Ders Notları

İnsanları ve Toplumları Değerlendirmede Kur’anî Bir Ölçü: Bir Organı Hastalıklı Diye O İnsan Öldürülmez!

İnsanları ve Toplumları Değerlendirmede Kur’anî Bir Ölçü: Bir Organı Hastalıklı Diye O İnsan Öldürülmez! | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (16. 11. 2024) Sünuhat dersinde

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۚ “Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez” (6: 164)  ayet ile

اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا “Gerçekte insan çok zalim, çok cahildir” (33: 72) ayetlerinin birbiriyle bağlantılı olarak çalışıldığı metin okunup müzakere edildi. Moderatör önceki ayetlerde itikadî mesajların yanında insan-insan ilişkiler açısından önemli mesajlara dikkat çekildiğini, bu iki ayette de aynı çizginin devam ettiğinin anlaşıldığını söyledi. İnanç esaslarını tasdik eden bir kimsenin kul olarak insanlar arası ilişkilerde imanının yani kulluğunun gerektirdiği tavrı kuşanmasının önemli olduğunu, nitekim aşağıda çalışılacak ayette müellifin bir kimsenin bir hatası dolayısıyla da ona yan gözle bakmamak gerektiğine dair açıklamalar paylaşıldığını dile getirdi. Bunun üzerine bir katılımcı şunları söyledi: “İşaret ettiğiniz konu bana Kur’an’daki şu ayeti hatırlattı:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُۜ اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ

Ayet, ‘İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir’ (41: 34) diyerek bir kimsenin bugün bir yanlışı varsa, bu hep böyle devam edecek değildir, bakarsınız ki bir gün o kişi ile sıcak bir dostluk kurulmuş olabilir diye bir ders veriyor. O yüzden Peygamber (asm) ‘Sizden birinizin bir kardeşine üç gün fazla küs durması helal değildir’ (Buhari, Edeb, 62) buyurarak aynı hakikate dikkat çekiyor. Yine bu konuda başka bir ayet daha var. Şöyle deniliyor:

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَآءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَانًاۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

Yani, ‘Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.’ (3: 103) Müellifin nasıl bir Kur’an okuması yaptığını görmek için bu ayetleri bilmek gerekiyor. Ayette ‘Allah’ın ipine sarılmaktan’ bahsediliyor. Meallerde bu Kur’an diye veriliyor tamam ama aynı zamanda ‘Allah’ın ipi’, yaratılışta Allah’ın insana verdiği istidatlar üzerinde yaptığı ‘ahd’i, bir tür sözleşmeyi hatırlatıyor ve ‘buna bağlı kalın, size ‘Beni tanıma özelliği verdim, ona bağlanın’ diyor diye anlaşılıyor. Her ne ise… Ayetin her fıkrasının verdiği çok mesajlar var. Konumuz açısından şurası önemli: Bugün olumsuz tavrını gördüğümüz bir kimse devamlı olarak olumsuzluk içinde bulunacak denemez. Geçtiğimiz haftalarda çalışılan bir ayete göndermede bulunarak ifade etmek gerekirse ‘ölüden diriyi çıkaran Yaratıcı’, yarın o kişiyi o tür yanlışlarından muhafaza edebilir. Dolayısıyla dikkatli olmak gerekiyor.”

Gübreye pis dememek lazım. Ondan yarın bir gül çıkabilir. Ama gül için de dikkatli konuşmak lazım, yarın o da çürüyebilir, gübreye dönüşebilir.

Bunun üzerine moderatör ‘Nice ilişliler var insanlar arasında, kavga ile başlıyor ama sonrasında çok büyük dostluklar kurulabiliyor’ ilavesinde bulundu; aynı müzakereci şunu zikretti: “Resulullah’ın hayatı bunun sayısız örnekleri ile doludur. Mesela Halid b. Velid daha önce azılı bir müşrik ve Müslümanların amansız düşmanı iken İslam’ı benimseyince, -Peygamber’in ifadesiyle- ‘Allahın kılıcı’ olarak çok büyük başarılara imza attı.”

Diğer bir müzakereci de şunları dile getirdi: “Halid b Velid örneği bana Uhud savaşını hatırlattı. Bilindiği gibi bu savaşın sonunda Müslümanlar çok zor durumda kalıyor ve yeniliyorlar. Ama Bediüzzaman’ın burada ilginç bir tarih okuması yaptığını görüyoruz. ‘O günkü Müslümanlar ileride Müslüman olacak kimselere yenildiler’ diyor. Demek ki toplum planında da fert planında da esnek olarak düşünmek gerekiyor. Bugün sorunlu olanlar yahut negatif tutum sergileyenler ileride tamamen değişebilirler. İnsanlar arası ilişkilerde bu esnekliğin farkında olmak gerekiyor.” Bu paylaşımın ardından moderatör şu notu düştü: “Galiba bunu çift yönlü düşünmek lazım. Yani bugün kendimizi olumlu bir yerde görüyorsak, yarın başka bir akıbetin içinde olabiliriz, dikkatli olmamız gerekiyor, diye düşünüyorum.” Bunun üzerine önceki müzakereci, “Havf ve reca yani ümit ile korku arası diye bilinen hali korumak lazım. Yoksa havf ve recâyı marazî bir hal olarak almamak gerekiyor” dedi. Diğer bir müzakereci de konuşulanlar ilgili olarak şu kısa ifadeyi paylaştı: “Gübreye pis dememek lazım. Ondan yarın bir gül çıkabilir. Ama gül için de dikkatli konuşmak lazım, yarın o da çürüyebilir, gübreye dönüşebilir.”

Metin öncesi giriş mahiyetindeki bu müzakerelerden sonra moderatör küçük açıklamalarla aşağıdaki paragrafı okudu: “Velâ teziru vâziretün vizra uhrâ”: İşte siyaset-i şahsiye, cemaatiye, milliyeye dair en âdil bir düstur-u Kur’ânî. “İnnehü kâne zalûmen cehûlâ”: İşte mâhiyet-i insaniyede dehşetli kabiliyet-i zulüm. Sırrı şudur: Beşerde, hayvanın aksine olarak, kuvâ ve müyul fıtraten tahdit edilmemiş. Meyl-i zulüm, hubb-u nefis dehşetli meydan alıyor. Evet, ene ve enaniyetin eşkâl-i habîsesi olan hodgâmlık, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inat o meyle inzimam etse, öyle ekberü’l-kebâiri icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennemin lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.”

Ardından özetle şunu söyledi: “Görüldüğü gibi müellif ayeti çok yönlü olarak yorumluyor. Bunun şahsî hayattan cemaate, oradan millete diye daha geniş alanlara bakan mesajı olduğunu dile getiriyor. Bu noktalarda yapılacak hataların ‘insanın çok zalim ve cahil olduğunu’ belirten ayetle bağlantısını kurarak böyle çok geniş bir bu kapsama girebileceğine söylüyor.” Ardından bir müzakereci söz alarak şunu söyledi: “Ayet okumalarında dikkatli olmak gerekiyor. ‘İnsanın çok zalim ve çok cahil olduğunu’ belirten ayet istidata bakıyor. Yani insan bu istidatta yaratılmıştır, diyor. Pratikte de öyle değil midir? İnsan Yaratıcıyı ve yaratılış gerçeğini göz ardı ettiğinde ağacı yakabildiği gibi ormanı da yakabiliyor. Ayet, ‘dikkat edin, istidadınızda bu var’ uyarısında bulunuyor. Unutmamak gerekir ki Kur’an eğitim için konuşur, hüküm vermek için konuşmaz. Kur’an iman ve küfürden, keza imanın ve küfrün neticelerinden bahsederken de en ileri seviyeyi dikkate alarak konuşur. Bu çerçevede örnekler sergiler. Bu metinde geçen ayet de bunun bir örneğini teşkil ediyor. Müellif de bize çok güzel bir Kur’an okuma prensibi öğretiyor. Maalesef ayetlere pratiğimizle yakından alakalı olarak böyle bütünlüklü ve derinlikli anlam vererek yaklaşan eserler çok göremiyoruz. Bazı istisnaları hesaba katmazsak klasik tefsirlerde de bunu fazlaca gözlemlemiyoruz. Belki geçmişte buna ihtiyaç yoktu denebilir. Ama bugün bu ihtiyaç ziyadesiyle var.”

Ayet okumalarında dikkatli olmak gerekiyor. ‘İnsanın çok zalim ve çok cahil olduğunu’ belirten ayet istidata bakıyor. Yani insan bu istidatta yaratılmıştır, diyor. Pratikte de öyle değil midir? İnsan Yaratıcıyı ve yaratılış gerçeğini göz ardı ettiğinde ağacı yakabildiği gibi ormanı da yakabiliyor. Ayet, ‘dikkat edin, istidadınızda bu var’ uyarısında bulunuyor. Unutmamak gerekir ki Kur’an eğitim için konuşur, hüküm vermek için konuşmaz.

Daha sonra bir müzakereci söz alarak şunları ifade etti: “Metinde ‘siyaset-i şahsiyye’ tabiri geçiyor. Biz, itiraf etmeliyiz ki insanlar arası ilişkilerde birbirimizi ‘idare’ ediyoruz. Konuşurken, hassas olduğunu düşündüğümüz noktalarda temkinli davranıyoruz. Biraz göz yumuyoruz, biraz görmezden geliyoruz, biraz aman incitmeyelim diyoruz. Aynı usulü cemaat diye anılan yapılar için de sürdürüyoruz. Yerine göre ‘olumsuz yönlerini aktive etmeyelim’ diyoruz. Keza bu tutuma ‘millet’ bazında da devam ediyoruz vs. Metinden anladıklarım itibariyle ben bunları şöyle kaynaştırmak gerektiğini düşünüyorum, Evet, herkesin, her toplumun, her milletin eksiği, hatası, yanlışı veya bana eksik yahut yanlış gelen tutumu olabilir. Ben bunları sabit, değişmez ve değişmeyecek özellikler diye görmemeliyim. Daha önemlisi ben bunları merkeze almamalı; bunların bir şahsın veya bir cemaatin veya bir milletin onlarca veya yüzlerce vasfından sadece bir veya birkaçından ibaret olduğunu bilmeliyim. Dolayısıyla birkaç olumsuz tutum ya da davranış onlarca hatta yüzlerce olumlu ve doğru vasfı örtmemeli. Söz gelimi, bir organı hastalıklı olan bir insanı öldürür müsünüz yoksa o organın tedavisine mi çalışırsınız? Ayet bu mesaja dikkat çekiyor diye anlıyorum. İşaret etmek istediğim diğer bir husus da ‘İnsanın çok zalim ve çok cahil olduğunu’ belirten ayetin anlaşılmasıyla ilgili. Bazı insanlar maalesef bu ayeti yanlış anlıyor ve ‘insanın zatî sıfatı’ gibi değerlendiriyorlar. Oysa müzakerelerde dile getirildiği üzere bu, insanda böyle bir meylin bulunduğuna işaret ediyor ve insanı dikkatli olmaya davet ediyor. Ne var ki kimileri buna, Hıristiyanların ‘aslî günah’ kavramı gibi insanın zatî bir özelliği gibi bakıyorlar. Şayet insana özünde çok zalim diye bakılırsa bundan birçok marazî, sonuçlar doğar, doğuyor. Dikkat etmek gerekir, diye düşünüyorum.”

Bundan sonra moderatör metne dönerek şu pasajı okudu: “Evvela: Şahıs itibarıyla, bir şahıs çok evsafa câmidir. Onların içinde bir sıfat, adâveti celb etse, birinci âyetteki kanun-u İlâhî iktiza eder ki, adavet o sıfata inhisar etsin, mecma-i evsaf-ı masume olan şahsına yalnız acısın ve tecavüz etmesin. Halbuki o zalûm-u cehûl, tabiat-ı zâlimaneyle, bir câni sıfat için, o evsaf-ı mâsumenin hakkına da tecavüz edip, mevsufa da husumet, hattâ onda da iktifa etmiyor; akrabasına da, hattâ meslektaşına da zulmünü teşmil eder. Birşeyin müteaddit esbabı olduğundan; olabilir, o câni sıfat da kalbin fesadından değil, belki hariç bir sebebin neticesidir. O halde sıfat caniye değil, kâfire de olsa, o zat câni olamaz.”

Evet, herkesin, her toplumun, her milletin eksiği, hatası, yanlışı veya bana eksik yahut yanlış gelen tutumu olabilir. Ben bunları sabit, değişmez ve değişmeyecek özellikler diye görmemeliyim. Daha önemlisi ben bunları merkeze almamalı; bunların bir şahsın veya bir cemaatin veya bir milletin onlarca veya yüzlerce vasfından sadece bir veya birkaçından ibaret olduğunu bilmeliyim. Dolayısıyla birkaç olumsuz tutum ya da davranış onlarca hatta yüzlerce olumlu ve doğru vasfı örtmemeli. Söz gelimi, bir organı hastalıklı olan bir insanı öldürür müsünüz yoksa o organın tedavisine mi çalışırsınız? Ayet bu mesaja dikkat çekiyor diye anlıyorum.

Moderatör şunları söyledi: “Müellif bir insanda pek çok sıfatlar bulunduğunu, bir kişinin diyelim ki, kötü bir sıfatı varsa, o sıfat yüzünden onun diğer birçok masum sıfatını kötü görmeye gelen bir tavır içinde, olumsuz bakmanın bu ayetin mesajını dikkate almamak demek olduğunu, diğer ayetle bağlantılı olarak bunun ‘çok zalimce ve çok cahilce’ bir tutum olduğunu beyan ediyor. Ben bu ayeti defalarca okusam, böyle bir yorum aklıma gelmezdi. Ama düşününce bunun ne kadar güzel bir yorum olduğunu kolayca anlıyoruz. Nitekim pratik hayatta da, dikkat etmezsek bunu yaşayabiliyoruz. Olumsuz bir sıfatı yüzünden bir kişiyi mahkum edebiliyor, hatta -metindeki ifade ile- daha da öteye geçerek olumsuzlamayı onun akrabasına, meslektaşına vs. kadar götürebiliyoruz. Halbuki yine metinde kaydedildiği üzere o kişinin söz konusu olumsuz özelliği kalbinin fesadından değil de harici bir sebepten kaynaklanabilir. Bunu da hesaba katmak gerekiyor. Bütün bunları dikkate aldığımızda bir kişinin söz konusu olumsuz tavrı küfrî bir sıfat olsa bile sahibini kafir yapmıyor diye anlaşılıyor.”

Ardından bir müzakereci şunları dile getirdi: “Metin diyor ki bir kimsenin küfrü gerektiren bir sözü olduğunda hemen onun küfrüne hüküm verilmez, o küfrî sözü kişiyi kafir yapmaz. Selef alimleri bu durumu fıkhen ikiye ayırarak anlamışlardır. Onlara göre küfr-i mutlak ayrıdır ve irtidadı ifade eder, böyle birisi İslam milletinin içinde yeri olmaz. İkincisi küfr-i mutlak değil ama küfür anlamına gelen yahut küfrü işmam eden bir söz söylerse, söz gelimi, imanın bir hakikatine karşı hata yapar, o hatası ‘İslam dininin prensiplerinden biri ile çelişir’ ise bu kişi İslam milletinden çıkmış değildir. Geçici olarak bir yanılgı içinde olabilir. Yine lâ ilahe illallah diyordur ve adlî merciler o kişiye Müslüman muamelesi yapar. Ama Üstad’ın açıklaması daha farklı ve açıkçası bana çok anlamlı geliyor. Bir defa ‘haricî sebep’i yabana atamayız. Mesela kişi ‘mutlak’ın ihata edilemeyeceğini bilmediği için itikadi bakımdan hatalı söz söyleyebilir vs. Müellife göre bir kimsenin kafir olup olmadığı ona negatif soru sorularak anlaşılabilir. Bu bana altın prensip olarak görülüyor. Yani ona, ‘Sen şu kainatın Yaratıcısının olup olmaması konusunda ne dersin?’ denilmeli. O da ‘olacak şey değil, elbette bir Yaratıcısı var’ derse onun imanına hükmedilir.”

Ders söz konusu iki ayetin “siyaset-i şahsiye”den sonra “cemaat itibariyle ve milliyeye dair” olan kısımlarıyla ilgili paragrafların okunması ve müzakeresi ile devam etti. Allah razı olsun.

Not: Dersin kaydına şu linkten ulaşabilirisiniz:

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın