Kainat ve İnsan Usûle Dair

İnsanın Evreni Sorgulama Usûlü

İnsanın Evreni Sorgulama Usûlü | Ha-Mim

İnsanın yaratılmaya muhtaç ve dolayısıyla bir ‘yaratık’ olduğunu kavraması çok zor değil diye düşünüyorum. Yeter ki, önyargı olmasın.

Yaratık insan, yine yaratık olan evren ile ilişkiye geçip bilinciyle evreni anlamaya çalışırken, kaçınılmaz olarak kendisinde yaratılan duygularla çelişen yaratılış sahneleri ile de karşılaşır. Bunların yaratılmasındaki maksadı sorgularken, benim tecrübemde, iki tavır takınabilir olduğumu gördüm:

1. Duygularıyla çelişen yaratılış sahnelerini Yaratıcıya yönelterek sorgulama.

İnsan iradesi böyle bir tercihi yapabilir. Böyle bir seçim bir çelişkiyi içerir. Çünkü Yaratıcının yaratık cinsinden olması, tanım gereği mümkün değildir. Fakat insan bu imkansız hali unutup sanki Yaratıcısı kendisi gibi yaratıkmış şeklinde sorgulamaya başlayıverir: “Ben bunu sevmedim, bunda bir yanlışlık var, neden böyle yanlış bir iş yaptın ey Yaratıcı?” diyerek Onun karşısında ‘gerçeğini bilmezlik’ diyebileceğimiz bir tavır takınabilir. 

Mamafih, sorgulamaya başlamak insanîdir. Fakat insan sorgularken bu noktaya dikkat etmesi gerekir. Yaratığın, Yaratıcının bizzat kendisinin maksadını anlaması, insanın kendisi açısından mümkün değildir. Ha-mim sitesinde bu konu şu kelimelerle dile getirilmiştir yıllardan beri: “Yaratık insan, Yaratıcı açısından evreni sorgulama kapasitesine sahip kılınmamıştır. İnsan bir yaratıktır, ancak evrene kendi açısından bakabilir.”

İşte bu kurala uyulmazsa, böyle bir tavır insanın kendi gerçeğini aşması, haddini bilmemesi olur. Ya Yaratıcıyı kendisi gibi yaratık düzeyine indirgemedeki haddini bilmemek, ya da yaratık insanın haddini aşıp, sanki Yaratıcı gibi bir özelliğe sahiptir de Yaratıcı ile aynı düzeyde Ona muhatap oluyormuş gibi bir tavır içine girmek. Bu iki hal de gerçeğini kabul etmemektir diye anlıyorum. Kısaca ifade edilmesi gerekirse, ‘haddini, yaratılmışlığını bilmemek hali.’

2. İnsanın evrenle ilişkisini kendisi açısından kurarak sorgulaması.

İnsanın, kendisi gibi yaratık olan evrenle kendi açısından sorgulama yapması yalnızca doğru değil, aynı zamanda zorunlu bir sorgulamalıdır. Ben devamlı sorguluyorum. Çok da faydalanıyorum. Ben bir yaratık olduğumu kabul ettikten sonra artık bütün sorgulamalarımı kullanırken irademi dikkatli bir şekilde yönlendiriyorum: “Dikkat et şu yaratılışa, sevdin mi onu?” Duygularım, “Hayır, sevmedim” diyorsa sonucum şu olacaktır: “Bu gördüğüm yaratılış sahnesinde benim için bir ders var, bir eğitim var”, diyorum. Nedir o eğitim? “Portakal çürüyünce pis kokusu ile sana diyor ki, çürümesini tercih etme, taze, sevimli iken ye veya muhtaçlara vererek yenmesini sağla.”

Bir başka örnek: Bir aslanın bir ceylan yavrusunu parçaladığı bir sahne yaratılıyor benim gözümün önünde. Evet, benim de yüreğim parçalanıyor bu acımasız sahneyi görünce. Nedir burada bana mesaj? Bana öyle duygular vermiş ki, benim Yaratıcım şimdi bu duygularımı eğitirken bana bu sahneyi yaratıp, “Ey insan, mazlum bir kişinin öldürülmesi, parçalanması ne kadar da kötü, gördün mü? Böylesi tercihler yapma!” diyor.

Peki, insan şu takip eden soruyu sormadan kendini alamıyor: “Güzel, bana öğretiyorsun benim böyle yapmamamı, fakat kusura bakma ama Sen yapıyorsun gözümün önünde. Şimdi ne yapacağım? Senin yaptığın bir işi ben de yapmam gerekmez mi? Çünkü Sen bana verdiğin insanî özelliklerle diyorsun, ‘Bu özellikleri birer alet olarak kullan ve Beni tanı!’ İşte tanıdım sen ceylanı aslana parçalattırıyorsun. Ben de böyle masumları parçalamalıyım, değil mi?”

Yaratıcı karşılık veriyor: “Dikkat et, ben sana öyle duygular verdim ki, o duyguları yerinde kullanmalısın. Bu sahneyi görünce yüreğin parçalandı, ‘böyle olmamalı’, diyen duygu verdim. Beni Kendim ile çelişiyorum mu zannediyorsun? Ben sana sevmeyecek duyguları verdim, ve hem de sevmeyeceğin duyguları eğitmek amacıyla sana örnekler sergiledim. Ta ki sana verdiğim duygular ile özgür iradeni kullanırken ne yapmayı tercih etmelisin, ne yapmamayı tercih etmelisin diye eğitiyorum seni. Bunun için Ben böyle sahneleri sana sevdirmedim. Ta ki sen de sevdirilmeyeni seçmeme görevini anlamalısın diye. Bu dünyaya seni böyle bir eğitim için gönderdim. Hür irade de verdim. Şimdi iradeni kullanarak seçim yapıp sana emanet ettiğim o duygu aletlerini kullanarak Beni daha iyi tanıyan bir yaratık olmana ve Bana eğitilmiş bir şekilde geri dönmene imkan verdim. Bunu değerlendir. Ben ceylanın da aslanın da, senin de Yaratıcınım. Seni sana verdiğim kapasite içinde, ceylanı ceylana verdiğim kapasite içinde, aslanı da aslana verdiğim kapasite içinde değerlendiririm. Bu Benim işim, senin değil! Sen, sana verileni kullanmakla görevlisin. Dikkat et, haddini aşıp, Benim işime karışıp Bana meydan okumaya kalkma. Ben kimin neyi hak ettiğini mutlak ilmimle bilir, gereğini yaparım!”

Sınırlarımızı, görevimizi anlamamız gerektiğini öğreniyoruz bu gibi sahnelerle. Böyle bir yaratılışın alternatifi ne olabilirdi, diye düşünmek de mümkün. Her yaratılış tam da bana verilen duyguların tam tatmin olduğu, hiçbir ceylanın aslan tarafından parçalanmadığı bir yaratılış olsa yüreğim hiç de sızlamayacak. Ne güzel olurdu, değil mi? dememiz de benim yaratılışıma konulmuş bir özlemdir. Bunu da talep ediyoruz.

Bu yaratılış biçiminin beni eğitmek maksadıyla, bana verilen duyguların gereğini tercih edip etmeme özelliğine sahip olan bir özgür irade ile yaratılmış olduğumu hiçbir zaman unutmayacağım. Özgür iradem ile burada bana emanet edilen Yaratıcımın özelliklerini tanıma aletlerini, yalnızca Onu tanımak için kullanacağım. Değilse, haddimi aşıp, ukalalık yapıp, ben de Yaratıcı imişim gibi veya Yaratıcı da benim gibi yaratıkmış gibi davranarak Onu sorgulamaya kalkmayacağım!

Toparlayarak ifade etmem gerekirse, eğer ben, kendi gerçeğimi kabul eder veya Onu sorgulama tavrını seçersem burada dört alternatifin söz konusu olduğu bir tablo ile karşılaşıyorum:

Birincisi, Yaratan böyle yaratmış, madem O yaratmış, O bilir ne yaptığını diyerek, Yaratanın böyle yaratmakla bana ne gibi bir mesaj verdiğini düşünmemek, Onun verdiği aletleri kullanmamak. Yaratılanı kendisi açısından anlamsız ve maksatsız hale dönüştürmek. Yani, yaratılandan kendim için bir sonuç çıkarmamak. Böyle bir tercihin benim kendime verilen özellikleri anlamsız hale getirdiği açıktır. Bu seçenekte kendi gerçeğim ile çeliştiğimi görmek zor değil.

İkincisi, şu gördüğüm sahnede masum bir yaratık, daha kuvvetli yaratılmış bir başka yaratık tarafından parçalanıyor. Onun bene verdiği duygularla ben bu sahneyi sevmiyor ve şöyle diyorum Ona: “Sen beni böyle bir sahneyi sevmeyecek duygularımı uygulamaya koyabilmem için örnekler yaratarak bana hangi davranışlardan kaçınacağımı öğretiyorsun. Bu sahnede bana benim böyle yapmamam gerektiğini anlatıyorsun. Böylesi bir tavrın yanlış olduğunu bildiriyorsun, anladım, ben böyle bir tavrı seçmeyeceğim.”

Üçüncüsü, insana Yaratıcısı öyle bir yaratılış beklentisi vermiş ki, böylesi bir yaratılışa bu dünyada iken özlem çektiriyor. Bu özlem ile de insana öğretiyor ki, “Ben seni bu özlem ile yarattım, ta ki böylesi bir yaratılışı gerçekleştirebilecek kaynağı araştırasın.” İnsan bu duygusunu kullanarak kendisinin aslında yalnızca bu dünya şartlarında var olup, ölümden sonra da yok olup gidecek bir varlık olmadığını anlayıp, kendisinin böylesi özlemin gerçekleştiği bir yaratılışa namzet olduğunu anlasın, eğitimini en güzel şekilde yapsın ve hazırlansın. Aynı zamanda, hiçbir aslanın masum ceylanı parçalamadığı bir yaratma türünün özlemini çekecek duygusunu, yaratılış maksadına göre kullanarak, bu duyguyu vereni tanısın. Onun böyle bir duygu vererek Kendisine müracaat etmesini istediğini anlasın. Ona bu özlemini gidermesi için muhatap olup, dileğini Ona yöneltsin. Böylece insan bu özlemin Yaratıcısı ile sürekli bir ilişki içinde olma halini yaşasın.

Bu ilişkiyi, insanın yaratılmışlığını bilmesi, yani abd (Ona muhtaç olan, Ona ibadet eden) olduğunu bilmesi ve Yaratıcısının da insanın Mabudu (özlemini karşılayacak olanı tanıması ve kendisine yönelinmesi gereken, yani ibadet edilmesi gereken) olduğunu bilmesi ve Onu tanıması diye özetleyebiliriz.

Dördüncüsü, eğer insan yaratılmışlığını kabul etmez ise, kendisine verilen duyguları sanki kendisi yaratmış veya tesadüfen oluşmuş olduklarını zanneder, gördüğü sahnenin kendisindeki duygunun Yaratıcısının kendisine ne öğrettiğini değil de, onu sevmediğine dayanarak, bu sahnenin merhametli ve bilinçli bir Yaratıcısı olamaz şeklinde bir sonuca ulaşır. “Eğer bir yaratıcı olsaydı bu sevilmeyen sahneleri yaratmazdı” demek zorunda kalır. Bu varlık aleminin hem bir yaratıcısı yok ve dolayısıyla kendisinin de yaratıcısı yok iddiasıyla, bu alemin her nasılsa kendi kendine var olmuş ve varlığını da kendisi sürdürüp gidiyor tavrını seçer. Bu son yaklaşımın seküler toplumlarda hakim olan tavrın temel kaynağı olduğunu açıkça görüyoruz.

Sonuç olarak bu alternatifler arasında ben, kendi gerçekliğime uygun olan, kendimi ve evreni yaratık bilip Yaratanın bana verdiği duygularla evreni ve evrende gördüklerimi sorgulayıp Onu tanımaya çalışan üçüncü seçeneği hayatıma taşımalıyım, diye anlıyorum.

Yazar hakkında

Ali Mermer

Ali Mermer, New York Şehir Üniversitesi, Queens'te din görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Yorum yazın