifadelerin nasıl anlaşılması gerektiğine dair Nursi’nin açıklama şekli bana çok makul geliyor. Ne demek ‘Sen hâlıksın, ben mahlukum’? Yani ben senin hâlıkıyyetini kendi mahlukiyetimle anlıyorum. Senin Sânî’liğini kendi masnuiyetimle yani yapılmışlığımla anlıyorum. Nitekim kendi yaratılmışlığını kabul etmeyen birisi Allah’ın Yaratıcılığını fark eder mi? Demek bu tür ifadeleri anlamada Nursi’nin bu tefekkür usulü çok makul görünüyor, diye düşünüyorum.”

Bundan sonra diğer bir katılımcı şunu ifade etti: “Yaratıcı mutlak’tır. Mutlak olan bilinemez. Mutlak’ın azı da bilinemez. Benim Yaratıcıyı mutlak, bilinemez olarak bilmem, bir açıdan marifetullahtır. Ben mutlakı kendi ihtiyaçlarım üzerinden tanır, ‘benim rahmete ihtiyacım var, Sen rahimsin’ derim. ‘Benim affedilmeye ihtiyacım var, (bendeki affetme özelliğinin kaynağı olarak) sen affedicisin’, derim. Marifetullahtan sonra gelen muhabbetullah da bu ihtiyaçlarımın kaynağı olarak duygularımı Ona bağlamamdır. Son aşamadaki ‘lezzet-i ruhanî’ ise bu anlayış içinde Ona ubudiyetin benim ruhumda bıraktığı hazzın adıdır. Ben böyle düşünmeye çalıştığım zaman konuşulan konuların yerli yerine oturduğunu görüyorum.”

Ders, benim kısmen özetleyerek kısmen atlayarak bazen de küçük tasarruflarda bulunarak işaret ettiğim hususların konuşulduğu verimli, sıcak, feyizli atmosferde devam etti. Takdimcinin bazı hususlarla ilgili olarak “bunları not alalım, üzerinde hep birlikte düşünmeye devam edelim” şeklindeki ifadesi de hem sorumluluk yükleyici geldi bana hem de feyizli atmosferlerin devam edeceği haberini verdi. Allah razı olsun.

(Not: Ders kaydını şu linkten dinleyebilirisiniz: https://www.youtube.com/watch?v=18q0AWAiAEg)

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın