Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (26. 01. 2025) “Psikolojik Boyutlarıyla Ene Risalesi” dersinde, önceki hafta kalınan yerden başlanarak okunmaya ve müzakereye devam edildi. Ha-mim’in diğer derslerine göre daha fazla katılımla gerçekleşen derste “Niçin Cenâb-ı Hakkın sıfât ve esmâsının mârifeti, enâniyete bağlıdır?”şeklindeki soruya verilen cevapla ilgili paragraflar okunup müzakere edildi. Önce şu paragraf okundu:
“Elcevap: Çünkü mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir sûret ve taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ, zulmetsiz dâimî bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir.”
Yapılan müzakere notlarını da göz önüne alarak ifade etmek gerekirse, metin önce bir hakikati, bir prensibi gündeme getiriyor: Mutlak ve muhit olan bir şeye sınır koymadan onu bilmenin ya da ona hüküm koymanın mümkün olmaması. Ardından, mesela karanlıksız bir aydınlığın bilinemeyeceğini ve hissedilemeyeceğini, ancak ona vehmi bir karanlık ile sınır konulduğunda bilinebileceğini belirtiyor. Nitekim söz gelimi, hiç karanlık olmasa aydınlığın farkına varmak veya şu kadar aydınlık, bu kadar aydınlık gibi aydınlığın derecesi hakkında hüküm söylemek mümkün değildir.
Bir müzakereci soruda yer alan “esma ve sıfat” hakkında şu notu paylaştı: “Burada, kanaatimce, geçmişte ulemanın yoğun şekilde tartıştığı gibi isim-sıfat ayırımına girmek çok önemli görünmüyor. Sonuçta Yaratıcıyı özellikleri ile tanımaya çalışmak asıldır. Esma ve sıfat ayırımı Risalelerde bir aşama gibi görünüyor. Yani önce isim (esmâ) boyutu, sonra sıfat boyutu devreye giriyor. Kimi alimler bu konuda daha katı bir tutum sergilerken kimi alimler bunları Allah’ı tanımlamada kullanıyor. Risalelere bakınca müellifin Allah’ı tanımlamadan söz ettiğini görmüyoruz. Mutlak olan nasıl tanımlama konusu olabilir? Dolayısıyla Risale-i Nur’da bazen her ikisi, bazen sadece esmâ tabiri kullanılarak, daha çok esmâ üzerinden bir eğitim yapılıyor diye anlıyorum.”
Söz konusu paragrafla ilgili olarak diğer bazı tefekkürlerin dile getirilmesinden sonra moderatör devam eden şu paragrafı okudu:
“İşte, Cenâb-ı Hakkın, ilim ve kudret, hakîm ve rahîm gibi sıfât ve esmâsı muhît, hudutsuz, şeriksiz olduğu için, onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakiki nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enâniyet yapar. Kendinde bir rubûbiyet-i mevhûme, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer, onunla muhît sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz’ eder. ‘Buraya kadar benim, ondan sonra Onundur’ diye bir taksimât yapar. Kendindeki ölçücüklerle onların mahiyetini yavaş yavaş anlar.”
Yine müzakerelerde ortaya konulduğu üzere, metin Allah’ın ilim, kudret, hakîm, rahîm gibi sıfat ve isimlerini örnek olarak verip bunların sınırsız, şeriksiz olduğunu, dolayısıyla vehmi bir sınır konulmadıkça ne olduğunun bilinemeyeceğini ve hissedilemeyeceğini söylüyor. ‘Ene’nin bu noktada farazî bir had çizerek isim ve sıfatların bilinmesine ve hissedilmesine vesile olduğunu ifade ediyor. Söz gelimi, ‘ene’nin kendisinde vehmi bir ilim, bir sahiplik, bir kudret, bir ilim tasavvur ettiğini, “ben şuna sahibim veya ben şunu biliyorum” veya “ben şunu yapıyorum” dediğini, buradan hareketle kainata bakarak Yaratıcının da ilmi, malikiyeti veya kudreti hakkında kendindeki ölçücüklerle onların mahiyetlerini yavaş yavaş anlayabileceğini dile getiriyor.
Bir müzakereci Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının mutlak ve muhit olması hakkında şunları ifade etti: “Yaratıcı hem zâtı hem de sıfatları bakımından mutlaktır, o yüzden bir sınır, bir hudut çizemeyiz. Şu kadar kudret sahibidir, ilmi bu kadardır vs. diye sınır çizmeye kalkarsak bu, mantıkî olarak büyük bir çelişki olur. İslam düşünce tarihinde Yaratıcıyı mahlukata benzeten “Müşebbihe” veya Onu sıfatlarından tecrit eden Muattıla gibi çevrelerin yorumları anlamsızdır. Öte yandan, mesela ‘Ben bilmem, Allah bilir’ demek yahut ‘O hikmet sahibidir’ vs. türünden söz söylemek de peşin hükümlülüktür. Ben ancak bildiğim kadarıyla Allah’ı tanımaktan söz edebilirim. Böyle diyenler Kur’an’ın haberini önce kabul eder, ondan sonra da o kabule göre Kur’an’ı okur, dolayısıyla tasdik değil taklit etmiş olur. Bu gibi çelişkilerden kurtulmak için kainata, sanata bakıp Sâniin mutlaka olması gerektiğini ve ayrıca Onun ‘mutlak’ olması gerektiğini anlama usulünü takip ederek Gaybı tasdik ederiz. Biz eserlerde görülen özelliklerin varlık Kaynağının Rabbü’l-alemin olması ve Onun da ‘mutlak’ olması gerekir sonucuna ulaşmaya iman deriz. Mutlakiyete ulaşmak ise ancak ‘tenzih’ ile olur. Yani ‘Sonu olmayan, eksikliği, kusuru olmayan, yaratılmamış olan, mahlukata benzemeyen…’ diye değilleme (selbî) usulü ile Onun kainat cinsinden olmaması gerektiğini anlarız.”
Derste metindeki bazı ifadeler ve onların çağrışımı üzerinden önemli konular paylaşıldıktan sonra moderatör metinden konunun örneklendirildiği şu paragrafı okudu:
“Meselâ, daire-i mülkünde mevhum rubûbiyetiyle, daire-i mümkinâtta Hàlıkının rubûbiyetini anlar. Ve zâhirî mâlikiyetiyle, Hàlıkının hakiki mâlikiyetini fehmeder ve “Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hàlık da şu kâinatın mâlikidir” der. Ve cüzî ilmiyle Onun ilmini fehmeder. Ve kisbî sanatçığıyla O Sâni-i Zülcelâlin ibdâ-i sanatını anlar. Meselâ, “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim; öyle de, şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzim etmiş” der. Ve hâkezâ, bütün sıfât ve şuûnât-ı İlâhiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahvâl ve sıfât ve hissiyât, enede münderiçtir.”
Moderatörün belirttiği gibi metin bir önceki paragrafta geçen isim ve sıfatlar üzerinden örnek ifadelerle konuyu daha açık, daha anlaşılır hale getiriyor. Mesela “malikiyet” sıfatı ile ilgili olarak ‘ene’, “ben kendime sahibim” veya “ben evime malikim” diye zahiri bir sahiplik, zahiri bir malikiyet dava ediyor, ardından “Yaratıcı da şu kainatın mâlikidir” diyerek Onun mâlikiyetini anlıyor. Veya kudret sıfatı ile ilgili olarak, söz gelimi, “benim şu binayı yaptığım ve düzenlediğim gibi şu dünya veya kainat binasını da birisi yapmış, düzenlemiş” diyerek Onun kudretini anlamaya başlıyor.
Derste henüz okunmamış olmakla beraber metnin ilerleyen paragraflarında yer alan, “Vakta ki ‘ene’ vazifesini şu suretle ifa etti, vâhid-i kıyasî olan mevhum rubûbiyetini ve farazî malikiyeti terk eder…” şeklindeki husus dikkate alınarak çok önemli bir hakikat paylaşıldı. Bir müzakereci metindeki “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim; öyle de, şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzim etmiş” cümlesiyle ilgili olarak şunu ifade etti: “Bu, birinci aşamadır. Çağımızın Allah’a iman edenler için en önemli meselesi burada kalıp ikinci aşamaya geçememektir. Çoğu defa bu noktada kalınıyor, ikinci aşamaya geçilemiyor. İkinci aşamaya geçebilmek için Yaratıcının kayyûmiyetini yani daimî yaratıcılığını iyi anlamak gerekiyor.” Moderatör bunun nereden kaynaklandığını sorduğunda aynı müzakereci şunları söyledi: “Çünkü insan sorgulamadığında kendisine verilen özelliklerin kendisinden kaynaklandığı zannına kapılıyor. Mesele bende ‘bilme’ özelliği var, ‘yapma’ özelliği var, ‘görme’ özelliği var. Peki bunlar gerçekte benden kaynaklanan, benim ürettiğim, benim var ettiğim özellikler midir? Bilme’yi beynim mi gerçekleştiriyor, gücümü veya yapma özelliği mi pazılarım mı üretiyor, görme özelliğimi gözüm mü gerçekleştiriyor? Nereden geliyor bu özellikler? İşte ikinci aşmaya geçemem ‘Bunlar benim gerçekleştirdiğim özellikler değil, ben bu özellikle var edildim’ diyebilme anlayışına erişmemekten kaynaklanıyor.”
Daha sonra aynı müzakereci biraz da detaya ve derinliğe inerek şunları gündeme getirdi: “Birinci aşamada mümin (yaratık olduğu için bu aşamada kaçınılmaz olarak kendine mal edecektir) kendine mal ettiği özellikler ile kainatın Yaratıcısını tanır, mesela Onun hâlik, mâlik, hakîm, alîm olduğunu tasdik eder. Bu işlem daire-i mümkinatta yani varlık aleminde kalmalıdır. Sonra daire-i itikada (Yaratıcıyı yarattığı eserlerde yansıyan özelliklerini tanıması ile ulaştığı sonuca) geçtiğinde kendine mal ettiği özellikleri kendisinden kaynaklanıyor diye gerekçesiz, vehmi, sanıvermek gibi bir yanlış anlayıştan kaynaklandığını anlamalıdır. Çünkü her an, her bir parçası aynı anda yenilenerek yaratılan kainatın yaratıcısının mutlak, sınırsız olmasını gerektiğinin mantıklı sonucu, kendisinin yaratılışında yansıtılan bu özelliklerin de Hâliki, Sahibi, Rabbi olduğunu anlamasını zorunlu kılar. Bu aşamaya geçmek için, -tekrar vurgulamak gerekir- kendisindeki özelliklerin varlık kaynağını sorgulaması zorunludur. Fakat bu sorgulamayı yaparken bulunduğu andaki varlığını, bir an önceki varlığının devamı olarak görüp önceki varlığının var olmasında etkili gibi zannederse ikinci aşamaya geçemez. Onun için kayyûmiyeti anlamalı ki Mutlak’a geçebilsin. Kayyûmiyeti anlamayan Hâlik’a inansa bile sebeplere etkenlik vermekten kurtulamaz. Allah inancı onun dünyasında şu anda kendisi ile ilgilenen olarak yer alamaz. Bu bilinci canlı tutarak mesela namaz kılamaz. Namaz kılar fakat o namazını ‘yapmakla yükümlü olduğu bir fiili gerçekleştiriyor’ anlayışı ile kılar. Yaratıcısına şükredemez. Belki bir karşılık bekler (ümit etmek ayrıdır, o duadır çünkü). Kayyûmiyeti anlasa Ona yalnızca ibadet etme talebini sunar, muhatabiyet yani ‘sonuçlarımı sunuyorum’ mânâsında ibadet eder ve ibadetinin yaratıcısı olarak Allah’ı bilir, karşılık iddiası beklemez de ümit eder. Bu önemli ancak o oranda da incelikli bir noktadır.”
“Biraz daha açmak gerekirse, ikinci aşamaya geçen bir kimse ‘Ben elimden geldiği kadar Onun bana böyle bir imkan yaratması ile vazifemi yapmaya çalıştım, benden kaynaklanan bir yaratma, var etme özelliği yoktur, der. İşte bu bilinçlilik ile yapılan fiile ibadet denir. Karıştırmamak lazım. ‘Ben çalıştım, sen de ücretimi ver’ demeye gelen bir ilişki değildir bu. Ya? ‘Benim yaratılmışlığımın gereğidir bu, insaniyetime uygun olarak Onun inayeti ile görevi yapmaya çalışıyorum ama öte yandan Rabbim mutlaka bunun mükafatını bahşeder’ diye ümit ve dua içinde olur. Yoksa ‘Ben ibadet yapıyorum, sen de karşılığını öde’ tarzında bir durum söz konusu olamaz.” Moderatör burada devreye girerek şu notu düştü: “Ücret almak için ibadet etmeye Hz. Ali ‘tüccarların ibadet’ diyor. Malum Hz. Ali üç grup ibadetten ve ibadet edenlerden bahsediyor. Birisi cehennem korkusuyla ibadet edenler, bunlara ‘korkakların ibadeti’ diyor. İkincisi ‘Allah bana ödeme yapacak’ diye cennet için ibadet edenler, buna da ‘tüccarların ibadeti’ diyor. Bir de Allah’ın haşmet ve azametini görüp Onun ibadet edilmeye layık, kendisinin de ibadet etmeye elverişli özelliğini düşünerek yapılan ibadet, buna da ‘âbitlerin ibadeti’ diyor.”
Burada sınırlı bir kısmına işaret ettiğim derste, şükürle ifade etmek gerekir ki, imana, marifete, ibadetin ruhuna… dair çok istifadeli konu ve konuşmalar gerçekleşti. Allah razı olsun.
(Dersin kaydına şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=d7gb-FY5eyQ&t=3408s)


