Ders Notları

Gökteki Yıldızlardan Kur’an’daki Yıldızlara

Gökteki Yıldızlardan Kur’an’daki Yıldızlara | Ha-Mim

Ha-mimde, geçtiğimiz günlerde yapılan (05. 11. 2024) Kur’an Okumaları dersinde En’am suresinin 97. ayeti okunup müzakere edildi. Ayet metin ve meal olarak şu şekilde:

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ النُّجُومَ لِتَهْتَدُوا بِهَا ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

Yani, “Karanın ve denizin karanlıklarında yıldızları sizin için yol gösterici kılan Odur. (Kendi gerçeğini) bilen bir topluluk için Biz ayetlerimizi açıklıyoruz.” (6: 97)

Takdimci ayetin metin ve mealini okuduktan sonra özetle şunları paylaştı: “Ayet zahiri anlamı bakımından Allah’ın kara ve denizlerde insanlara yol göstermesi için yıldızları yarattığını ifade ediyor. Şayet Peygamber zamanında yaşıyor olsaydık, evet sahralarda ve denizde yolculuk yapanlar gecenin karanlığında yollarını yıldızlarla buluyor, ayet bunu ifade ediyor, diye anlardık. Ama bu bilinen bir husus, herkes bunun böyle olduğunu bilir. Evet, Allah ‘bunları yapan Benim’ diyor ama karada ve denizde yıldızların yol gösterici olduğunu herkes biliyor. Bugün itibariyle, bizim -kendi dönemimize, bu devrin insanına göre Kur’an okuması yapmamız gerekiyor ya-, şu soruyu sormak icap ediyor: Gece karanlığında yol bulmada o günkü şartlarda yıldızlardan yararlanıldığı biliniyor. Kur’an bu bilinen hususu niçin söylüyor? Kur’an insanı ve kainatı yaratanın insana yani her insana, her dönem insanına konuşması olduğuna göre Kur’an bu ayetle bugün bize hangi mesajı veriyor? İşte söz konusu ayeti bu soru etrafında ciddi ve dikkatli biçimde anlamaya çalıştığımızda bize yönelik çok önemli mesajlara işaret edildiğini görüyoruz.”

Kur’an ‘ayet’ kelimesini çeşitli anlamlarda kullanır. Kur’an’da peygamber mucizeleri ‘ayet’ olarak anılır, Kur’an’ın cümleleri ‘ayet’ olarak anılır, kainattaki her bir varlık ya da her bir fiil ‘ayet’ olarak anılır, insanın iç dünyasındaki özellikler ‘ayet’ olarak anılır. Söz gelimi, bir ayette ‘İnsanlara dış alemde (kainatta) ve iç alemde (insanın mahiyetinde) ayetlerimizi göstereceğiz’ (Fussilet 41, 53) buyruluyor. Bu tür ayetler için Kur’an’da ‘efelâ tubsirûn’ yani ‘görmüyor musunuz, insanî özelliklerinizi kullanmıyor musunuz’ deniliyor. Kainatta her şey ‘ayet’ ise yıldızlar neden ayet olmasın? Bu anlamda kainat ayetleri olan yıldızlarla Kur’an ayetleri olan yıldızlar arasında neden alaka olmasın? Dikkatle baktığımız zaman söz konusu olan ayetin kainat ayetleriyle Kur’an ayetlerini birbiriyle kaynaştırdığını görüyoruz.

“Önce ‘ceale’ kelimesine bakalım. Bu kelime özel bir pozisyonda yaratma anlamına geliyor. Ayet Onun ‘yıldızları yaratan’ olduğunu söylüyor. Bu hakikat Yaratıcı katından böyle ifade ediliyor. Ben, bana verilen akıl ve muhakeme yetisiyle yıldızlara, onların var oluşuna bakacağım ve sorgulayarak yıldızların var oluşundan Var Edicinin varlığına ulaşacağım. Özellikle günümüzde yıldızların var oluşu, özellikleri, hareketleri gibi konulara ait bilgileri dikkate aldığımızda Yaratıcının varlığının güneş gibi aşikar olduğunu görüyoruz. Nitekim ayetin sonundaki, ‘bunda bilen topluluk için…’ (li kavmin ya’lemûn) ibaresi bu ilme yani bilmeye de dikkat çekiyor.”

“Yine mesela ayetteki ‘zulümât’ kelimesini düşünelim. Ayet niye ‘zulümât’ diyor? Biliyoruz ki Kur’an başka ayetlerde küfrü, inançsızlığı, haksızlığı ‘zulümât’ yani ‘karanlıklar’ olarak niteliyor. Dolayısıyla ayet fiziki bir karanlıktan ziyade insan ruhunu, insan duygularını karartan bir zulümâttan, bir karanlıktan söz ediyor. Yıldızların böyle bir karanlığı izale edeceğini dile getiriyor. Nasıl? Kainattaki öteki varlıklar gibi yıldızlar da düşünen, araştıran ve sorgulayan kimselere Yaratıcının varlığını, Onun birliğini, kudretini, rahmetini… gösteriyor, böylece aklı ve ruhu küfür karanlığından iman nuruna çıkarıyor. Keza bir Yaratıcı fikrine ulaşmayan, Onun rahmetini, keremini kainatta göremeyen bir kimse başına gelen sıkıntılardan ciddi anlamda ıstırap duyup karamsarlığa düşüyor. Karşılaştığı zorluklar, duçar olmaya başladığı hastalıklar, teker teker yakınlarını kaybetmeye başlamalar, sıranın kendisine gelmekte olduğunu görmeler… insan ruhunu tarifsiz zulümatın içine atıyor. İşte böyle bir durumda kainat ayetleri ile Yaratıcının varlığını ve rahmetini gören, Kur’an ayetlerinde Onun kullarına ebedi saadeti müjdelediğini öğrenen kimseler bu suretle anlamsızlığın karanlıklarından kurtulup anlamlı bir hayata yani hidayete ve aydınlığa ulaşıyor.”

Takdimci şöyle devam etti, açıklamalarına: “Nitekim burada zikrolunan ‘ayet’ kelimesi doğrudan doğruya kainattaki ayetlere referansta bulunuyor. Kur’an ‘ayet’ kelimesini çeşitli anlamlarda kullanır. Kur’an’da peygamber mucizeleri ‘ayet’ olarak anılır, Kur’an’ın cümleleri ‘ayet’ olarak anılır, kainattaki her bir varlık ya da her bir fiil ‘ayet’ olarak anılır, insanın iç dünyasındaki özellikler ‘ayet’ olarak anılır. Söz gelimi, bir ayette ‘İnsanlara dış alemde (kainatta) ve iç alemde (insanın mahiyetinde) ayetlerimizi göstereceğiz’ (Fussilet 41, 53) buyruluyor. Bu tür ayetler için Kur’an’da ‘efelâ tubsirûn’ yani ‘görmüyor musunuz, insanî özelliklerinizi kullanmıyor musunuz’ deniliyor. Kainatta her şey ‘ayet’ ise yıldızlar neden ayet olmasın? Bu anlamda kainat ayetleri olan yıldızlarla Kur’an ayetleri olan yıldızlar arasında neden alaka olmasın? Dikkatle baktığımız zaman bu ayetin kainat ayetleriyle Kur’an ayetlerini birbiriyle kaynaştırdığını görüyoruz.”

“Her zaman söylendiği üzere Kur’an’ı ‘makâsıd’ına göre, bütünlüklü bir bakış açısıyla okumak gerekiyor. Bunu atlayıp mesela, bir ayeti çekerek şu surenin şu ayetinde şöyle deniyor demek en azından bazı durumlarda bizi yanlış sonuçlara götürebiliyor. Dolayısıyla ayetler ile ayetler arasında, Kur’an ile ayetler arasındaki ilişkiyi görmeye çalışmak gerekiyor. Bu çerçevede, konumuzla alakalı olarak Vakıa suresindeki şu ayetler bakalım:

فَلَآ اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِۙ

Yani ‘Yıldızların yerleştirildiği yerlerine yemin ederim ki’,

وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظ۪يمٌۙ

Yani ‘Bu, -eğer bilirseniz-, büyük bir yemindir’,

اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَر۪يمٌۙ

Yani, ‘O değerli bir Kur’an’dır’,

ف۪ي كِتَابٍ مَكْنُونٍۙ

Yani, ‘O korunmuş bir kitaptadır’,

لَا يَمَسُّهُٓ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَۜ

Yani, ‘Ona ancak temizlenmiş olanlar dokunur’ (Vâkıa 56/75-79.

“İlk ayette ‘yıldızların yerleştirildiği yere yemin olsun’ ifadesindeki ‘mevâkı’ kelimesi yerleştirilen yer anlamında ‘mevki’ kelimesinin çoğulu. Allah bu ayetle şunu söylüyor: ‘Gidin yıldızlara sorun, onlar ‘bizi buraya yerleştiren ancak kainatın sahibi olabilir’ derler, sana Beni tanıtırlar’ diyor. Peki yemin etmek ne demek? Onları şahit tutuyorum demek. Biz yemin ettiğimiz zaman Allah’ı şahit tutarız. Allah da yaratıkları üzerine yemin ederek yaratıkları gönderdiği mesajın hakkaniyetine şahit kılıyor. Devamındaki ayet ne diyor? ‘O, değerli bir Kur’an’dır’. Yıldızlara yemin etmişti, neden bahsediyor ayet şimdi? Kur’an’dan. Demek ki Yaratıcıyı tanıtması açısından Kur’an kainata eşit. Kainatın her bir yıldızı Yaratıcısını tanıtır. Aynı şekilde Kur’an’ın her bir ayeti Yaratıcını tanıtır. Görüyor muyuz, nasıl kaynaştı ayetler? Bu hakikat karşısında gel de secde etme demek mümkün mü?”

“Bundan sonra gelen ayetteki ‘O meknûn yani korunmuş kitaptadır’ ifadesi kainatın düzeninde hiçbir değişiklik görülemeyeceğini dile getiriyor. Her şey, her an mükemmel bir şekilde değiştiriliyor ama düzenlilik hiçbir zaman değişmiyor, mükemmel bir şekilde kâim kılınıyor. İşte Kur’an’daki bu incelikleri görmek için Kur’an’la ciddi olarak, dikkatli bir şekilde meşgul olmak gerekiyor. Meal okumakla ve sathî bir şekilde okuyup gitmekle bu tür incelikler görülemiyor. Bizim böyle bir ciddiyet ve dikkat içinde Kur’an okumaları yapmamız lazım. Ne yazık ki İslam dünyası olarak bun yapmadığımız için Kur’an bize küsmüş gibi görünüyor. Acı ama gerçek bu!”

Bundan sonra bir müzakereci şunları paylaştı: “Kur’an okuma usulleri dikkate alınarak Kur’an okumaları gerektiğine yönelik bu vurgu bana ‘meknûn’ kelimesinin anlamını düşündürdü. Denildiği gibi meknûn kelimesine mealler ‘korunmuş’ anlamı veriyorlar ama kelimenin aslında ‘gizli, gizlenmiş’ anlamı da var. Dolayısıyla Kur’an bir bakıma ‘gizlilikler’i yani ince hakikatleri ihtiva ediyor. Yüzeysel biçimde okuma yapıldığında onun derunundaki bu inceliklere daha doğrusu incilere ulaşılamıyor, ayet zımnen muhataplarına bu incelikleri ve incileri çıkarma dua ve çabası içinde Kur’an okumaları teklifinde ya da tavsiyesinde bulunuyor.”

Ardından takdimci tekrar En’am suresindeki ayete dönerek şunu paylaştı: “Demek ki yıldızlardan faydalanmayı iki anlamı bakımından almak ve anlamak gerekiyor. Birincisi bedeni hayata bakan yönüyle yıldızlardan yolculuk için faydalanmak. İkincisi ise rûhî ihtiyaca bakan yönüyle Yaratıcının rehberliğine olan ihtiyacımız için faydalanmak. Şimdi teknolojik imkanlar olduğu için birincisiyle ilgili olarak pratikte faydalanma çok mümkün olmayabilir ama günümüz açısından ikinci tür faydalanma çok hayatî görünüyor. Çünkü yüz yüze geldiğimiz acı olaylar, mesela adım adım ölüme doğru yol almamız içimizi karartıyor. Bu karanlık ancak ve ancak kainatın şahitliğinde Kur’an nuru ile gideriliyor, insan gerçek anlamda o zaman aydınlığa ulaşıyor.”

Bunun üzerine bir müzakereci şunları ifade etti: “Ayetteki ‘li tehtedû’ ifadesi yıldızların yaratılması ile hidayet arasındaki ilişkiyi hatıra getiriyor. Bu kelimeye ‘yol gösterme’ diye meal veriliyor ama kelimenin kökü ile hidayet kelimesindeki kök aynı, ‘hidayete ulaşma’ veya ‘hidayette olanın hidayette sabit hale gelmesi, terakki etmesi. Kara ve denizlerden bahsedilmesi de işarî anlam açısından kara ve denizde olan her şeyin kendine bakan yönüyle düşünülmesi halinde küfre, karanlığa sevk edecek olması, insanî düzlemde bakıldığında ise yerin ve göğün (gök mavi olup bir bakıma deniz hükmündedir), karaların ve denizlerin hidayet vesile olacağına telmihte bulunuyor, diye anlaşılıyor.”

Bundan sonra takdimci tekrar söz alarak şunu söyledi: “Fizikî ve vahyî ayetlerin birbirleriyle kaynaştırılması açısından üzerinde durduğumuz ‘yıldız’ ya da ‘yıldızlar’la ilgili bir başka örnek Tûr suresinin (52. sure) son ayeti ile bu sureyi takip eden Necm suresinin (53. sure) ilk ayetleri arasındaki harikulade ilişkide görülüyor. Tûr suresinin son ayetinde yıldızlara değinilerek şöyle deniliyor:

وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاِدْبَارَ النُّجُومِ

Yani, ‘Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışı sırasında Onu tesbih et’. Kur’an’da ‘tesbih’ aynı zamanda namaz anlamına geldiği için bazı müfessirler bu ayetin imsak vaktine işaret ettiğini söylemişlerdir. Ayetin bununla ilgisi olsa bile doğrudan bunu ifade etmemesi yıldızlarla ilgili başka hakikatlere işaret edildiğini gösteriyor. Nitekim bu ayetten sonra gelen Necm suresinin ilk ayetlerinde yine yıldızlardan söz edilerek önemli bir münasebete işaret ediliyor. Necm suresinin ilk ayetlerinde şöyle buyruluyor:

وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰىۙ

مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰىۚ

وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰىۜ

………..

فَاَوْحٰىٓ اِلٰى عَبْدِه۪ مَآ اَوْحٰىۜ

‘Batmakta olam yıldızlara yemin olsun ki,

Ki, arkadaşınız ne saptı ne de azdı

O sözleri kendi arzusuna göre söylemiyor

……….

Vahyedilecek şeyi kuluna vahyetti’ (Necm 53/ 1-3; 10)

İlk ayette ‘yıldızların yerleştirildiği yere yemin olsun’ ifadesindeki ‘mevâkı’ kelimesi yerleştirilen yer anlamında ‘mevki’ kelimesinin çoğulu. Allah bu ayetle şunu söylüyor: ‘Gidin yıldızlara sorun, onlar ‘bizi buraya yerleştiren ancak kainatın sahibi olabilir’ derler, sana Beni tanıtırlar’ diyor. Peki yemin etmek ne demek? Onları şahit tutuyorum demek. Biz yemin ettiğimiz zaman Allah’ı şahit tutarız. Allah da yaratıkları üzerine yemin ederek yaratıkları gönderdiği mesajın hakkaniyetine şahit kılıyor. Devamındaki ayet ne diyor? ‘O, değerli bir Kur’an’dır’. Yıldızlara yemin etmişti, neden bahsediyor ayet şimdi? Kur’an’dan. Demek ki Yaratıcıyı tanıtması açısından Kur’an kainata eşit. Kainatın her bir yıldızı Yaratıcısını tanıtır. Aynı şekilde Kur’an’ın her bir ayeti Yaratıcını tanıtır. Görüyor muyuz, nasıl kaynaştı ayetler?

Görüldüğü gibi burada Allah yine yıldıza yemin ederek onları Kendine şahit tutuyor, ardından ‘arkadaşınız sapmadı ve azmadı’ diyor. İlk bakışta akış açısından bunun ne alakası var gibi görünüyor. Fakat devamında onun konuştukları kendinden değildir, Allah ona vahyediyor, o da onu söylüyor’ denilerek yine Kur’an ayetleri ile yani vahiy ile kainat ayetleri yani yıldızlar arasında bir kaynaştırma gerçekleştiriliyor.”

Bundan sonra bir müzakereci söz alarak şunları ifade etti: “Tur suresindeki ‘yıldızların idbârında tesbih et’ ibaresi çok farklı çağrışımlar da yapıyor. İdbâr sözlükte ‘geriye gitme’, bunun zıttı olan ikbal de ‘ileriye gitme’ anlamına geliyor. Çok kısa ifade etmek gerekirse ayet, ‘Kişisel hayatınızda geri gitmeler olabilir; malî durumuzda, sağlıkla ilgili gelişmelerde, sosyal statünüzde geriye gidebilirsiniz, bu tür durumlarda da karamsarlığa düşmeyin, Yaratanı tesbih edin’ diyor diye anlıyorum.”

Başka bir müzakereci de aynı ayet hakkında şunları dile getirdi: “Söylenenlere ilaveten ‘gecenin bir kısmında ve yıldızların idbârında Onu tesbih et’ ifadesi şu hakikate de işaret ediyor diye aklıma geldi: Ayette gecenin bir kısmında Allah’ı tesbih edilmesinden söz ediliyor. Devamında ‘ve idbâre’n-nücûm’ denilerek yıldızların ‘idbâr’ına değiniliyor. Sözlükte ‘idbâr’ kelimesinin kök anlamında bir şeyin arkasını, gerisini düşünme anlamı var. Ayet ‘Allah’ı sadece lafızla tesbih etmeyin, mesela yıldızların arkasını, gerisini yani var oluşlarını, yaratılışlarını vs. düşünerek bunu gerçekleştirene tesbihte bulunun’ diye işarette bulunuyor.”

Tam bir manevi Kur’an ziyafeti olarak gerçekleşen ders hem Kur’an okumalarında bazı usullerin hatırlanması hem Kur’an ayetleriyle kainattaki ayetlerin bağdaştırılması, hem okuyup geçiverdiğimiz ayetlerin içinde ne büyük incelikler olduğunun fark edilmesi gibi birçok feyiz ve berekete medar oldu. Allah razı olsun.

(Ders kaydına şu linkten ulaşılbilir: https://www.youtube.com/watch?v=OZRu6JrQqfM)

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın