Ders Notları

İman Hizmeti Ne Demektir?

İman Hizmeti Ne Demektir? | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (13. 07. 20205) Lahikalar dersinde Emirdağ Lahikası’ndan 21. Mektup okunup müzakere edildi. Başında “Bir suale mecburi cevabın tetimmesidir” kaydı yer alan ve Risale-i Nur’un “Neden dahilde ve hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa siyasetli cemaatlere hiçbir alaka peyda etmediği” sorusunun cevabına (18. Mektup) ek olarak yazıldığı anlaşın Mektup bir buçuk sayfalık bir hacme sahip olup çok önemli hakikatlere işaret ediyor. Derste gerek moderatör gerekse katılımcılar metnin daha iyi anlaşılması ve pratik hayatımıza bakan boyutlarının tespiti açısından önemli noktalara dikkat çekti. Ben dersin tamamını ilgili kayda havale ederek (https://www.youtube.com/watch?v=pNciFDo5jdU) burada bunların bir kısmına işaretle yetinmek istiyorum. Müellif, diğer mektuplarda da çok sık kullandığı “Aziz, sıddîk kardeşlerim” hitabından sonra mektubun ilk paragraflarında şunları söylüyor:

“Bu yaz mevsimi, gaflet zamanı ve derd-i maişet meşgalesi hengamı ve şuhûr-u selâsenin çok sevaplı ibadet vakti ve zemin yüzündeki fırtınaların silahla değil, diplomatlıkla çarpışmaları zamanı olduğu cihetle, gayet kuvvetli bir metanet ve vazife-i nuriye-i kudsiyede bir sebat olmazsa, Risale-i Nur’un hizmeti zararına bir atalet, bir fütur ve tevakkuf başlar.

Aziz kardeşlerim, siz kat i biliniz ki, Risale-i Nur ve şakirtlerinin meşgul oldukları vazife, ru-yi zemindeki bütün muazzam mesâilden daha büyüktür. Onun için, dünyevi merak aver meselelere bakıp, vazife-i bakiyenizde fütur getirmeyiniz. Meyvenin Dördüncü Meselesini çok defa okuyunuz; kuvve-i maneviyeniz kırılmasın.

Evet, ehl-i dünyanın bütün muazzam meseleleri, fani hayatta zalimane olan düstur-u cidal dairesinde, gaddarane, merhametsiz ve mukaddesat-ı diniyeyi dünyaya feda etmek cihetiyle, kader-i İlahi, onların o cinayetleri içinde, onlara bir manevi cehennem veriyor. Risale-i Nur ve şakirtlerinin çalıştıkları ve vazifedar oldukları fani hayata bedel, baki hayata perde olan ölümü ve hayat-ı dünyeviyenin perestişkarlarına gayet dehşetli ecel celladının, hayat-ı ebediyeye birer perde ve ehl-i imanın saadet-i ebediyelerine birer vesile olduğunu, iki kere iki dört eder derecesinde kat i ispat etmektedir. Şimdiye kadar o hakikati göstermişiz.” (Emirdağ Lahikası, İstanbul 2020, YAN, s. 37)

Moderatör önceki hafta yapılan dersi özetledikten sonra Mektubun tamamını okudu, ardından şunları söyledi: “Görüldüğü gibi yine müellifin çok önemli hakikatlere dikkat çektiği bir mektupla karşı karşıyayız. Ben derse hazırlanırken mektubu okuduğumda çok faydalandım ve çok etkilendim. Risale-i Nur metinlerinden haberdar olan kimseler olarak Mektup her paragrafıyla hayatımıza mesajlar veren bir mahiyet taşıyor diye düşündüm.” Daha sonra ilk iki paragrafı tekrar okuyup şunları dile getirdi: “Müellif Risale-i Nur hizmetinin iman hizmeti yani imanı kurtarma ve kuvvetlendirme hizmeti olduğuna dikkat çekip her hangi bir meşguliyetin bizi bundan alıkoymaması gerektiğini vurguluyor. Özellikle bu zamanda iman hizmetinin ne kadar önemli bir hizmet olduğunu hatırlamamız için de Meyve Risalesinin Dördüncü Meselesini ‘çok defa’ okumamız tembihinde bulunuyor. Ben bu vesile ile söz konusu bahsi hatırlamak gerekir diye düşünüyorum. İkinci Dünya savaşının bütün şiddetiyle devam ettiği günlerde müellife ‘Neden bununla ilgilenmiyorsun, sormuyorsun, bundan daha büyük bir olay mı var’ diye soruyorlar. Nursi buna şöyle cevap veriyor:

Evet, bu Cihan Harbinden daha büyük bir hadise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme dâvâsından daha ehemmiyetli bir dâvâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hadise ve öyle bir dâvâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için bilâtereddüt sarf edecek. İşte, o dâvâ ise, yüz bin meşâhir-i insaniyenin ve hadsiz nev’i beşerin yıldızları ve mürşitlerinin müttefikan, kainat sahibinin ve mutasarrıfının binler vaad ve ahdlerine istinaden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki: Herkesin, iman mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk tâunuyla çoklar o dâvâsını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi? İşte o dâvâyı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o dâvâyı kaybettirmeyen harika bir dâvâ vekilini o işte çalıştıran vazifeleri bırakıp, ebedî dünyada kalacak gibi âfâkî mâlâyaniyatla iştigal etmek tam bir akılsızlık bildiğimizden, biz Risale-i Nur şakirtleri, her birimizin yüz derece aklımız ziyade olsa da ancak bu vazifeye sarf etmek lâzımdır diye kanaatimiz var.’ Gerçekten bu parça dikkatlice düşünüldüğünde iman hizmetinin ne olduğu ve ne kadar hayatî olduğu konusunda muazzam bir çerçeve çiziyor.”

İşaret edildiği üzere metin, Risale-i Nur hizmetinde metanete ve sebata zarar verebilecek hususları sayıyor. Bunları aşmama halinde ‘atalet’ ve ‘fütur’un yani bir çeşit tembellik ve boşluğun devreye gireceğini, bunun da ‘tevakkuf’a yani hizmetin duraklamasına yol açacağını bildiriyor. Burada sayılan sebepler bizim için de geçerli. Siz onlara değindiniz. Bu liste arasında çok sevaplı olan üç ayların zikredilmesi ise Risale-i Nur hizmetinin ferdi faziletler peşinde koşmaktan çok daha önemli olduğunu vurguluyor. Ferdi faziletler, nafile ibadetler, söz gelimi gündüzleri oruç tutmak, geceleri ihyaya çalışmak elbette çok kıymetli olmakla beraber ‘bireysel boyut’ taşıyor. Halbuki Risale-i Nur hizmeti ammeye yani toplum geneline bakıyor. Düşünüldüğünde, insanlar imana muhtaç durumda iken onlara imanî konuların gerçekliğini açıklayan delilleri sunma hizmeti ile ferdi faziletler peşinde koşmak bir tutulabilir mi yahut kıyaslanabilir mi?

Moderatör şöyle devam etti: “Ben okunan bu parça eşliğinde Mektup’un ilk paragrafına tekrar dönmek istiyorum. Müellif burada iman hizmetine zarar verebilecek yani gevşekliğe yahut tembelliğe yol açabilecek unsurları sayıyor. Yaz mevsimi, geçim derdi, dünyadaki fırtınaların silahla değil diplomatik yollarla çözümü zamanı olması gibi hususları sıralıyor. Hakikaten bunlar bugün için de geçerli. Mesela derd-i maişetle uğraşma meselesi daha doğrusu bahanesi pek çok insanı bu hizmetlerle meşgul olmaktan alıkoyabiliyor. Demek ki çok dikkatli olmak gerekiyor. Fakat benim burada ilginç bulduğun husus, müellifin bu bahaneler arasında ‘üç ayların sevaplı ibadet vakti olması’nı da sayması. İnsan ilk bakışta müellif neden bunu da zikrediyor diyor. Diğer sebeplerle bunun bir benzerliği yok gibi görünüyor.” Arkasından bir müzakereci söz alarak şunu söyledi: “Zannediyorum, siz de bu konuda bir yaklaşım ortaya koyacaksınız. Ama sizi biraz dinlendirmek adına fikrimi ifade etmek istiyorum. İşaret ettiğiniz gibi metin Risale-i Nur hizmetinde metanete ve sebata zarar verebilecek hususları tadât ediyor. Bunları aşmama halinde ‘atalet’ ve ‘fütur’un yani bir çeşit tembellik ve boşluğun devreye gireceğini, bunun da ‘tevakkuf’a yani hizmetin duraklamasına yol açacağını bildiriyor. Burada sayılan sebepler bizim için de geçerli. Siz onlara değindiniz. Bu liste arasında çok sevaplı olan üç ayların zikredilmesi ise Risale-i Nur hizmetinin ferdi faziletler peşinde koşmaktan çok daha önemli olduğunu vurguluyor. Ferdi faziletler, nafile ibadetler, söz gelimi gündüzleri oruç tutmak, geceleri ihyaya çalışmak elbette çok kıymetli olmakla beraber ‘bireysel boyut’ taşıyor. Halbuki Risale-i Nur hizmeti ammeye yani toplum geneline bakıyor. İnsanlar imana muhtaç durumda iken onlara imanî konuların gerçekliğini açıklayan delilleri sunma hizmeti ile ferdi faziletler peşinde koşmak bir tutulabilir mi yahut kıyaslanabilir mi?”

Daha sonra başka bir müzakereci söz alarak şunları dile getirdi: “İnsanları iman hizmetinden alıkoyan sebepler arasında, müellifin zikrettiği, derd-i maişet olayı benim de dikkatimi çekiyor. Herkesin bir meşguliyeti var, çalışma alanı var. Metin elbette ‘çalışmayın’ demiyor. Çalışmalarımızın, uğraşlarımızın imana dair konuları bugünün şartlarında insanlara açıklama görevin hedef edinen Risale-i Nur hizmetine engel olmaması gerektiğine dikkat çekiyor. Hatta metin biraz daha ince düşünürsek çalışmalarımızı da iman derslerinin verdiği hakikat çerçevesinde yürütmemiz gerektiğine imada bulunuyor. Risale-i Nur hizmeti veya iman hizmeti deyince elbette bunu sadece Risale-i Nur’u okuma faaliyeti ile sınırlandıramayız. Her ne ile uğraşıyorsak uğraş alanımızı imanla ilişkilendirmemiz lazım, diye düşünüyorum.”

Başka bir müzakereci ise mektubun başında geçen “yaz mevsimi” tabiriyle ilgili olarak şunları ifade etti: “Yaz mevsimi geldiğinde bazı kimseler yanlış bir tatil anlayışı dolayısıyla derslere ara verme, Risale-i Nur hizmetlerini tehir etme gibi tutum içinde bulunabiliyorlar. Ben metnin bu konuda önemli bir mesaj verdiğini düşünüyorum. Yaz mevsimi hiçbir şekilde derslere, iman faaliyetlerine sekte vurmamalıdır. Hatta bu mevsim kimilerine göre gaflet zamanı olduğu için bu hizmetleri daha da artırmak gerekiyor.” Bunun üzerine moderatör şu notu düştü: “Demek ki iman hizmetinde ne zamanın ya da mevsimlerin ne de mekanın ya da beldelerin önemi yoktur. İman insanla, insanın var oluş maksadıyla ilgili bir hakikat olduğuna göre hiçbir zaman ve mekan sınırlaması olmaksızın bütün dinamiği ile devam etmelidir.”

Sonra şöyle devam etti: “Bu notu düştükten sonra bu mektubun bende uyandırdığı başka bir çağrışıma işaret etmek istiyorum. Şu: Bu mektuptan önce üzerinde iki hafta çalıştığımız mektupta çocukların ve bayanların Risale-i Nur’a muhtaciyetleri temellendirirlerken altı çizilen hususlardan birisi şefkat idi. Müellif aynı zamanda şefkatin Risale-i Nur mesleğinin dört esasından biri olduğunu ve Allah’ın rahim ismine ulaştırdığını belirtiyordu. Ben iman hizmetinin bir taraftan da insandaki bu duygu ile yakından alakalı olduğunu düşünüyorum. Buna ‘şefkat-i imaniye’ deniyor. İmandan gelen şefkat, insan olmaktan gelen şefkatle yani ‘şefkat-i insaniye’yi içine alan fakat onu aşan bir boyut taşıyor. İmanın ne demek olduğunu bilen, imana dair konularda insanların aklını ve duygularını tatmin edecek deliller sunmak suretiyle hayatlarını anlamlı şekilde yaşmalarına vesile olmanın ne demek olduğunu bilen bir kimse -farkında olsunlar veya olmasınlar- iman hakikatlerine muhtaç bu kadar kimse varken ‘ilgilenmiyorum’ diyebilir mi? Demek ki, bir taraftan Risale-i Nur’daki tefekkür ve izahlarla sürekli olarak imanımızı kuvvetlendirmeye çalışırken bir taraftan da muhtaç olan zihin ve gönüllere bu hakikatleri ulaştırmak için çaba sarf etmek gerekiyor.”

Bu çerçevede diğer bazı katılımcılar ilave açıklama ve temellendirmede bulundular. Bir müzakereci şunları dile getirdi: “Ben mektupta geçen bir ifadenin tekrar altını çizmek istiyorum: ‘Siz kat’iyyen biliniz ki, Risale-i Nur ve şakirtlerinin meşgul oldukları vazife rûy-i zemindeki bütün muazzam mesâilden daha büyüktür.’ Bu cümleyi çok defa duymuş, okumuş olabiliriz. Ama ‘bu cümlenin ifade ettiği hakikat benim hayatımda ne kadar belirleyici’ diye ben kendi adıma düşündüğümde soru işaretleri oluşuyor. Nazari olarak bu cümlenin ifade ettiği hakikat konusunda bir şüphemi yok. Zira insanların ebedi saadeti elde etmeleri ne kadar önemli ise bunun anahtarı olan iman, dolayısıyla da iman hizmeti o kadar önemlidir. Bunun ötesi yok. Ancak hayatımızı, çalışmalarımızı bu tespitin gerektirdiği doğrultuda geçirip geçirmediğimiz, hepimizin kendi adına cevaplandırması gereken soru diye düşünüyorum. Çünkü zaman içinde zaafa düşebiliyoruz, iman hizmetinin önemi dünyamızdaki yerini kaybedebiliyor. Çok dikkat etmek, bu hususu çok sık düşünmek gerekir diye anlaşılıyor. Müellifin bu konuyu işlediği Asa-yı Musa’dan Dördüncü Meseleyi çok sık okumamız gerektiğine dair uyarısı çok anlamlı görünüyor. Her ne ise… Bu vesile ile çok sık duyduğumuz bir hadisi de hatırlayabiliriz. Resul-i Ekrem (asm) ‘Senin vesilenle bir kişinin hidayete gelmesi yani imanını kurtarması dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır’ buyuruyor (Süyûtî, el-Câmiü’s-sağîr, hadis no: 8744). Başka bir hadiste de bunun ‘sahralar dolusu kızıl deveden daha hayırlı olduğunu’ (Buhari, “Cihad”, 102) ifade ediyor. Neden? Çünkü insan imana dair konularda aklı ve kalbi doyuma ulaştığında kendisine, varlıklara, olaylara bakışı değişiyor. Yok olma endişesinden uzak kalıyor. İmanın verdiği güvenle huzur buluyor, duyguları rahat ediyor. Böyle bir insan vefat ettiğinde de bu inancının gereği olarak ‘mutlak’ olan Yaratıcının sınırsız rahmetine ve keremine ulaşıyor. Okunan Dördüncü Meselede müellifin dediği gibi ebedi hayatı kurtuluyor, ebedi saadete ulaşıyor. İşte insanlara bunu kazandıran bir kaynak olarak Risale-i Nur’u okumak, habersiz olanlara böyle bir kaynağın bulunduğunu söylemek, zamanın ve şartların gerektirdiği şekilde bu alanda çaba ve gayret içinde olmak her türlü faaliyetin önünde bir öneme sahip olması anlamına geliyor.”

Dersin devam eden bölümlerinde Mektup’un hem yukarıya alıntılanan paragrafları hem devam eden paragrafları ile ilgili olarak değerli müzakereler ortaya konuldu. Özetle, -bir müzakerecinin ifade ettiği üzere-, iman hizmetinin aslında nebevî bir faaliyet olduğu, bütün peygamberlerin en temel misyonunun bu olduğu, sahabenin de bu şuurla hareket ederek dünyanın dört tarafına dağılarak aynı vazifeye odaklandığı ve hayatlarını bu uğurda verdikleri, bizim de bütün bunları dikkate alarak bir hayat çizgisi belirlememiz gerektiği vurgulandı. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın