Ders Notları

Mutlak Olan Yaratıcının Parçacıkları mıyız, Tanıma Aracı mıyız?

Mutlak Olan Yaratıcının Parçacıkları mıyız, Tanıma Aracı mıyız? | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (19. 01. 2025) “Psikolojik Boyutlarıyla Ene” dersinde aşağıdaki metin okunup müzakere edildi:

“Sâni-i Hakîm, insanın eline, emânet olarak, rubûbiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak, işârât ve numûneleri câmi’ bir ene vermiştir; tâ ki, o ene bir vâhid-i kıyasî olup, evsâf-i rubûbiyet ve şuûnât-i ulûhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyasî, bir mevcûd-u hakiki olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakiki vücudu lâzım değildir.” (Sözler, İstanbul 2020, YAN, s. 508)

Görüldüğü gibi metin hikmet sahibi olan Sâni’in yani Yapıcının insana emanet olarak Rubûbiyetinin sıfatlarını ve şuûnatının hakikatini gösterecek “ene” verdiğini, insanın bir “ölçü birimi” olarak “ene”yi kullanarak Yaratıcısının özelliklerini tanıyabileceğini, öte yandan bunun geometrideki farazî hatlar gibi olup gözlemlenerek bilinen bir gerçek varlığının yani hakiki vücudunun bulunmasının söz konusu olmadığını belirtiyor. Derste hem “rubûbiyet”, “vâhid-i kıyasî”, “farazî hat”, “vücud-u hakikî” gibi terim ve terkipler hem de paragrafın genel mesajı hakkında zengin ve doyurucu müzakereler yapıldı. Ben bunları ilgili ders kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=hICdKnBFRxY) ilk cümle ile ilgili olarak gündeme getirilen bir soru ve cevabı aktarmakla iktifa etmek istiyorum.

Bir katılımcı paragrafın ilk cümlesini okuyarak şunu söyledi: “Metin bir taraftan “sıfât” ve “şuûnât”tan söz ediyor, bir taraftan da “işarât” ve “numune” kelimelerini kullanıyor. Eğer yanlış anlamıyorsam “işarât” kelimesi “sıfât” kelimesiyle, “numune” kelimesi de “şuûnât” kelimesiyle ilişkili gibi görünüyor. Yani bize emanet olarak verilen “ene”nin bir taraftan Yaratıcının sıfatlarının hakikatini gösterecek işaretler, bir taraftan da Onun şuûnatının hakikatlerini gösterecek olan numuneler olduğunu ifade ediyor. Buradaki “işaret” kelimesi kolay anlaşılıyor, ancak “numune” kelimesini anlamak için düşünmek gerekir, diye aklımdan geçiyor. Çünkü önceki derslerde “numune” kelimesinin anlaşılmasına dair farklı açıklamalar yapılmıştı. Sonuç olarak sorum şu: Bu cümlede geçen “numune”yi nasıl anlamak lazım?”

Gerek ‘işaret’ ve gerekse ‘numune’ kelimesinin çoğul olarak kullanılması, insanın yaratıcısının bizim sayamayacağımız kadar çok olan özelliklerinin varlığını anlamada ölçü birimi olarak kullanılacak aletlerin de sayamayacağımız kadar çok olmasındandır. İşaret, işaret ettiği şeyin hakikatini gösteren bir şey değil, onun varlığına delalet eden bir şeydir. Mesela İstanbul’dan İzmit’e gidecek olsak, yolda istikametimizi gösteren tabelalar vardır. Bu tabelalarda ‘İzmit’ diye yazar ve oklarla o istikameti gösterir. Şimdi, bu tabeladaki ‘İzmit’ yazısında İzmit’in bir parçası var mıdır? Hayır! O yazı sadece bir işaretten ibarettir. Ene’nin Yaratıcının sıfatlarına işaret etmesi de böyledir.

Bir müzakereci soruya şöyle cevap verdi: “Bu gerçekten hassas ve önemli bir kelime. Çünkü “numune” kelimesi bir açıdan, -geometrideki farazi hatlar gibi- kaynağını gösteren araç anlamına gelir. Başka bir açıdan ise bir bütünün özelliğini gösteren küçük bir parçası anlamına gelir. Geçmişte alimler bu tür ifadelerin çağrıştırdığı hususların uluhiyetle ilgisini tespit etme konusunda yoğun çaba içinde bulunmuşlardır. Bu gayretleri için Allah hepsinden razı olsun demek gerekiyor. -Halk tabiriyle- çoğu insan gibi yatmamışlar, konu üzerinde ciddiyetle düşünerek tutarlı yaklaşımlar ortaya koymuşlar. Bu çalışmalardan faydalanıp şimdi bizim bu kelimeden ne anlamamız gerekir, ta ki biz de içinde yaratıldığımız şartlara göre bu anlamları güncelleyelim. Soruya dönersek, metinde geçtiği gibi geometrideki farazi hatların aslı esası yok. Alanda ilerleyebilmek için anlaşalım, farazi çizgiler belirleyelim demişler. Mesela dünyanın kuzey ve güney yarım kürelerini birbirinden ayıran hayali, dairesel bir hat belirleyip ekvator demişler. Ekvatorun enlemine tanım gereği O derece demişler, sonra kuzey ve güneyinde hayali enlemler (paralel) düşünerek değerlendirmeler yapmışlar. Sonra dünya üzerindeki aynı boylama sahip noktaların birleşmesiyle oluşan yine hayali, dairesel yaylara meridyen (boylam) demişler vs. Yahut günü 24 eşit parçaya bölüp her birine saat demişler, güneş tepe noktasında iken, mesela 12.00 diyelim demişler, 14.00 diyelim de diyebilirlerdi vs. Bunların hepsi ortak bir ihtiyaçtan kaynaklanan ve anlaşmalarla ortaya çıkmış olan şeyler.”

“Bunların yaratık alemde gerçek varlıkları yoktur. ‘Ene’ yani insanın benlik özelliği ise, ancak bir ölçü birimi görevi yapmak üzere insanın iradesine verilmiş bir tercih yapma özelliğidir. Bu ölçü birimi, görevini yerine getirmesi yönüyle geometrideki çizilen çizgiler gibi, varlık alemi ile ilişkisinde bir sınır çizerek kendisine verilen özelliği özgürce kullanır. Fakat bu özellik ilk bakışta sanki insanın kendi başarısı, kendi ürünü gibi algılama aşamasından geçer. ‘Ben bu makineyi yaptım, bütün parçalarını birlikte çalışacak şekilde düzenledim. Peki, kainatın akılsız, bilinçsiz, iradesiz parçacıkları olan atomcukları kim tam anlamlı, kasıtlı bir çalışma düzeni içerisinde var etti?’ sorusunu sorma imkanı sağlar. Ölçü birimi görevi yapan ‘ene’ dediğimiz özelliğin insanın yaratılışında gerçekten varlığını herkes deneyimleriyle algılıyor ve de pratik hayatta sürekli kullanıyor ve fakat, çizdiği çizgi ile kendisinin yaptığı işler hakkında ilk aşamada ulaştığı sonucun bir gerçekliği olmadığını ise ikinci bir aşamadaki düşünme ile fark edebilir. Yani ‘Evet ben bir tercihte bulunarak bu makineyi yaptım ve fakat ben de bir makina gibi yapılmaya muhtacım. Makineden farkım ise ben canlı, devamlı değiştirilen bir makina gibiyim. Ben kendimi var etmedim, var edilmiş buldum. Bendeki parçacıklar da kendilerini var edecek bir özelliğe sahip değiller, var edildikleri gibi var olmanın ötesinde kendilerinden kaynaklanan hiçbir özelliğe sahip değiller’ diye anlar. İnsandaki bu özelliğin yani ‘ene’nin fiziksel olarak bir varlığını gözlemleyemiyor olmamız yönüyle o, geometrideki farazi çizgilere benzer. Fakat gerçek varlığı itibariyle tamamen de ‘var sayılmış ve fakat varlığı yok olan’ bir özellik değildir. Sonuç olarak insanın hakikatinde gerçekten böyle bir varlık vardır. Fakat mahiyeti bilinemez.”

Şunu daima hatırda tutmak gerekiyor: Yaratıcı mutlaktır, mutlak parçalanamaz arkadaşlar! Evet, bizde Yaratıcıyı tanıyacak bir araç olarak ‘ene’ var. Ama bu, asla Onun Mutlak olması zorunlu olan özelliklerinden bir parça olarak değerlendirilemez! Sonsuzun parçası olabilir mi? Parçalanan bir şey sonsuz olabilir mi? Kur’an’da, İhlas suresindeki ‘lem yelid’ (O doğurmamıştır) ayeti (112: 3) tam da bunu ifade ediyor.

“Şimdi, soruda gündeme getirilen metne bakalım. Metinde bu ‘ene’nin bir işaret olduğu ifade ediliyor ve fakat çoğul şekliyle ‘işarât’ kelimesi kullanılıyor. Gerek ‘işaret’ ve gerekse ‘numune’ kelimesinin çoğul olarak kullanılması, insanın yaratıcısının bizim sayamayacağımız kadar çok olan özelliklerinin varlığını anlamada ölçü birimi olarak kullanılacak aletlerin de sayamayacağımız kadar çok olmasındandır. İşaret, işaret ettiği şeyin hakikatini gösteren bir şey değil, onun varlığına delalet eden bir şeydir. Mesela İstanbul’dan İzmit’e gidecek olsak, yolda istikametimizi gösteren tabelalar vardır. Bu tabelalarda ‘İzmit’ diye yazar ve oklarla o istikameti gösterir. Şimdi, bu tabeladaki ‘İzmit’ yazısında İzmit’in bir parçası var mıdır? Hayır! O yazı sadece bir işaretten ibarettir. Ene’nin Yaratıcının sıfatlarına işaret etmesi de böyledir. Bizdeki yani ‘ene’deki özellikler Yaratıcıya delalet eden, Onun niteliklerini gösteren işaretlerdir. Ene’nin ilahî şuûnatların yani Mutlak Yaratıcı olmanın gereği olan ‘olmazsa olmaz’ özelliklerinin hakikatini, yani gerçekten var olduklarını gösteren ‘numuneler’ olmasına gelince, dediğimiz gibi bunun iki anlamı vardır. İlk anlamı bir kaynağın hakikatine delalet eden işaret olması, ikinci anlamı ise kaynağın çok küçük bir parçasını teşkil etmemesidir. Diyelim ki siz gömlek imalatı yapıyorsunuz. Elinizde, söz gelimi on bin adet gömlek var. Alıcı firmaya numune olarak imal ettiğiniz gömleklerden birisini gönderiyorsunuz. Sizde bir gömlek eksiliyor, 9999 gömlek kalıyor. Mitoloji geleneğinde genellikle bilgiye erişim, yenilik ve özgürlüğü temsil eden, ısırılmış elma sembolü gibi Allah’ın ilminden bir parçacığı çalıp özgürlüğünü ilan edenler gibi, numuneyi bir parça olarak kabul ettiğimizde Yaratıcının küçücük de olsa bir parçası insana verilmiş oluyor.

“Burada şunu da dikkate almamız lazım. Genellikle tevazu örneği olarak ‘Allah’ın okyanus gibi olan ilmi nerede, benim okyanustan bir damla olan ilmim nerede?’ gibi kıyaslar yapılır, bunlar tamamen yanlıştır. Bir damla bile okyanus suyunun bir parçasıdır ve aynı özelliklere sahiptir. Allah’ın ilmi sonsuz olması zorunlu olduğuna göre, sonsuzun bir küçük parçasından bahsedilemez. Allah; ilmin, bilginin yaratıcısıdır, insan bilgisi ise insanın yaptığı öğrenme tercihine göre Yaratıcısının o kişiye yaratıverdiği bilgidir. Yani insan bilgisi, Allah’ın bilgisinin küçük bir parçası değil, yaratılmaya muhtaç bir yaratıktır. İnsana ‘bilgi’ diye bir özelliğin varlığını anlaması için verilmiş bir ölçü birimi olarak kullanılacak bir bilgi ile insan, ‘ben bu işi bilerek yaptım’ der. İşte ‘ene’ bu görevi yapmak üzere insana verilmiş bir ölçü birimi alettir. Sonra da kendisindeki bilginin kendisine verilmiş olduğunu ikinci aşama bir düşünme ile anlar. İnsan da kendisine verilen bu bilgiyi ölçü birimi olarak kullanarak, Yaratıcısının bu kainatı bilerek Yaratan Allah’a ait olduğunu anlar. Böyle bütün kainatta her bir şeyin, her anda yenilenerek bir bilgi dahilinde yaratıldığını görünce ‘Yaratıcı ilmi mutlak olandır’ sonucuna ulaşır. İnsan kendisine verilen bilginin yaratıcısı olamaz.”

“Şunu daima hatırda tutalım: Yaratıcı mutlaktır, mutlak parçalanamaz arkadaşlar! Evet, bizde Yaratıcıyı tanıyacak bir araç olarak ‘ene’ var. Ama bu, asla Onun Mutlak olması zorunlu olan özelliklerinden bir parça olarak değerlendirilemez! Sonsuzun parçası olabilir mi? Parçalanan bir şey sonsuz olabilir mi? Kur’an’da, İhlas suresindeki ‘lem yelid’ (O doğurmamıştır) ayeti (112: 3) tam da bunu ifade ediyor. Sonuç olarak insanda Yaratıcıyı tanıma aracı olarak ‘ene’ var, verilmiş, insan bu araç ile Yaratıcısını tanımaya çalışmalıdır ama bu, insanın Yaratıcısının mutlak olan özelliklerinin bir parçası değildir.”

Bundan sonra moderatör bu tefekküre şunu ilave etti: “Gerçekten bu önemli bir konu olduğu için ben de geçmeden önce bir hususu zikretmek istiyorum. Gömlek örneği konuyu açıklıyor. Bugün itibariyle gömlek imalatçıları numune olarak gömleği değil, onun dijital ortamdaki suretini gönderiyor, özelliklerini paylaşıyor. Aradaki mahiyet farkına vurgu yapmak için söylüyorum. Gömleğin dijital ortamdaki görüntüsü gömleğin bir parçası değil, ama gömlek hakkında, gömleğin özellikleri hakkında fikir veriyor. Bizdeki ‘ene’ de, Yaratıcının bir parçası değil, Onun özellikleri yani esmâsı ve şuûnâtı hakkında bize fikir veren, Onu tanımamıza yardımcı olan işaretlerden ibarettir.”

Sonuç olarak, evet kainat ve biz Yaratıcımızı tanıma aracısıyız, parçası değil! Bizdeki “ene” Onun özelliklerini anlama aletidir ama Ondan bir parça olamaz. Tıpkı termometre gibi. Termometre ısı ölçer ama kendisinde ısı yoktur.

Dersten sonra bizdeki “ene”nin, Yaratıcının hem sıfatlarının hakikatini gösteren işaret hem de şuûnatının hakikatini gösteren numune olmasını bir misal üzerinden şöyle somutlaştırmaya çalıştım: “Ene”mizde yani bizde, birçok özelliklerden birisi olarak, söz gelimi, acıma, merhamet etme duygusu var. Bize bu duyguyu anne-babamızın veya çevremizin veya başka bir mercinin verdiğine dair en küçük bir delil yok. Bunun bize yaratılıştan verilmiş olması Yaratıcının “rahim” olması gerektiğini gösteriyor. Ben bu duygu ile önce Onun rahim olduğunu biliyor, Onu bu özelliği ile tanımaya çalışıyor, bendeki bu duygunun da Onun rahmetinin eseri olduğunu anlıyorum. Öten yandan -önceki derslerde geçtiği gibi-, bende sevme, memnun olma, iftihar etme gibi şe’nler yani özellikler var. Bu şe’nler yani şuûnat beni Yaratıcının da -mahiyeti farkı olmakla beraber- bu tür özellikleri olması gerektiği hakikatine götürüyor. Ben, bendeki bu numuneler yani tanıma araçları ile Onun rıza, muhabbet, iftihar… gibi özellikleri bulunması gerektiğine inanıyor, ayrıca bendeki bu özelliklerin de Ondan kaynaklandığını kabul ediyorum. Kur’an’da birçok ayetlerde yapılan, mesela “O merhametlilerin en merhametlisidir” (mesela 12/92) veya “O Yaratanların en üstünü olanıdır…” (37/125) gibi kıyaslamalar, insandaki “ene” aletini/ölçü birimini/özelliğini kullanarak Yaratıcıyı tanımaya teşvik etmektedirler.

Öte yandan metindeki “numune” kelimesinin “parça” değil, tanıma aracı olarak anlaşılması gerektiğine dair tefekkür ve bu vesile ile gündeme getirilen “mutlak’ın parçalanamayacağı” hakikati panteist anlayışların temelsizliğini gösterdiği gibi, Higgs Bozonu için bazı popüler çevrelerde kullanılan “Tanrı parçacığı” gibi ifadelerin de temelsizliğini ortaya koyuyor diye düşündüm. Sonuç olarak, evet kainat ve biz Yaratıcımızı tanıma aracısıyız, parçası değil! Bizdeki “ene” Onun özelliklerini anlama aletidir ama Ondan bir parça olmaz. Tıpkı termometre gibi. Termometre ısı ölçer ama kendisinde ısı yoktur. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın