Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (06. 07. 2025) Lahikalar dersinde Emirdağ Lahikası’ndan 20. Mektubun okunmasına devam edildi. Fıtratları yani yaratılış özellikleri bakımından imanın esaslarını, Kur’an’ın haberlerini çağımızın ihtiyacına göre anlayan ve delilleriyle anlatan Risale-i Nur’un açıklamalarına daha çok ihtiyaçları olduğu için çocuklar, hanımlar, hastalar ve ihtiyarlardan söz eden Mektup’un geçen hafta çocuklarla ilgili kısmı okunmuş ve istifadeli tefekkürlere konu edilmişti. Bu hafta kalan kısımları okundu ve yine pratik hayatımız açısından çok önemli ve faydalı tefekkür ve hatırlamalara vesile oldu. Ben burada Mektubun hanımlarla ilgili kısmına dair yapılan müzakerelerin bir kısmına değinmek istiyorum. Metinde şöyle deniliyor:
“Risale-i Nur’un ikinci kısım talebeleri: Fıtraten Risale-i Nur’ a muhtaç, bir derece de dünyadan ürkmüş veyahut küsmüş kadınlardır. Hususan bir derece yaşlı da olsa, Risale-i Nur, ona hakiki bir gıda-yı manevidir. Çünkü Risale-i Nur’un dört esasından birisi şefkattir ki, ism-i Rahim’ in mazhariyetinden gelmiş. Kadınların da en esaslı hassaları ve fıtrî vazifelerinin mayası, şefkattir.”
Bilindiği gibi “şefkat” kelimesi kullanım alanına göre anlam farklılıkları göstermektedir. Bir şeye karşı sevgi beslemek anlamından tutun, bir şeyin olmasından kaygı duymak, endişelenmek ve hatta korkmak gibi değişik anlamları içerir. Genellikle bu anlam farklılıklarının ortak noktası, önlem alınması gereken bir konu var demektir. Eğer gerekli önlemler alınmazsa sevdiklerimiz için olmasını istediğimiz halin gerçekleşmemesinden korkarız. Birisine karşı şefkat duymak demek, onun için zararlı olacak bir halin yaratılmaması için önlem almak demektir. Şefkat yalnızca aşırı sevgi anlamında değil, aşırı sevgiden dolayı gelebilecek zararlara karşı korunma hassasiyetini göstermek, o zararın gerçekleşmesinden endişe etmek demektir. Bu anlamıyla Kur’an mesela, “O takva sahipleri (bilinçli, duyarlı) kimseler ki, gaybî olan (beş duyu ile tasavvur edilemeyen) Rablerinden korkar (Onun azametinin bilincindedir) ve Son Saat’in kaygısıyla müşfiktirler (korkarlar, titrerler).” (Enbiya 21/ 49) der. Bu ayette “korkar ve titrer” anlamında kullanılan kelimenin kökü ile Türkçede kullanılan “şefkat” kelimesinin kökü aynıdır. Bu durumdan anlıyoruz ki, şefkat, insanların sevdiklerinin geleceğinden endişe etmelerini, kötü olarak bilinen bir halin şimdi veya sonra yaratılmasından korkmalarını ifade eder. Eğer “şefkat”i aşırı sevgi anlamında anlarsak, geleceğe ait zararlara karşı tedbir almak yerine, şu dünya hayatında sevdiğimiz kişinin istek ve arzularını tatmin etmek için çalışırız. Mesela, daima çikolata yemek isteyen bir çocuğun bu isteğini çocuğumuzu aşırı sevdiğimiz için sürekli yerine getirmemiz “şefkat” değil, onun kötülüğü için çalışmak, yani düşmanlık demektir. Eğer şefkati sakınmak, kötülüğün gelmesinden korkmak anlamında olduğunu bilirsek, sürekli çikolata ile beslenen bir çocuğun sağlığının ileride tehlikeye gireceğini bilerek zarar görmesinden sakınmak için ona sürekli çikolata vermemek gerçek şefkattir. Annesinin çikolata vermediği için ağladığını gören bir kişi, eğer o çocuğun annesine “çocuğu ağlatma, yazık, çocuğunu sevmiyor musun?” derse, o kişiye annenin “evet çok seviyorum, çocuğuma şefkat ediyorum ve bu nedenle çikolata vermiyorum” diyebilmesi “şefkat”i doğru anladığını gösterir. Kur’an bize şefkat duygumuzu bu anlamda kullanma eğitimi verir. Genellikle yanlış anlaşıldığı için, şefkat duygumuzu da yanlış kullanıp çocuklarımızı yalnızca geçici dünya hayatının menfaatlerini elde etmek için kullanırız ve fakat onların geleceğinin kaygısını taşımayız ve dolayısıyla onların ahiret hayatını tehlikeye atmaktan korkmayız.
Derse dönersek, moderatör geçen hafta yapılan dersi özetledikten sonra -kısaca ve sonradan bazı küçük tasarruflarla- şunları paylaştı: “Müellif bir önceki paragrafta çocukların Risale-i Nur’a talebeliğini temellendirirken onların ‘fıtrat’larına, masumluklarına dikkat çekmişti. Burada da hanımların Risale-i Nur’a talebelik açısından önceliklerini belirtirken yine fıtrat vurgusu yapıyor. Arkasından da onların en esaslı özelliklerinin ve fıtrî vazifelerinin mayasının ‘şefkat’ olduğunu dile getiriyor. Şefkat merhametle ilişkili bir kavram olarak her ne kadar erkeklerde de bulunuyor olsa da kadınların bu konuda tartışmasız biçimde zirvede yaratıldıklarını herkes görüyor ve biliyor. Müellif hanımların bu özelliğini başka Risalelerde de zikrederek çok önemli hakikatleri gündeme getiriyor. Bununla ilgili bazı metinleri paylaşmak istiyorum. Ancak önce ‘şefkat’in Risale-i Nur mesleğinde yerini ve önemini ifade eden bahsi hatırlamak gerekiyor.”
Bundan sonra modaratör, müellifin 26. Söz’ün Zeyl’inde dile getirdiği metni ekrana yansıttı ve kısa dokunuşlarla çok faydalı açıklamalar yaptı. Bu açıklamaları da göz önünde bulundurarak belirtmek gerekirse, Nursi burada Cenabı Hakka vâsıl olacak tariklerin yani yolların pek çok olduğunu belirtip bazısının bazısından daha kısa, daha selametli, daha umumiyetli olduğunu söylüyor. Sonra da o tarikler içinde kendisinin Kur’an’dan öğrendiği yolun “acz, fakr, şefkat ve tefekkür tariki” olduğunu söylüyor. Kısa fakat öz ifadelerle bu yolun esasını teşkil eden dört kavramı açıklayıp her birinin insanı Allah’ın yaratık aleminde yansıyan özelliklerini, yani Kur’an’ın ifadesiyle isimlerini tanımaya götürdüğünü bildiriyor. Şefkatten bahsederken bunun aşk gibi belki aşktan daha keskin ve daha geniş bir biçimde Yaratıcıya inanma yöntemi olduğunu ve kişiyi Allah’ın “rahîm” isminin yansımasını tanıma vesilesi olduğunu söylüyor. Bu bakımdan müellif birçok yerde Risale-i Nur mesleğinin hikmet ve şefkat mesleği olduğunu belirtiyor. Çok genel bir yaklaşımla ifade etmek gerekirse, Risale-i Nur kainatta, Varlık Kaynağının özelliklerini yansıtan birçok özellik bulunmakla beraber “hikmet” yani her şeyin yerli yerinde, düzenli, uyumlu, dengeli, sanatlı yaratıldığı gerçeği ile Onu tanımamıza yardımcı olacak açıklamalara öncelik veriyor. Canlı-cansız, bitki-hayvan, küçük-büyük her varlıkta bulunan bu özellik -düşünerek baktığımızda- Yaratıcının hakîm ismini gösteriyor. Öte yandan küçük bir kainat olan insana baktığımızda da, yine Varlık Kaynağını gösteren birçok özelliğin yanında “şefkat” hakikati açıkça gördüğümüz, tecrübe ettiğimiz çok bariz bir özellik olarak kendini belli ediyor, Yaratıcının rahmetini, -diğer bir ifadeyle- rahîm ismini aksettiriyor. Bu bağlamda Risale-i Nur hem kainatı hem insanı hikmet ve rahmet tecellileri üzerinden okuyarak bizi eğitiyor, Yaratıcıyı bu ve benzeri özellikleriyle tanımamıza vesile oluyor. Okuduğumuz Mektupla bağlarsak, müellif bu noktada erkeklerden daha ileri olmaları hasebiyle hanımların bu avantajlı yaratılışından söz ediyor; onların Risale-i Nur’a muhatap olduklarında, fıtrî özellikleriyle onu daha iyi anlayıp kendi gerçeklerinin farkına vararak yaratıcılarını bizzat kendilerine verilen duygularla tanıyacaklarını ifade ediyor.
Moderatör Mektup metninde, müellifin kadınların en önemli özelliği olarak zikrettiği “şefkat” kavramından hareketle 24. Lem’a’da konuyla ilgili olarak dile getirdiği uzun fakat çok faydalı olan bir parçayı daha paylaştı. Her paragrafı hatta bazen cümleyi yorumlayarak kıymetli açıklamalar yaptı: “Risale-i Nur’un en mühim bir esası şefkat olmasından, nisâ taifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha ziyade Risale-i Nur’la fıtraten alâkadardırlar. Ve lillâhilhamd bu fıtrî alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedakârlık, hakikî bir ihlâsı ve mukabelesiz bir fedakârlık mânâsını ifade ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var.” Moderatörün de birkaç kez vurguladığı üzere, bu metnin en önemli mesajlarından birisi “şefkat” ile “ihlas” arasındaki bağa dikkat çekmek olduğu görülüyor. Açıkça anlaşıldığı üzere buradaki ihlas, -sözlük anlamına uygun olarak- yaptığımız işlerimizde bize emanet olarak verilen özelliklerimizi, bu özelliklerin Yaratıcısı olan Allah’ı tanımanın bilincine ulaşma aracı olarak değerlendirmemiz, bu amaca aykırı düşecek ve bunu gölgeleyecek bir amaç güdülmemesi anlamına geliyor. Metinde hanımlar şefkatteki fedakarlığın zirvesi olarak anılıyor, bu özelliğin ihlaslı kullanılması yani karşılık beklemeden gerçekleştirilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor. Bu bağlamda annelerin hiçbir karşılık beklemeksizin çocukları için adeta canlarını verecek kadar ileri gitmesinin tam da bunu gösterdiğine değiniliyor. Burada şu olayı hatırlamamak mümkün değil: “Nakledildiğine göre Resûlullah (asm) bir savaş sonrasında sağa sola koşan bir kadın görüyor. Bebeğini aradığı anlaşılıyor. Çok geçmeden bebeği bulunuyor ve kendisine veriliyor. Kadın çocuğunu alarak göğsüne bastırıp emzirmeye başlıyor. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (asm) orada bulunanlara, ‘Ne dersiniz, bu kadın hiç çocuğunu ateşe atar mı?’ diye soruyor. Onların hayır demesin üzerine Resul-i Ekrem (asm, ‘Allah’ın kullarına olan merhameti bu kadının çocuğuna gösterdiği merhametten daha büyüktür’ diyor.” (Müslim, Tevbe, 22). Böylece Allah’ın da kullarını cezalandırmak istemediğini, onları daha çok rahmetine kavuşturmak istediğini belirtiyor. Çünkü biz biliyoruz ki, çocuk daha anne karnında iken onu rahmet tecellisi ile yaşatıp büyüten de, anneye o merhameti veren de tüm kainatı yaratan Allah’tır.
Arkasından moderatör metni okumaya devam etti ve kısa açıklamalarla bazı cümle ve ifadelerin altını çizdi: “Evet, bir valide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibarıyla kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf etmez. Veyahut sû-i istimal edilir. Yüzer numunelerinden bir küçük numunesi şudur: O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. ‘Oğlum paşa olsun’ diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, ‘Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?’ diye şekvâ edecek. Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder.”
Görüldüğü gibi metin annelerin çocuklarına olan şefkatinden bahsederken, dikkatli olunmaması halinde bunun nasıl yanlış ve hatta maksadına ters düşecek şekilde kullanılabileceğine dikkat çekiyor. Burada, şuna da işaret etmek gerekir ki, metnin kaleme alındığı dönemlerde Batı’ya giden gençlerin belki de önemli bir kısmının güçlü imanî altyapıya sahip olmadığı için ciddi inanç problemleri yaşadıkları görülüyordu. Sonraki dönemlerde sorgulayarak, mukayese ederek rasyonel temeller üzerine oturtulmuş imana sahip olan kimseler arasında, -bırakalım imanını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalmayı-, oradaki bazı insanların hidayetine vesile oldukları da biliniyor. Dolayısıyla imanın kaybedilmesi yahut kazanılmasında mekandan ziyade kişinin kendi soruları, sorgulamaları, anlayışları önemli oluyor. Alıntılanan parçanın bugünkü hayat şartlarına göre anlaşılmasına dikkat etmek gerekiyor.
Metnin devamını moderatör şöyle paylaştı: “Eğer hakikî şefkat sû-i istimal edilmeyerek, biçare veledini haps-i ebedî olan Cehennemden ve idam-ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrıyla çalışsa, o veledin bütün ettiği hasenâtının bir misli, validesinin defter-i amâline geçeceğinden, validesinin vefatından sonra her vakit hasenatlarıyla ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de, değil dâvâcı olmak, bütün ruh u canıyla şefaatçi olup ebedî hayatta ona mübarek bir evlât olur.” Görüldüğü gibi burada da müellif yine şefkatin su-i istimal edilmemesi gerektiğine değindikten sonra, bir çocuğun iman ve Allah’ın emirlerine itaat üzere yetişmesi ve yaşaması halinde onun yaptığı bütün güzel anlayış ve amellerin aynı zamanda anne-babasının amel defterine yazılacağını yani mükafatlandırılacağını hatırlatıyor.
Bir müzakereci söz alarak bu paragrafla ilgili olarak şunları dile getirdi: “Tekrar Mektup’a dönersek, müellif burada hanımların Risale-i Nur’a muhtaciyeti yahut ondan ziyadesiyle faydalanacak bir kesim olması noktasında dört hususa vurgu yapıyor: a) Kadınların yaratılış özellikleri yani ‘fıtrat’ları, b) yine kadınlardan kısmen de olsa şu veya bu nedenle memnun olmamalarından dolayı dünyadan küsmüş olanlar için bunun avantajları, c) yine kısmen yaşlı olmaları halinde bunun sağladığı avantajlar, d) insanların yaratılışlarının özünde şefkat özelliğinin olması. Metin açık beyanı itibariyle kadınlardan bahsediyor ve bilhassa bu özelliklere sahip hanımların Risale-i Nur’a ekmek ve su gibi ihtiyaçlarının bulunduğunu, diğer bir ifadeyle onların ihtiyaçlarını karşılamada Risale-i Nur’un çok faydalı olacağını ifade ediyor. Ama kanaatimce, metin bu açık anlamı yanında, zımnen yani dolaylı olarak erkeklere de işaret ediyor. Çünkü bir taraftan biyolojik ve psikolojik bakımdan erkeklerle kadınlar arasında farklılıklar bulunmakla beraber bir taraftan da insan olmak bakımından ciddi yakınlık ve benzerlik vardır. Birçok noktada ortak özelliklere sahipler. Dolayısıyla metin zımnen erkeklerin de Risale-i Nur’a muhtaciyetine işarette bulunuyor. Diğer taraftan ‘bir derece dünyadan küsme’ bakımından da erkelerle kadınlar arasında bir yakınlıktan, bir benzerlikten söz edilebilir. Bir insan dünyadan neden küser yahut dünyaya niye küser? Ben şöyle anlıyorum: Kadınlarda daha fazla olabilir ama kadın olsun, erkek olsun, bir insan dünyaya, dünyadaki eşyanın dünyada kalacak yönlerine kalbini bağladığında, bağlandığı şeylerin birer birer elinden gittiğini görünce büyük bir hayal kırıklığına uğrayabilir. Bu hayal kırıklığı onu bağlandığı dünyaya karşı daha ilgisiz olmaya sevk eder. Söz gelimi, bir insan gençliğini kaybedebilir, sevdiği insanların dünyadan gittiğini görebilir, böylece büyük üzüntü yaşayabilir. İşte böyle bir durumda insan ruhunu teskin edecek bir reçeteye ihtiyaç var. Risale-i Nur bu noktada aklı ikna edecek delillerle ahiretin varlığını, ebedi saadetin varlığının gerçekliğini, söz gelimi kaybettiğimizi sandığımız yakınlarımızı kaybetmediğimizi delillendirdiği için insan ruhuna serinlik ve teselli vermektedir. Üçüncü sıradaki ‘yaşlanma’ konusu da sadece hanımlara mahsus değildir. Yaşlanan insan, dünyada tatmin kaynağı olarak bağlandığı şeylerin azaldığını, kendisinin de yavaş yavaş ölüme doğru yaklaştığını görünce ruhu kaçınılmaz olarak büyük üzüntü duyar. Risale-i Nur ise diğer iman esaslarında olduğu gibi ahirete imanın da delillerle eğitimini vererek, bu imanı elde edenler için hem yaşlanmanın kötü bir şey olmadığını hem de adım adım yaklaştığı ölümün yok olmak değil yeni bir yaratılışa geçmenin aşaması olduğunu anlar ve büyük rahatlık hisseder. Risale-i Nur aynı zamanda böyle bir huzuru sağlamaktadır. Şefkat konusuna gelince, bu, zaten paylaşılan metinlerle gereği kadar açıklanmış oldu. Sonuç olarak söylemek istediğim şu: Okunan paragraf zahiri haliyle kadınlara hitap ediyor, Risale-i Nur’dan faydalanma konusunda onların özelliklerine değiniyorsa da zımnen erkeklere de önemli dersler veriyor. Hatta diyebilirim ki kadınların bu özelliklerini anlatırken aynı zamanda erkeklere, ‘kadınları bu özellikleriyle iyi tanıyın ve ilişkilerinizi ona göre düzenleyin’ de diyor.”
Daha sonra katılımcılar söz alarak metinle ilgili olarak anladıklarını aktardılar. Özellikle bir bayan müzakereci şefkat duygusu ile bu duygunun annelikle birlikte nasıl daha canlı biçimde hayata geçtiği, bu duyguyu nasıl kullanmak gerektiği konusunda önemli mesajlar verdi. Konuşulanları düşündüğümde bu Mektup’ta benim en çok dikkatimi çeken nokta “fıtrat” vurgusu oldu. Zaman zaman Ha-mim derslerinde de gündeme geldiği üzere insanın hakikate ulaşması yani kendisiyle, hayatla ve sıkıntılarla barışık yaşaması ancak kendi gerçeğini bilmesiyle başlıyor. Kendi insanî gerçeği ile varlığa bakan, hayatı sorgulayan, duygularının özlem ve beklentilerine kulak veren bir kimse kainatı ve içindeki her bir şeyi var edeni, yani onlara varlık verenin mutlak özelliklere sahip bir Var Edici, yani Yaratıcı olduğunu anlar, kendisinin de Ona ait olduğunu fark eder; sahipsizlikten ve yokluktan gelip yokluğa gitmek gibi anlamsız bir hayat yasamaktan kurtulur. Böylece kendi gerçekliğine ters düşmeyecek şekilde huzur içinde hayat sürer. Çünkü inanç ve yalnızca Yaratana ibadet dediğimiz şey insanın; kendi fıtratının kainattaki yaratılış gerçeği şahitliğiyle kendi fıtratının Fâtır’ını (yani bu özelliklerle donatanı) bulması, bilmesidir. Varlığımızın tek amacı Onunla ilişkiye geçmemiz anlamındaki ibadetlerle ve en nihayet Onun varlığının bilinciyle yaşamamızda ibarettir.


