Diğer

Çocuklara İman Eğitimi Vermenin Önemi

Çocuklara İman Eğitimi Vermenin Önemi | Ha-Mim

Ha-mim’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan (29. 06. 2025) Lahikalar dersinde Emirdağ Lahikası’ndaki 19. Mektup okundu, peşinden 20. Mektup’un ilk iki paragrafı okunup müzakere edildi: Özellikle aşağıya alıntıladığım ikinci paragraf hakkında zengin bir katılımla çok değerli düşünceler paylaşıldı. Ben bunların tamamını ilgili ders kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=8vcqAOKBJTE) burada, bu düşüncelerden bazılarına -sonradan bazı küçük tasarruflarla- değinmek istiyorum. Metin şu:

“…Risale-i Nur’un fıtraten ve zamanın vaziyetine göre talebesi olacak, başta, masum çocuklardır. Çünkü bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslamiyet ve imanın erkanlarını ruhuna alabilir. Adeta gayr-ı müslim birisinin İslamiyet’i kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevi fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir. O halde o çocuk, dünyada peder ve validesine hürmet yerinde istiskal edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi bela olur. Ahirette de onlara şefaatçi değil, belki davacı olur: “Neden imanımı terbiye-i İslamiye ile kurtarmadınız?” İşte bu hakikate binaen, en bahtiyar çocuklar onlardır ki, Risale-i Nur dairesine girip dünyada peder ve validesine hürmet ve hizmet ve hasenatı ile onların defter-i a maline vefatlarından sonra hasenatı yazdırmakla ve ahirette onlara derecesine göre şefaat etmekle bahtiyar evlat olurlar.”

Moderatör metnin kısalığına rağmen çocuk eğitimi açısından çok önemli mesajlara dikkat çektiğini, dolayısıyla çok geniş bir tefekkürü hak ettiğini, bazı tabirlerin altını özellikle koyulaştırdığını ifade etti. Mesela “kuvvetli bir ders-i imanî” tabiri, mesela “imanın erkanlarını ruha alma” tabiri, mesela “dünyevî fenlerle zihni terbiye” tabirini, mesela “yabanîlik” tabirini metni okuduğunda altını kalın çizgi ile çizdiğini dile getirdi. Arkasından bir müzakereci şunları paylaştı: “İfade edildiği gibi metinde altı koyu renkle çizilmesi ve üzerine ciddi düşünülmesi gereken çok tabir var. Neredeyse metnin bütün tabirleri yahut fıkraları böyle bir mahiyet arz ediyor. Çünkü metin açık anlamı itibariyle çocuk eğitimindeki bazı hayatî noktalara işaret ediyor ama çocuk eğitimi aynı zamanda ebeveynlerin eğitimi olduğu için bu konuda da önemli mesajları gündeme getiriyor.”

Herkes kendi zamanının çocuğudur. İçinde yaşadığımız zaman’ı, yanı bu zamanın imkanlarını, ihtiyaçlarını, özellikle eğitim kurumlarında bilim dilinin ‘materyalizm’i zorla empoze edecek bir şekilde sunulmasını dikkate almak icap ediyor. Bu bilim dili, ifade etmek gerekir ki, aklî ve insanî düzlemde çok iyi analiz edilip iman diline aktarılmadıkça çocukların imanlarının muhafazalarının zor olduğu görülüyor. Bu noktada müellifin Risale-i Nur’u gündeme getirmesi, Risalelerde tam da bu noktada hayatî önem taşıyan usul ve metotların bulunduğuna, dolayısıyla bunlardan yararlanmak gerektiğine dair bir gönderme içeriyor.

“Bu çerçevede metnin ilk cümlesinden başlamak lazım. Müellif burada ‘fıtrat’ ve ‘zaman’a atıf yaparak masum çocukların bu açıdan bakıldığında Risale-i Nur’un birinci talebeleri olduğunu beyan ediyor. Niçin? Çünkü Risale-i Nur Kur’an’a dayanıyor, onun hakikatlerini bu çağın ihtiyacına cevap veren yönleriyle yansıtıyor. Kur’an ise insanı ve kainatı yaratanın ‘insana rehberlik konuşması’ olduğu için insan fıtratına, diğer bir ifadeyle insanın akıl, duygu, ihtiyaç ve beklentilerine uygun bir mahiyet arz ediyor. Bu husus ‘her doğan İslam fıtratı üzere doğar…’ hadisini (Buhari, Cenâiz, 79) hatırlatıyor. İster din olarak İslam diyelim, ister İslam’ın temel kaynağı olarak Kur’an diyelim, mesajlar insanın -meşhur tabirle- fabrika ayarlarıyla uyumlu hakikat ve prensiplerden oluşuyor. Bunların görevli bir şahsiyet tarafından (asm) hayata aktarılması demek olan sünnet de yine aynı karakteri taşıyor. İşte Risale-i Nur Kur’an’ın hakikatlerini insanî özellik ve bağlam içinde en güzel şekilde yansıttığı için, -yaş bakımından fıtrî özelliklerini muhafaza etmeleri bakımından- çocuklar onun birinci talebe grubunu teşkil ediyor. Buradan bize şöyle bir mesaj da çıkıyor: Eğer biz en başta aile yakınlarımız olmak üzere İslam’dan, Kur’an’dan, Risalelerden bahsediyorsak bunu fıtrî bir zeminde yani insanî bir zeminde gerçekleştirmek gerekiyor. Aksi halde Kur’an’ı perdeliyoruz demektir.”

“Müellifin ilk cümlede ‘zaman’a atıf yapması da önemli görünüyor. Herkes kendi zamanının çocuğudur. İçinde yaşadığımız zaman’ı, yanı bu zamanın imkanlarını, ihtiyaçlarını, özellikle eğitim kurumlarında bilim dilinin ‘materyalizm’i zorla empoze edecek bir şekilde sunulmasını dikkate almak icap ediyor. Bu bilim dili, ifade etmek gerekir ki, aklî ve insanî düzlemde çok iyi analiz edilip iman diline aktarılmadıkça çocukların imanlarının muhafazalarının zor olduğu görülüyor. Bu noktada müellifin Risale-i Nur’u gündeme getirmesi, Risalelerde tam da bu noktada hayatî önem taşıyan usul ve metotların bulunduğuna, dolayısıyla bunlardan yararlanmak gerektiğine dair bir gönderme içeriyor.”

“Metinde, çocukların ‘kuvvetli bir ders-i imanî almaları’ gerektiğine dair vurgu, bu parçanın belki de en temel mesajlarından biri gibi geliyor bana. Müellif burada ‘dinî bilgi’ yahut ‘ilmihal bilgisi’ yahut ‘dine dair bilgi’ demiyor da ‘ders-i imanî’ diyor. Çünkü dinin merkezini, çekirdeğini iman teşkil ediyor. İbadetler ve ahlakî esaslar bu çekirdeğin filizlenmesi ile gelişip büyüyor. Eğer ibadetleri ve ahlaki prensipleri geliştirmek istiyorsak bu çekirdeği sulamak, yani imanın gerekçelerini, delillerini kuvvetlendirmek için ‘iman dersi’ yani iman eğitimi vermek gerekiyor. Buradaki ‘kuvvetli ders-i imanî’ tabirini -Ha-mim derslerinde sık kullanılan ifadeyle-, ‘tahkikî iman dersi’ diye anlamak icap ediyor. Risale-i Nur’un yaptığı bu çünkü! Muhataplarına varlık alemindeki tanık ve tanıklıklardan yola çıkarak, kalıplara dayalı olarak değil, aklî ve kalbî kabule ve onaylamalara dayalı olarak iman dersi veriyor. İman konularının başında da Yaratıcının ‘mutlak’ olduğunu tasdik etmek geliyor. Ama metnin devam eden ifadelerinde ‘imanın erkanlarını ruhuna almak’ ibaresi de sadece Allah inancını değil başta Peygamber-i Zişanın (asm) risaleti ve ahiret inancı olmak üzere imanın bütün rükünlerini aynı tahkik zemini içine ele almak, anlamak ve açıklamak gerektiğini belirtiyor. ‘Ruhuna almak’ derken de sanıyorum, insan duygularını kast ediyor. Yani çocuğun (elbette genel anlamda insanın) iman esaslarını ve hakikatlerini sadece aklî gerekçelerle sınırlı olarak değil, onları bütün duygularına yansıtacak şekilde içselleştirmesi için neyi tasdik ettiğinden emin olmasını sağlayacak bir eğitime tabi tutulması gerekiyor.”

“Müellif metnin ilerleyen cümlelerinde üç önemli noktaya dikkat çekiyor: Bunlardan birisi çocuğun küçük yaşlardan itibaren böylesi bir eğitimden geçmemesi halinde -giderek çevrenin ve özellikle seküler eğitimin olumsuz etkileriyle yaratılış mayasındaki saflığından uzaklaşacağı için- bir tür ‘yabanîlik’in söz konusu olacağı, ileriki yaşlarda bunun adeta başka bir kültürde yetişip sonradan İslam dinini yeni kabul eden kimsenin çektiği zorluk gibi zorluklarla karşılacağı. İkincisi çocuğun anne-babasını dinin gereklerini bilinçli bir şekilde uyguluyor olarak görmesi gerektiğidir. Üçüncüsü ise ‘yalnız dünyevî fenlerle’ yani varlığı yaratıcısını tanıma aracı olarak değil de eşyanın kendiliğinden var olduğu ve varlığını kendisi devam ettirdiği anlayışına dayanan açıklamaların yani seküler bilimlerle zihnî terbiyenin yetmeyeceği hususu. Bunların her biri, üzerinde ciddi şekilde düşünmeyi gerektiriyor. Mesela bunlardan birisi olarak ‘dünyevî fenlerle zihnî terbiyenin yetmeyeceği’ meselesi. Moderatörün işaret ettiği üzere buradaki ifadeyi ‘fenleri dünyevî boyutu ile ele almak’ başka bir tabirle fen bilimlerinin verilerini onların işaret ettiği hakikati düşünmeksizin almak yahut anlamaya çalışmak olarak değerlendirmek mümkün. Yani fen bilimleri aslında, iyi düşünüldüğünde yaratılış alemindeki olay ve oluşları incelemekten ibarettir. Daha açık ifadeyle, her fen dalı kendi ilgi alanına giren boyutuyla yaratılış düzenine ilişkin açıklamalar yapıyor. Peki, yaratılış düzenindeki özellikler maddenin bizzat kendi hüneri, kendi kabiliyeti, kendi eseri olabilir mi? Alemde gördüğümüz sanatlı, düzenli, bilinçli yaratılışlara tabiatın kendisi kaynaklık edebilir mi? Böylesi soruları sormak gerekirken şimdiki fen bilimleri doğrudan sanki madde kendi başına var olmuş ve varlığını kendisi değiştiriyor gibi anlatan bir şartlanmaya tabi tutuyor. En basit bir sandalyenin yapımında bilgi ve iradeyi gerektirdiğini gören bir akıl, mutlaka bir ustanın olması gerektiğini anlar ve elbette maddenin kendisinin varlık kaynağı olduğunu iddia eden yorumlara evet diyemez! Ne var ki, ciddi bir sorgulama söz konusu olmazsa fen bilimleri her şeyi maddenin kendisine havale eden bir usul izlediği için genç, deneyimsiz öğrencilerin zihnini çeliyor, inançsızlığa yahut toplum kültüründen aldığı bir inanç varsa, bu inançlarından da şüphe duymaya sevk ediyor. Onları böyle bir zihnî katliamdan kurtarmak gerekiyor. Bu da hiçbir ön yargıya girmeksizin fen bilimlerinin açıklamalarını insanî bakımdan sorgulayarak fiziki aleme, fiziki alemde gördüğümüz özelliklerin açıkça gösterdiği bir Yaratıcıyı, bir Faili, bir Düzenleyiciyi, bir Sanatkarı gösterdiğini görmekle mümkün olur. Bunun için de çocukların ve gençlerin yaş kapasitesine göre, eşyanın varlığında görünen özelliklerin sahibini tanıtacak bir iman eğitimi ile fen bilimlerini öğrenmek gerekiyor. ”

Ama metnin devam eden ifadelerinde ‘imanın erkanlarını ruhuna almak’ ibaresi de sadece Allah inancını değil başta Peygamber-i Zişanın (asm) risaleti ve ahiret inancı olmak üzere imanın bütün rükünlerini aynı tahkik zemini içine ele almak, anlamak ve açıklamak gerektiğini belirtiyor. ‘Ruhuna almak’ derken de sanıyorum, insan duygularını kast ediyor. Yani çocuğun (elbette genel anlamda insanın) iman esaslarını ve hakikatlerini sadece aklî gerekçelerle sınırlı olarak değil, onları bütün duygularına yansıtacak şekilde içselleştirmesi için neyi tasdik ettiğinden emin olmasını sağlayacak bir eğitime tabi tutulması gerekiyor.

“Metnin son kısımlarında, çocukların ailede böyle bir eğitim almamaları halinde anne ve babalarına da saygılarını kaybedebilecekleri, hatta -zamanımızda acı örneklerini gördüğümüz üzere-, onların bir an evvel ölmelerini arzu etme noktasına gelebilecekleri ifade ediliyor. Ayrıca çocukların ahirette anne ve babasının yakasına yapışarak ‘Neden imanımı terbiye-i İslamiye ile kurtarmadınız’ diye şikayetçi olacakları dile getiriliyor. Çok düşündürücü, çok korkutucu hakikatler değil mi bunlar diye hayıflanmadan edemiyor insan!”

Bu müzakereden sonra moderatör özetle şunları söyledi: “Her aile çocuklarının iyi yetişmesini ister. İnançlı ailelerin burada anlatıldığı tarzda çocuklarının İslamî terbiye almasını istediği, isteyeceği aşikar. Nitekim aileler bu amaçla çocuklarını bazı dinî eğitim veren kurumlara gönderiyorlar vs. Neden? Bu çok önemli bir sorumluluk çünkü. Burada şu ayeti hatırlamamak mümkün değil: ‘Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!’ (66: 6). Ama burada bunun nasıl yapılacağı, yani yolu yordamı, usulü önem kazanıyor. Kurumlara göndermek yeterli midir? Müellif, ebeveyne bizatihi sorumlu oldukları hususları hatırlatıyor. Nedir bunlar? Kuvvetli bir imanî ders vermek, kendi yaşayışlarıyla örnek olmak, imanın rükünlerini yalnızca ezberlettirilerek değil, hatta yalnızca akıllarıyla tasdik edecekleri delilleri öğrenmekle de değil, duygularıyla da eğitilip ruhlarıyla almaları için gayret göstermek. Bu nasıl olur? Çocuğa imanî ders vermek için önce ebeveynlerin kuvvetli bir imanî ders almış olmaları gerekiyor. Bu dersi hayatlarına yansıtmaları gerekiyor. Çocuğun onların hem sözlü açıklamalarını hem uygulamadaki durumlarını görerek bunu kendi şahsiyetine mal etmesi gerekiyor. Risale-i Nur bu noktada ebeveynlere bunu sağlayacak bir program sunuyor diye işaret ediliyor.”

“Ardından diğer bir müzakereci söz alarak şunları söyledi: “Ben biraz yakın geçmişten günümüze gelmek istiyorum. Bir zamanlar Risale-i Nur okuyanlar imana vurgu yaptıklarında ‘aman tahkiki imana odaklanalım’ dediklerinde birileri ‘Biz iman ediyor değil miyiz, neden bu kadar imana vurgu yapıyorsunuz’ mealinde sözler söylüyorlardı. Şimdi görüyoruz ki, başka birçokları gibi öyle diyenlerin de çocukları ciddi bir imanî tehlike yaşıyorlar. Demem o ki, ‘iman çağrısı, tahkiki iman çağrısı’ son derece önemli, gerekli ve sürekli bir çağrı diye düşünüyorum. Öte yandan müellifin ‘kuvvetli ders-i imanî alma’ ifadesi çok önemli. Yani genel anlamda dinî bilgiler yahut bazı duaların ezberletilmesi vs. değil. Bugün din eğitimi deyince birçok insanın aklına ‘dinî bilgi aktarımı’ geliyor. Bunu aşmak lazım! Dinî bilgi aktarımı insanı dönüştürmez, dönüştürmüyor. Gerekçelere dayalı iman dersi insanı tatmin eder, ediyor; insana güven verir, veriyor. Başka bir ifadeyle insanı yoğuran, dönüştüren şey varlığın şahitliğinde temellendirilen iman dersidir. Ha-mim derslerinde ‘iman bilgi cinsinden değildir’ diye konuşulurdu. Ben şimdi bunun ne demeye geldiğini daha iyi anlıyorum. İman akla, kalbe, duygulara işleyen bir iksir. Her ne ise… Ben şimdi diyelim ki Hayber’in fethini öğrendim, şu tarihte oldu diye. Bu bana ne katar yahut kazandırır? Hatta iman konularında dair bilgiler. Ben imanın altı esasını şunlar, şunlar diye saydım. Bu bana ne katar, ne kazandırır? Artık ezbere dayalı, kalıplarla din eğitimi, iman eğitimi olmaz, olmuyor. Ben bunu bütün açıklığıyla kendi çevremde gözlüyorum. Dolayısıyla metinde vurgulandığı, Ha-mim derslerinde yapılmaya çalışıldığı üzere iman eğitimine, tahkiki iman eğitimine yönelmek, çocuklarımızı da bu eğitime tabi tutmaya çalışmak zorunlu görünüyor.”

Diğer bir müzakereci de şuna dikkat çekti: “Bu mektubun başında müellif Risale-i Nur’un izah, şerh ve haşiye çalışmalarına işaret ediyor. Bu bana, müzakere edilen konu ile ilgili olarak şu açıdan çok önemli görünüyor: Adeta müellif diyor ki, çocuklarınızın eğitiminde metinlerin anlaşılmasını sağlamaya yönelik çaba içinde olun. Etrafımızda çocuğunun eline Risaleleri verip ‘Bunu okuyun, anlamasanız da okuyun, feyiz alırsınız’ diyen kimseler var. Bunun belki bir dereceye kadar gerçekliği olabilir. Ama artık günümüzde bu tür telkinlerle çocuk yetiştirmek zor. Eğer Risale-i Nur diyorsak, bunun da anlaşılması için çok yönlü açıklamalar, faaliyetler gerçekleştirmek gerekiyor.”

Daha sonra başka bir müzakereci söz alarak özellikle anne-babaların örnekliği üzerinde durdu: “Metinde, çocukların ‘peder ve validelerini dindar görmeleri’ne değiniliyor. Buradaki dindarlığı imanı samimi olarak başta ailede olmak üzere hayatta en güzel şekilde ete-kemiğe büründürme’ olarak anlıyorum. Bunun diğer bir adı temsil. Anne-baba, hayatlarında dini çok iyi temsil etmek, dinin hakikatlerine çok iyi ayna olmaya çalışmak durumunda olmalılar diye anlıyorum. Çocuğun en büyük özelliği anne-babasını gözlemleyerek düşünce ve kişilik geliştirdiğidir. Sözleriyle özleri aynı olmayan, çelişkiler içinde hayat yaşayan anne-babalar çocuklarına örnek olabilirler mi? İyi düşünmek gerekiyor.”

Bir başka müzakereci de konuşulan konularla ilgili bazı dikkat çeken noktalara değindikten sonra şunu dile getirdi: “Sanıyorum bu odada bulunanların çoğunun çocuğu vardır. Çocuğumuz var veya yok. Burada değinilen hakikatlerden faydalanmamak mümkün değil. Şahsen benim bir çocuğum yok. Ama herkes gibi benim de bir ‘çocukluk çağım’ ve bunun ötesinde ‘halen devam eden bir çocukluğum’ var. Mesela metinde terbiye-i İslamiye görmeyen çocukların anne-babalarından şikayetçi olacağı belirtiliyor. Ben bunu kendi hayatıma şöyle taşıyorum: Eğer ben içimdeki çocukluğu eğitmezsem, imanî terbiyeye muhatap kılamazsam ahirette bu tarafım hayatımın diğer taraflarına şikayette bulunacak! Dolayısıyla metin birçok hususa işaret ederken böyle bir noktaya da işaret ediyor diye aklıma geldi, paylaşmak istedim.”

Bundan sonra ilk müzakereci tekrar söz alarak şöyle söyledi: “Burada dile getirilen hususların hepsi çok değerli, hepsi faydalanmaya değer ve ben şahsen faydalandım. İlaveten iki husus hatırıma geldi. Bunlardan birisi şu: Evet, imanı kendimiz gerekçeleriyle çok iyi içselleştirmemiz lazım. Çocuklarımıza iman dersi verirken ‘tahkike dayalı’ iman dersi vermemiz lazım, insan fıtratına uygun iman dersi vermemiz lazım. Fakat şunu unutmamak lazım ki, imanın kişinin tercihine bakan iradî bir boyutu vardır. Eğer kişi iradesini bu yönde kullanmak istemezse kullanmaz. Ona ne denirse densin, kullanmaz. Bunun en somut örneği Kur’an’da anlatıldığı üzere Hz. Nuh’un (asm) oğludur. O her şeye rağmen iman etmemiştir. İkinci husus Resul-i Ekrem (asm)’ın yanında kalan çocuklarla ilgili iki örnek. İkisi de küçük yaşta Resulullah’ın (asm) yanında kalmış, onun iman ve yaşayışından etkilenerek birisi Hz. Enes olmuş, diğeri -bizzat peygamber’in ifadesiyle-, ilim şehrinin kapısı İmam-ı Ali olmuştur.”

Ardından yine çok değerli tefekkürler paylaşıldıktan sonra moderatör şu anekdotla dersi bitirdi: “Vaktiyle bir yazıda okumuştum. Küçük yaşına rağmen dini bilgilere sahip olduğu anlaşılan, birçok sure ve dua ezberlemiş olan bir çocuğa soruyorlar, ‘Allah’tan ne istiyorsunuz, istediğin bir şey var mı, varsa nedir’ diye. Çocuk da ‘Ka’beyi görmek istiyorum’ diye cevap veriyor. ‘Peki dondurma ve çikolata gibi şeyler istemiyor musun’ diye soruyorlar. Çocuk, ‘hayır, onları zaten annem-babam bana alıyor’ diye cevap veriyor. Bu cevaptan çocuğun dinî bilgilere sahip kılındığı ve fakat imanî bir eğitimden geçmediği anlaşılıyor. Eğer böyle bir iman eğitiminden geçmiş olsaydı ve aslında anne ve babasının aldığı şeyleri de esasında Allah’ın verdiğini bir biçimde ifade ederdi.”

Dersin son üçte ikisini kapsayan müzakereler ifade etmek gerekir ki gerek çocuklar ve gençler gerekse büyükler açısından çok önemli işaretlemelerle geçti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın