Kur'an Okumaları Usûle Dair

Kur’an Okuma Usulü-1

Kur’an Okuma Usulü-1 | Ha-Mim

Kur’an’ın rehberliğinden istifade edebilmek için onu usulüne uygun biçimde okumak gerekir. Öncelikle, Kur’an nedir sorusuna doğru bir cevap bulmak lazım. Kur’an, Yaratıcının insan sözlerini kullanarak yaptığı bir konuşmadır. Bu konuşma ilk defa Peygamber’e (SAV) daha sonra da okuyan herkese hitap eder. Konuşmanın sözleri önce ilk nazil olduğu toplumun ve bir insan dili olan Arapça ile ifade edilmiş ve sonra bu dilde yazılı hale getirilmiştir. Yaratıcı neden böyle bir konuşma yapar? Çünkü insanın bu varlık sahnesine gelmesiyle beraber çeşitli soruları ve mana arayışı var. Bunun için bir irtibat kaynağı bulması gerekiyor. Kendi kendine var olamayacağına göre, var edilmesi gerekir. Kendisi ve diğer varlıkları Var Eden her ne veya kim ise onunla irtibat kurması gerekiyor ki, bu var edilişin ne manaya geldiğini anlayabilsin.

Öte yandan, insanın varlığında bir emniyet ihtiyacı var. Bu alemde neler olup bittiğinden emin olmak istiyor. Bunun için de Varlık kaynağını tanımak ve O’nunla irtibat kurmak gerekiyor. Okunan anlamına gelen Kur’an adlı bir konuşmanın yapılması için Yaratıcının konuşur olması lazımdır. Çünkü konuşma, insan örneğinde olduğu gibi, ancak konuşan bir varlığın eseri olabilir. Konuşma yeteneği insana verilmiştir. İnsanı Var Edenin bir özelliği olarak bu yetenek insanda bir sanatçının eseri biçiminde yansıyor. Öyleyse, insanı bu yetenekle Var Edenin konuşuyor olması gerekir.

İnsan, kendinde yansıyan özellikleri ile Yaratıcısını tanımaya çalışırken dikkatli olmalıdır. Yaratıcı bütün özellikleriyle mutlak, yani hiçbir eksiği olmayandır. Fakat insan, yaratılmaya muhtaç olduğu için kendisine verilen bütün özellikleri de yaratılmaya muhtaçtır. Dolayısıyla, eksik ve kusurlu olması zorunludur. Örneğin insan yorulur, unutur, acıkır ve ölür. Var Eden, Yaratıcı ise yorulmaz, ölmez ve herhangi bir zaafı ve kusuru yoktur. İnsan yorulur ve ona yorgunluk hissi verilir fakat bu, Yaratıcının yorulduğu anlamına gelmez. Çünkü kâinattaki varlıklar ve var edilişlerin sonu yoktur. Öyleyse bunları Var Edenin sonsuz kudret ve irade sahibi olması lazım. Aksi halde var edilişler devam edemez. Yorgunluk ise yine bir var ediliş biçimi olarak belirli şartlarda insan gibi var edilmeye muhtaç olanlara verilen bir var olma biçimidir. Yorgunluğu Yaratan yorulmaz çünkü olmayan bir şeye varlık verebilmek ancak Mutlak olan bir Varlığın işi olabilir.

Yaratıcının varlığı kendinden olmalıdır. Kâinatı yaratan, onu sürekli değiştirerek var eder. Buradan Yaratıcının Kendi Kendine Yeterli Olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Yaratılışta her şey değişime tabidir. Demek ki her şey, kendisine Varlık Verene bağlıdır. Onlara Varlık Veren, bizzat değişime tabi olmaz, aksi halde Yaratıcı olamaz. Kâinat, Kendi Kendine Var Olanın Mutlak, yani değişmez ve var edilmeye muhtaç olmadığını gösterir. Tanım gereği Yaratıcı, var edilmeye muhtaç bir varlık olamaz.

İnsan için varlıklara, Yaratıcının katından bakmak mümkün değildir. Yani, Yaratıcı mutlaktır öyleyse, onun yarattıkları da mutlak olmalıdır denilemez. Örneğin, bir telefona bakıp bunun mühendisi de bu telefon gibidir denilemez. Mühendis ayrı bir varlık türüdür. Telefon ise daha başka bir varlık türüdür. Birinin yerine diğeri geçemez. Yaratılmış olan insan, kendi varlığının ötesine geçerek varlıklara bakamaz. Böyle yaparsa çelişkilere düşer. Var edilmeye muhtaç haliyle, sonsuzu kavramaya çalışmanın imkânsızlığını hisseder.

İnsanın kendi varlığı ve diğer varlıklarla ilgili bazı temel soruları vardır. Ben neyim? Kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Neden buradayım? Nasıl var oldum? Etrafımda neler oluyor? Bunlar nasıl var oluyor? Her şey nasıl böyle her varlık aşamasında mükemmel bir biçimde var oluyor?  İnsan, buna benzer sonu gelmez sorulara cevap bulma ihtiyacıyla var edilmiştir. Soruların cevapları sadece sözlü konuşma biçiminde değil varlıkların özellikleri şeklinde de olabilir. Çünkü insan, varlıklardan ve onların özelliklerinden de manalar devşirebilecek yetenekte yaratılmıştır. Yaratıcının insana cevapları sözlü konuşma biçiminde olabileceği gibi yaratma biçiminde de olabilir. Bu nedenle insan, sorularının cevaplarını Yaratıcıdan bekleyebilir.

Yaratıcı hikmeti gereği insanla onun seviyesine uygun biçimde konuşur ki, mesajı anlaşılabilsin. Bu konuşma öğretici niteliktedir. Yaratıcı insana bilmediğini öğretmek ve eğitmek amacıyla konuşur. Bu bakımdan yaratılış, konuşmadan alınan cevapları doğrulamak için tanıklık eder. Yaratıcı insanı, kendi gerçekliğini öğrenmesi için yaratmıştır. Bütün kâinat bu amaç için var edilmiştir. İnsana çok şey öğrenme ve kabiliyetlerini geliştirmeye müsait bir potansiyel verilmiştir. Bunu gerektiği gibi kullanmazsa, yani öğrenmek için çalışmazsa bu potansiyel ölür. İnsanın yaratılışı anlamlandıracak aklı ve zekâsı var ama bu tek başına tatminkâr cevaplar bulmaya yetmez. Zira, sorduğu bazı soruların cevapları bu kâinatta yoktur.

Her insan, Yaratıcı ile iletişim kurma ve varlık gayesini öğrenme potansiyeline sahiptir. İnsanın sorularının olması, bu soruların Varlık Kaynağını merak ettiğini gösterir. Ona soru sorma yeteneğini veren, bunların cevaplarını da vermelidir. Etraftaki yaratılışa bakınca, her şeyin hikmetli ve amaçlı bir biçimde var edildiği görülür. Dolayısıyla insani sorgulamaların da bir hikmeti olmalıdır. İnsanın varlığı hikmetlidir. Bu hikmet gereği soru sorar ve cevap arar. Öyleyse dinin öncelikle bu sorulara cevap vermesi gerekir.

Kur’an, muhatabıyla insani merakını gidermek için konuşur. Zaten, Yaratıcının konuşması olduğu iddiasında olan metinlerin insanın varoluşuyla ilgili sorularına cevap vermesi beklenir. Varlıkların ve olayların ardındaki anlamı anlamadan, yalnızca belirli ibadetlerin nasıl yapılacağını öğrenmek için kutsal metin okunmaz. Böyle yapmak insanı Yaratanın mesajını, yalnızca emirler ve yasaklar kitabi haline dönüştürür. Bir anayasa metnini yalnızca ceza hukuku kitabına dönüştürmek gibi olur.

İnsanın varlığındaki soruların da bir amacı olmalıdır. Varoluş amacını merak etmelidir. Fakat çoğu zaman bu merakı yanlış yönde kullanır. Özellikle günümüz medya araçları insanın merakını istismar ediyor. Varlığını sorgulamaktan uzaklaştırıyor, kendi gerçekliğini unutturuyor. Oysa insan, varlığını sorgulamaya odaklanmalı, bu konuda soruları, endişeleri, merakı olmalı ve bunlara cevap aramalıdır. Eğer bir kutsal metin insanın temel varoluşu ile ilgili sorularına cevap vermezse bir anlamı olmaz. İnsan varlığını anlamlandıramazsa tam bir belirsizlik ve ümitsizlik içinde yaşamak zorunda kalır. Fakat bu durum, insanın gerçekliğiyle çelişir.

İnsanın kendi sorularına, gerekçelerini öğrenerek kendinin ulaştığı cevapları olmalı. İnsani sorulara peşinen doğru kabul edilmiş hazır cevapların bir faydası olmaz. Böylesi cevaplar insanı taklide götürür. Bir şeyin taklidi onun aslı yerine geçmez. Her insanın insaniyetine yerleştirilmiş soruları var. Bu sorulara cevaplar bulmak için Varlık Kaynağı olan Yaratıcının açıklayıcı konuşmasına müracaat edilir. Konuşmayı anlayabilmek için de eğitimden geçmek gerekir. Bu eğitim süreci insanın varlık gayesi ve varlık kaynağını tanıma esaslarını öğretmelidir. İnsan elma ağacını gördüğünde onun meyve verdiğini anlar. Ağacın ve meyvenin nasıl da kendi ihtiyacına ve zevklerine cevap verecek şekilde hazırlandığını sorgulamadan hemen elma yemeye girişmek insana yakışmaz. İnsaniyet böylesi bir yaratılış türü ile karşılaşınca ağaç nedir, elma nedir, yemek nedir, bunlar nasıl ve neden var olmuş, neden bu meyveyi seviyorum gibi soruları hatırlar. Kendinin varlığına dikkat eden bir insan cevaplarını da arar. Kendilerinin varlığını sorgulamayanlar ise yemek ve yemenin maddi zevkiyle yetinir, böyle bir yaratılışın anlamından faydalanmaz, yemek bittiğinde bütün zevkleri sona erer. Sorulara ikna edici cevaplar bulan bir insan elma yemenin hem maddi hem de manevi lezzetini yaşar. Yaratıcı, elmayı yaratma fiiliyle insana bu meyveyi senin için özel olarak yarattım mesajını verir. İnsan, elmanın kendi kendine var olamayacağını veya ağacın ve diğer sebeplerin elmayı var edemeyeceğini bilir. Elmayı Var Eden, insanın ağzının tadını ve bedeninin özelliklerini biliyor olmalı, aksi halde elma insanın bünyesine uymaz. Elmanın rengi, tadı, kokusu, görünüşü ve hacmi insanın yaşadığı ölçülere tamamen uygun bir biçimde var edilmiş. Bu var ediliş biçimleri şu an da devam ediyor. Bunun anlamı nedir? En kapsamlı cevap Yaratıcının kendini insana tanıtmasıdır. Elma ve diğer varlıklar ile olayların var edilişi üzerinden Yaratıcıyı tanırız.

Bütün bu var edilişler Yaratıcının bize sonsuz şefkat ve merhamet gösterdiğinin delilleridir. Ayrıca insaniyetimizdeki sevgi ve şefkat özelliği de bunların varlık kaynağı olan Yaratıcının sevgi ve şefkat özelliklerinin var olduğunu gösterir. Yaratılıştaki bu mesajı alan insan kendisinin sonsuz mutluluk ihtiyacına cevap verecek Kaynağı bulmanın zevkini tadar. Emniyete ulaşır ve yok olma korkusundan kurtulur. Zaten bu korku insana, emniyete nasıl kavuşacağını öğretmek için verilmiştir. İnsan kendisini kimin ve niçin yarattığını, kendisinden ne beklediğini öğrenmek böyle bir kâinat içinde yaratılmıştır.

Kur’an Okuma Usulü-1 | Ha-Mim

Kur’an okurken Konuşanın ve muhatabın kim olduğunu ve muhatabın ihtiyaçlarının ne olduğunu bilerek okumak gerekir. Her seviyedeki insani soruların cevaplarını aramak için Kur’an okunur. Böyle bir anlayışla Kur’an okuyabilmek için her şeye sıfırdan başlamak gerekir. Kur’an’ın mahiyetini ve genellikle dinin ihmal edilen yönleri olan insanlığımızı öğretecek şekilde okumayı öğrenmemiz gerekiyor. Kur’an’dan hem entelektüel hem de duygusal olarak faydalanmak mümkündür. Bunun için uyulması gereken bazı temel prensipler vardır. Kur’an, bu prensipler ışığında okunduğu zaman insaniyetimize doğrudan hitap eder ve bize yol gösterir. Bu prensipler Kur’an’ın genel yapısı ve onu iyi tanıyan usul alimlerinin çalışmaları temel alınarak ortaya çıkarılır. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir:

1.    Kur’an, asla tarihe hapsedilmez.

Kur’an’la gelen vahyin getirdiği mesaj, tarihte belirli bir zaman ve kültürün anlayışıyla sınırlanamaz. Mesaj evrenseldir ve her zaman yenidir. Çünkü vahyin kaynağı olan Yaratıcı eskimez ve değişmez. Mesajla birlikte tüm varlıkları, mesajı anlayacak olan akıl ve zekâyı var eden O’dur. Bundan dolayı Kur’an okuyan kişi, Allah’ın şimdi ve burada kendisiyle konuştuğunu bilmelidir. Bu konuşma geçmişte değil, şimdi yapılmaktadır. Konuşan, tüm varlıkları ve insanı tüm özellikleriyle var eden olduğuna göre onu geçmişte değil, şimdi yapılmakta olarak okumalıyız. İnsanın sorularını, merak duygusunu, aklını, zekâsını ve anlayışını var eden Yaratıcı konuşuyor. Mutlak özellikleri olması gereken Yaratıcının konuşması ancak şimdi ve burada yapılan bir konuşma olarak okunur ve dinlenir.

2.    Kur’an, daima okuyana hitap eder.

Kur’an her zaman okuyucuya hitap eder. Bu hitabında başkalarının örnek alınacak olumlu veya olumsuz davranışlarından bahsettiği yerlerde okuyucu mesajdaki bu örnekleri üzerine almalıdır. Mesaj daima okuyanla alakalıdır, başka birinden söz etmez. Çünkü Yaratıcı o an, okuyan kişiyi terbiye etmek için onunla konuşur. Başkaları hakkında konuşmaz. Ayette geçen isimler başkalarının isimleri olabilir fakat bu kişilerin temsil ettiği anlayışlar her insanda dolayısıyla okuyucuda da vardır. Yaratıcımız bize bu örneklerle bu anlayışlarımızı düzeltmemizi öneriyor. Örneğin, Ebu Leheb’in mal ve paraya düşkünlüğü her insanda olan hırsı temsil eder. Bu nedenle, ilgili ayeti okuyan kişi bu sözler beni değil Ebu Leheb’i ilgilendirir diye düşünmemelidir. Tarihte böyle bir kişinin yaşamış olduğu rivayet edilir. Değişmeyen şey bu kişide olan hırsın her insanda da olmasıdır. Bu yüzden, ayeti okuyan kişi kendi Ebu Leheb’liğini terbiye etmek için dersler çıkarmalıdır. 

3.  Kur’an, kâinat şahitliğiyle okunur.

Kur’an, en başta okuyucunun bizzat kendi şahitliğiyle okunur. Okuyucu daima vahyin verdiği mesajın şahitliğini kendinde, varlıklarda, olaylarda dolayısıyla kâinatta aramalıdır. Mesajı anlayıp tasdik ettikten sonra inanmak gerekir. Böylece inancın temelleri sağlam biçimde inşa edilir. İnsan aklı, bir iddia ile ilgili delilleri görüp anladıktan sonra ikna olur ve onay verir. Vahiy de bu sürece tabi tutulmalı. Aksi halde, vahyin getirdiği mesaj anlaşılmaz ve değersizleşir. Okuyucu kendi tecrübeleri ve tasdik süreciyle mesajı onaylamalı. Örneğin, vahiy insana Cenneti vaad ediyor. Cennet sonsuz huzur ve mutluluk demektir. İnsan aklını ve duygularını dinleyerek bizzat kendisinin sonsuz huzur ve mutluluğu isteyip istemediğini sorgulamalıdır. Eğer insaniyetinin sonsuz mutluluk ve huzuru istediğini görürse o zaman vahyin vaadinin hak olduğu sonucuna ulaşır. Böylece mesajı bizzat kendisi şahitlik ederek tasdik etmiş olur. İnancı temellendirirken şu aşamaları bizzat geçmek gerekir: Gözlem-delil-ikna-tasdik. Mesajın doğruluğunu tasdik etmek için ilk adımda varlıklar ve olaylar gözlemlenir. İkinci adımda mesajı doğrulamak için insanın kendi varlığı başta olmak üzere, varlıklar ve olaylarda deliller bulunur. Üçüncü adımda akıl, mantık ve duygular bu delillerle ikna edilir. Dördüncü adımda ise mesaj tasdik edilir. İnanç, bu sürecin üzerine bina edilir.

4.  Kur’an, dünyevi menfaat için okunmaz.

Kur’an, Yaratıcının sözlü bir konuşması iken varlıklar ve olaylar ise Yaratıcının fiili konuşması olan bir vahiy türüdür. Her olay ve varlık O’nun eseri olarak okunmalıdır. Herhangi bir iyiliği kendine mal etmeden her zaman o iyiliğin esas Kaynağı olarak Yaratıcıyı görmek gerekir. Örneğin, insan muhtaç birine yardım ettiğinde kendini iyi hisseder. Ancak, bu yardım etme duygusu insana Yaratıcı tarafından verilmiştir. Bu iyiliği ya kendisi için bir gurur kaynağı haline getirebilir ya da Yaratıcının vasıflarının bir göstergesi olarak kullanabilir. Doğru olan, esas iyilik sahibinin Yaratıcı olduğunu kabul etmektir. Böyle yaptığında, Yaratıcının iyiliği seven olduğunun farkına varır. Yaratıcı yardım etmeyi sevendir, beni sevgi dolu bir Yaratıcı yaratmış sonucuna ulaşır. İyiliği kendine mal etmek ve bununla gurur duymak insanı kendi gerçekliğinden uzaklaştırır. Gurur, kendine ait olmayan bir özelliğe el koymak ve çalmaktır. İnsan gerçeği reddeden değil, kabul edenlerden olmalıdır. İnsanlığa uygun olan budur.

5.  Her varlık ve olay, Yaratıcıyı tanıtan bir ayettir.

Her varlık ve olayda Yaratıcının özellikleri yansır. Bu bakımdan varlıklar ve olaylar Yaratıcıyı tanıtan ayetlerdir. Yansımalar bu kâinat şartlarında yaratılır. Şuurlu bir varlık olan insan, bu yansımalardan hareketle esas varlık kaynağı olan Yaratıcıyı tanımakla mükelleftir. Fiili (kâinat), sözlü (Kur’an), uygulamalı (Peygamber örnekliği) ve yazılı (Mushaf), bütün vahiy türleri bu amaçla okunur. İnsanların “aklıma geliverdi” dedikleri ilhamların da varlık kaynağının Yaratıcımız olduğu bilinmelidir.

İnsan kendisine verilen yetenekleri ve özellikleri Yaratıcıyı tanımak amacıyla kullanmalıdır. Yetenek ve özellikleri bu amacın dışında kullanmak israftır. Kur’an’da israf böyle tarif edilir. İsraf, sadece gereğinden fazla yemek alıp kalanı da çöpe atmak demek değildir. Genel çerçevede bu da israf kapsamına girer. Ama esasında bir şeyi amacının dışında kullanmak israftır. Yemek, ölçülü biçimde alınır ve yemeğin Varlık Kaynağını tanıyarak şükretmek için yenir. Kur’an, Firavunu müsrif olarak tanımlar (10:83). Kendisine verilen yetenek ve özellikleri amacı dışında kullandığı yani onlara sahiplenmeye kalkıştığı için böyle vasıflandırılmıştır. Fakat, bu potansiyel her insanda var olduğu için Firavun gibi olmaktan kaçınmak gerekir. İnsanın varlığının gayesi Yaratıcıyı tanımaktır. Bu süreç sonunda elde edeceği mükâfat veya cezanın işaretlerini dünya hayatında tecrübe eder. Yaratıcı, kendisini tanıyan kişiye ferahlık ve emniyet duygularıyla bu dünyada Cenneti yaratır, tanımayana ise şiddetli iç sıkıntılarıyla tezahür eden Cehennemi yaratır.

https://ifw.ha-mim.org/the-principles-of-reading-the-quran-1

Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “The Principles of Reading the Quran – Part 1 –05/20/15” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yorum yazın