وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ
113.3: “Çöktüğü zaman, karanlığın şerrinden.”
Bu ayetteki karanlık ne manaya geliyor? Sadece ışığın azlığını mı ifade ediyor? İnsan başka ne tür karanlıklar yaşar? Bu sözlerin sahibinin kim olduğunu düşünerek kelimelerin hangi manalara gelebileceğine dikkat etmek lazım. Öncelikle, bu sözü söyleyen bütün kâinatın Yaratıcısıdır. Okuyucunun Yaratıcısıdır. Okuyucunun hidayete muhtaç olduğunu bilir. Onun hayatını ebedi mutluluk ihtiyacını karşılamak üzere yaşamasına rehberlik eder. Okuyucuya özel olarak hitap eder. Bütün bu hakikatleri dikkate alarak ayetleri okursak verdiği mesajı daha iyi anlayabiliriz.
İnsan, Yaratıcısının kendisini niçin yarattığını öğrenmeye muhtaç olduğunu anlamalı ve O’nun neden kendine hitap ettiğini sorgulamalıdır. Kendisine verilmiş sonsuz duyguları var. Bu duygular kâinatı aşarak ebediyete ulaşmak isteyecek niteliktedir. Kâinattaki her şey fani, geçici, fakat insanın duyguları geçici olanı istemiyor. Ebediyeti istiyor. Hep var olmak istiyor ama kâinat türünden olan tarafı yani bedeni ölüme doğru gidiyor. Her gün yaşlanarak duygularının isteklerine cevap veremez hale geliyor. Örneğin, göz yaşlanmayla beraber daha az görür hale geliyor ama insandaki görme isteği ve hevesi hiç eksilmiyor. Hep gençliğindeki gibi her şeyi görmek istiyor. İnsan daima sevdikleriyle beraber mutlu biçimde yaşamak istiyor lakin zamanla sevdikleri onu terk edip gidiyor. Ölüm denen bir gerçekle tanışıyor. Yemek, içmek, gezmek, tozmak istiyor. Güzel elbiseler giymek, ferahlatıcı evlerde yaşamak istiyor ama onlar da zamanla eskiyor ve sevdiği ne varsa ellerinin arasından kayıp gidiyor. Hiçbir şeyi tutamıyor, yerinde kalmasını sağlayamıyor. Her an gelip geçiyor. Fakat bu geçicilik içindeki ebediyet arzusu da ne oluyor? Bu duygunun kaynağı nedir? Ebedi mutluluğu kim veya ne insana verebilir? Bu sorularla yapılan sorgulamalar neticesinde insan anlar ki, bu ebediyet duygusunu Var Eden onun karşılığı olan ebedi mutluluğu da var edeceğini vaad ediyor demektir. Eğer ebedi mutluluğu isteyen kapasiteyi insana verdiyse demek ki O, ebedi mutluluğu da Var Eden olmalıdır. Yani insanın duygularının Varlık Kaynağı onların karşılığını da var eder. Öyleyse insan kendini var eden Yaratıcısına yönelerek bu ebediyet ihtiyacını karşılama duası yapmalı ve bu ihtiyacını karşılaması için O’na müracaat etmelidir.
İnsan, bu kâinat sınırları içinde yaşamak durumundadır. Bu dünya, uçsuz bucaksız bir varlık aleminde gözle görünmez bir zerre konumundadır. Fakat insan kâinatın neresine giderse gitsin, kendindeki duygular ve beklentilerin ebedi karşılığını verebilme özelliğine sahip bir varlık bulamaz. Çünkü kâinat, her ne kadar insana sonsuz gibi gözükse de esasen sınırlıdır, yaratılmaya muhtaçtır, yaratıldığı konumun dışında bir tercih yapma özelliğine sahip değildir. İnsan kendi gerçekliğini anlamadan ne kâinatı ne de karanlık gibi olayları anlayabilir. Karanlık da diğer olaylar gibi kendi kendine var olamaz. Karanlık, sadece bir ampulden gelen ışıktan mahrum kalmak demek değildir. Ampulün varlığı, ışığın varlığını garanti etmez. Güneş, ampül, ışık ve karanlık hep beraber belli bir düzen içerisinde yaratılmaktadır. Var olan her şeyin bir Varlık Kaynağı olmalıdır.
Kur’an-ı Kerim dağlara, taşlara veya diğer varlıklara değil özellikle insana konuşur. İnsanın maddi olmayan tarafına, kalbine yani ruhuna hitap eder. Ruh, bilinçliliği, farkındalığı olan insani tarafı temsil eder. Farkındalığın iki yönü vardır. Birincisi, kendi varlığının farkında olduğu kadar başkalarının varlığının da farkında olmaktır. İkincisi ise kendisinin varlığı dahil, bütün varlıkların Varlık Kaynağının mutlak olması gerektiğinin farkına varmaktır. Ruh, bedenden öte insanı insan yapan tarafıdır. İnsanın insan tarafı yani ruhu karanlıkta ise önemli bir sıkıntı var demektir. Bu durumda insan, Varlık kaynağı olan Rabbine sığınmalıdır. Anlamsızlığın, amaçsızlığın ve varlığının yani ruhunun karanlıkta olmak istememe duygusunun varlık kaynağı nedir? İnsan bilinciyle, karanlık halini istemediğini fark eder. Karanlığın sıkıntısını bilir ama onu yaşamak istemez. İnsanın varoluşsal karanlığı bu varlık aleminde manasız kalması demektir.
İnsan, varlığını anlamlandırmak istiyor. Varlığının ne anlama geldiğini bilmek istiyor. Neden bu hayatta olduğunu anlamak istiyor. Ölmek ve mezara girmek mutlak bir son ise bunca anlamlı varlıklar neden var? Bu kâinattaki sonsuz güzellik ve hikmetin anlamsız olduğunu düşünmek insanı rahatsız eder. Anlamsızlık, insan için acı ve karanlıktır. İnsan bu anlamsızlık karanlığından nasıl çıkar? Bu duygularla kendisini donatarak yaratan Rabbine sığınarak. Rabbe sığınmak istemekle ne demek istiyoruz? İnsan bu noktada kendi varlığına geri dönmeli ve son derece önemli olan bir şeyi sorgulamalıdır. Bu ebedi çözüm ya da tatmine ihtiyaç duyma hissinin varlık kaynağı nedir? İhtiyacının farkına varmayı sağlayan bu bilinç nerden geliyor? Bu sorgulamaların sonucunda insan Varlık Kaynağını bulur. Bunu yapmazsa kendi varlığıyla yetinmek ve karanlıkta kalmak zorundadır. Karanlıktan kurtulmanın ilk adımı, her insanın bizzat kendi sorgulamaları neticesinde Varlık Kaynağını bulmasıdır. İkinci adımı ise O’nun varlığından emin olmanın verdiği güven, mana ve ışıkla aydınlanmaya başlamaktır.
Kâinat, insan açısından sonsuzdur. Fakat bütün bu kâinat, insanın sonsuzluk ihtiyacına cevap veremez çünkü sonludur ve var edilmek zorundadır. Ölümlüdür ve ölüm her varlığa geliyor. Hal böyleyken insan ölümsüzlük ihtiyacını nasıl karşılayacak? Uçsuz bucaksız anlamsızlık karanlığından aydınlığa nasıl çıkacak? Bu tür soruların cevabı bu surenin ilk ayetinde verilmiştir. İnsan, karanlıkları yararak sabahı ortaya çıkaran Rabbine sığınarak bu karanlıktan kurtulabilir. Kendindeki ebedilik duygusunun Varlık Kaynağına sığınarak ebediyete ulaşabilir. Çünkü insanı ve diğer varlıkları Var Edenin kendisi ebedi olmalıdır. Yaratıcı, insanın kendi başına çözebileceği hiçbir şey hakkında konuşmaz. İnsanı aşan ebediyet duygusunun karşılığını nasıl bulacağını ise ona öğretir. Karanlıktan kurtulma hissini Var Eden, bunun karşılığını da var eder. Bu sonuca ulaşmak için öncelikle insanın Varlık Kaynağını yani Yaratıcısını tanıması gerekir. Kâinatın bir Yaratıcısı olduğundan emin değilse o zaman kendi kendine veya tesadüfen var olmanın mümkün olup olmadığını sorgulamalıdır. Bunu yapmazsa karanlığın, anlamsızlığın ve mutsuzluğun varlık amacının ne olduğunu düşünmesine engel olacak meşgaleler bulur.
Geleneksel din anlayışı insanları soru sormaya teşvik etmez. Hatta inancın sorgulanamaz bir kabul olduğu telkin edilir. Sorgusuz sualsiz bir din anlayışı kültürde hakimdir. Oysa, insanın varlığını anlamlandırabilmek için kültürün köleliğinden kurtulup özgür, açık ve hür düşünceli olması gerekir ki sorularına cevap arayabilsin. Hürriyet, inançtan önce gelir. Hürriyet olmadan inancın esasları tesis edilemez. Örneğin, tuğladan yapılmış bir binanın varlık kaynağı tuğla mıdır? Değilse bir mimarı veya mühendisi mi var? Benzer şekilde, gözlerimiz görme gücümüzün varlık kaynağı mıdır? Göz organını bir alet olarak kullanan kimdir? Gözü kör olan biri neden hep görmek ister? Yani, gören göz müdür, insan mıdır? İnsan, kendini var edebilir mi? Her insan, hür biçimde bu soruların ikna edici cevaplarını kendisi araştırıp bulmalıdır. İnancını bu cevaplar üzerine inşa etmelidir.
Ayet, karanlığın şerrinden Allah’a sığınılması gerektiğini ifade ediyor. Neden karanlık şer veya kötü olabilir ki? Buradan karanlığın sadece güneşin batmasıyla yaşanan bir olay olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu hali yaratan da insanın Varlık Kaynağıdır ve O, tanım gereği asla kötülük yapmaz. Gecenin karanlığı bizim rahat uyuyup, dinlenmemiz için degil midir? Kur’an’ın amacı bizim bildiklerimizi değil, öğrenmeye muhtaç olduklarımızı öğretmektir. Kur’an’da karanlık, insanın varlığıyla ilgili sorularına cevap bulamama halini temsil eder. Kâinat, insanın varlığıyla ilgili sorularına cevap veremez. Öyleyse, cevap verecek olan kâinatın Varlık Kaynağıdır. İnsan, kâinatın Rabbini aramalıdır. Ayrıca vahyin yazılı biçimi olan Kur’an-ı Kerim’in bu sorulara verdiği cevapların tasdik edilmesi için de kâinatın şahitliğine ihtiyaç vardır. Metnin ne demek istediğini anlamak için kâinata müracaat etmek gerekir. Kâinat metnin söylediklerini tasdik ederse insan o zaman bu konuşmanın kâinatın Yaratıcısına ait olduğunu anlar. Yaratıcıyı tanımamak insanın karanlıkta kalması halidir. İnsan için olabilecek en büyük şer budur; insanin kendisini karanlıkta bırakacak bir anlayış, bir inanç tercihi yapmasıdır. Bundan Allah’a sığınmak gerekir. Anlamsızlıktan, rastgele var olma anlayışı ve varlıkların kendi kendine var olduğunu düşünerek onlara zulmetmenin kötülüğünden Allah’a sığınmak icap eder. Ayet insana bu kötü halden kurtulmak için Rabbini tanıması ve O’nun varlığına olan inancına sığınması yani iltica etmesi gerektiğini öğretmektedir. Ancak böyle ebedi mutluluk ve iyiliğe ulaşabilir.
Dünyadaki geçici refah ve mutluluklar mezara kadardır. Ondan sonrası yoktur. Oysa, insan ebedi olanı ister. Örneğin, dünya hayatında yapılan sigortalar ve sosyal güvenlik teminatlarının sağladığı imkânlar ölüme kadardır. Hayat sigortası ölene kadardır. Bunların hepsi geçici çözümlerdir. Halbuki insanın hiçliğe ve ebedi yokluğa gitmemek için kendini sigortalaması gerekiyor. Bunu kim yapabilir? Devlet mi, iş mi, ebeveynler mi, sosyal güvenlik kurumu mu, sağlık sigortası mı, kâinat mı? Bunların hiçbirisi değil. Ancak bütün bunları Var Eden ve insana ebediyet duygusunu veren Yaratıcı bu ebediyet sigortasını yapar. İnsan kâinatın Rabbine ait olduğunu anladığında aradığı cevabı bulur. İnsan anlar ki, kendisi fani fakat Rabbi Baki yani sonsuzdur. Fani olanları Var Eden de Rabbidir. İnsanın soruları ve ihtiyaçları Rabbini aramaya ve tanımaya vesile olması için var edilmiştir. Onlara çözüm aramak için sonsuz sorular ve ihtiyaçlarla yaratılmıştır ki onlara cevap verecek olan Varlık Kaynağını bulabilsin. Cevapların varlık kaynağı insanın Rabbidir. O’nun niteliklerinin farkına varması gerekir. İnsan, Rabbinin ve O’nun kainatı yaratarak insana tanıttığı özelliklerinin Mutlak yani yaratık türünden olmadığını ne kadar çok anlarsa kendi varlığından da o kadar çok emin olur. Huzur ve emniyete erişir. Bu yüzden insan, bu temel soruları sormaktan çekinmemeli, korkmamalı veya utanmamalıdır. Bu kâinatı böyle düzenli biçimde var eden, insana kulak, göz ve düşünme yeteneği veren kimdir? İnsan bedenindeki harika sistemleri kim yaptı ve kim çalıştırıyor? Hücreden organlara kadar bütün bedeni kim yaptı? Bütün bu sorulara verilecek olan alışılmış cevaplar, örneğin bunları tabiat yaptı demek insanı ikna edebilir mi? Tabiat denilen kavram varlıkların kendilerinden başka bir şeyi ifade etmez. Kâinatın içinde olan ve kâinatı var eden hayali bir varlık olarak tabiat hiç bir şeyi var edemez. Çünkü var edilmeye muhtaç olan, hiçbir şey var edemez. Bu mantıki çelişki ancak aklını kullanmayanlar için anlamlı olabilir. Akıl ve mantık, bu muazzam incelikleri kör ve sağır tabiatın yaptığını veya kendi kendine oluştuğunu kabul eder mi? Her insan bu soruların cevabını kendisi bulmalıdır. İnsanın aklı ve kalbi, Tek ve Mutlak bir Yaratıcının var olması gerektiğini tasdik eder. İnsan varlık kaynağını tabiat, kendi kendine veya tesadüfen oluş zannederse karanlıktadır. Mutlak Yaratıcısını tanıyıp tasdik ettiğinde ise karanlıktan çıkar ve aydınlanmaya başlar.
İnsan, daha önce var olmayan herhangi bir şeye varlık veremez. Yaratmak, daha önce var olmayan bir şeyi var etmek demektir. “Yaratmak” ifadesi gündelik hayatta dikkatsizce ve kolaylıkla kullanılmaktadır. Halbuki yaratmak icat etmek, varlık vermektir, keşfetmek değildir. Örneğin, zaten var olan galaksiyi keşfederiz. Kâinattaki keşfin sonu yoktur. Sadece beyni incelemenin bile sonu yoktur. İnsan, kâinatta ne varsa onu ancak keşfeder, yaratamaz. Kur’an-ı Kerim bu hakikati “La ilahe illa Hu” ile formüle etmiştir. Bu hakikati kâinat ve kâinattaki her şey tasdik etmektedir. Kâinatin içinde herhangi bir olayı veya varlığı var edebilecek bir varlık yoktur, var diye iddia eden onu kâinatın içinde gösterebilmelidir. Ancak bütün kâinatı Var Eden bu kainati bütünüyle birlikte bilinçli bir şekilde var eder. Bütün kâinatı Var Eden ise Mutlak olmalıdır, yani kâinat gibi var edilmeye muhtaç olmamalıdır. İnsan, bu hakikati tasdik ettiğinde Mutlak Varlık Kaynağına bağlanır. Varlığının O’ndan olduğunu, yani Ebedi Varlık Verene ait olduğunu fark eder. Kendisini karanlığın, geçiciliğin, anlamsızlığın, rastlantı sonucu oluşmuşluğun hapsinden kurtarır. Bunu yapabilmek için de varlığıyla ilgili sorulara karşılık olarak hazır cevaplar veya başkasının cevaplarıyla kendini kandırmamalıdır. Kendi sorularını sormalı ve cevaplarını bizzat kendisi aramalıdır. Yaratıcının mesajı ancak sorgulayan, karanlıkta olduğunun bilincinde olan ve ışığı arayanlara gelir. Gerçekten kendini Ebedi Varlık Veren Rabbine atfedenler için şafak söker, gündüz ortaya çıkar. Bu amaçla ışığı aramak ve aydınlanmak için Yaratıcımızın konuşmasına dönmeliyiz.
Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Falaq – Part 6 –07/31/19” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.




