Ders Notları

Final Sınavlarına Hazır mısınız?

Final Sınavlarına Hazır mısınız? | Ha-Mim

İlgilenenlerin bildiği üzere, Bakara suresinin ilk beş ayetinde hem “hidayet” kavramının çerçevesi sunuluyor hem de bu çerçeveye göre inanıp yaşamaya çalışanların “felah”a ulaşacakları belirtiliyor. İlk ayette yer alan “Hurûf-ı mukatta”dan (kesik harfler) sonra, devam eden ayetlerde Kur’an hakkında hiçbir şüphenin söz konusu olmadığı ifade edilip onun “muttakiler” (takva sahipleri) için hidayet vesilesi olduğu zikrediliyor, ardından muttakilerin şu özellikleri sayılıyor: Gayba iman etmek, namazı ikâme etmek, rızık olarak kendilerine verilenlerden infakta bulunmak, Peygamber’e (asm) indirilene ve daha önceki peygamberlere indirilenlere inanmak, ahirete “yakînî” (kesin bilgi) biçimde tasdikte bulunmak. Son ayette de böyle olanların Rableri katında hidayet üzere oldukları ve onların kurtuluşa ulaşanlar olduğu dile getiriliyor (2: 1-5).

Yakınlarda gerçekleşen bir Ha-mim dersinde bu sıfatlardan “gayba iman” konusu müzakere edilirken bir katılımcı işarî (tasavvufî) bir tefsirden şu nakli yaptı: “Bil ki gayb iki çeşittir: Senden gizlenen gayb; senin ondan gizlendiğin gayb. Senden gizlenen gayb, “ruhlar âlemidir”. Çünkü sen “Elest bezmi”nde ruhen oradaydın; Rabbin hitabını işittin, rubûbiyet eserlerini gördün, melekleri ve peygamberlerin ruhlarını tanıdın. Sonra bedene bağlanınca ve beş duyu ile maddî âleme yönelince o âlem senden gizlendi. Senin ondan gizlendiğin gayb ise “gaybu’l-gayb”, yani “rubûbiyet huzurudur”. Sen varlığınla ondan perdelenmiş olsan da O senden gizli değildir. Nitekim buyurur: “Biz insana şah damarından daha yakınız.” Bir müzakereci bu ifadelerde geçen “Elest bezmini nasıl anlamak gerekir, gerçekten bu olay ruhlar aleminde olup bitmiş bir olay mıdır” diye sorması üzerine önce ilgili ayet paylaşıldı, sonra da istifadeli tefekkürler gündeme getirildi. Konuyla ilgili ayet şu:

وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪يٓ اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰىٓ اَنْفُسِهِمْۚ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰىۚۛ شَهِدْنَاۚۛ اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَۙ

“Hani Rabbin (ezelde) Ademoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü ‘Biz bundan habersizdik’ dememeniz içindir.” (A’râf 172).

Elest bezmi veya terkip olarak kullanımı itibariyle ‘bezm-i elest’e gelince, ben onu dünyada insana verilen istidat olarak anlıyorum. Yani dünyada, dünya şartlarında, yaratılışta bize verilen özelliklerle imanı yani gaybî esasları onaylayabilme yeteneği. İnsan olarak sende bu var! Sen bu istidadı kabiliyete dönüştürdün mü, kullandın mı, mesele bu! Sorumluluğun bu! Yani sana verilen donanımı doğru şekilde kullanarak kendi varlığını ve kainatı gözlemleyip inceleyerek varlık kaynağını bulmak. Peki buldun mu? Ayet diyor ki, ‘sende bu özellik var, bu yetenek var, bu istidat var, bu potansiyel var.’

Görüldüğü gibi ayet manevi alemlerden bahseden bir muhteva sunmuyor. Dolayısıyla tasavvuf ehlinin veya bazı müfessirlerin bu ayeti ruhlar alemi ile ilişkilendirmeleri yorumdan ibaret kalıyor. Nitekim derste ayetin metni ve meali dikkatlice okunduktan sonra, soru soran müzakereci, haklı olarak “ben burada ruhlar aleminden söz edildiğini görmüyorum” dedi. Bunun üzerine sufî tefsirdeki metni aktaran katılımcı özetle şunları söyledi: “Evet, ayette açıkça ruhlar aleminden vs. bahsedilmiyor. Fakat bazı müfessirler, özellikle de tasavvuf ehli, ‘bu ayette, geçmiş zaman kipi kullanılıyor, dolayısıyla olayın vuku bulduğu anlaşılıyor, bizim bebeklik çağındaki anılarımızı hatırlayamadığımız gibi bu olayı hatırlamamak da böyle bir olayın gerçekleşmediği anlamına gelmez’ diyor. Hatta bazı sufîler şu yorumu yapıyorlar: ‘Bu ayette ifadesini bulduğu üzere insanlar ruhlar aleminde böyle bir olay yaşadılar, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim? şeklindeki soruyu işitip ‘evet’ diye cevap verdiler. Aynı şekilde, öldükleri zaman da insanlar, mesela meleklerin suallerini işitecekler. İnsanlar doğmadan ilahî hitabı işittiklerine, öldükten sonra da bir biçimde işiteceklerine göre bu dünyada neden işitemediklerini düşünmek gerekiyor. Sebebi araya perdelerin girmesi. İşte tasavvuf kendi yoluna giren bir kimseyi (sâlik) perdeleri kaldırma eğitimine tabi tutuyor. Başka bir benzetme ile mesela bir kavanozda bal var. Kelâmcılar kavanozdaki balı göstermekle iktifa ediyorlar. Tasavvuf ise kapağı açarak kişinin balı tatmasını sağlıyor…”

Bunun üzerine başka bir müzakereci söz alarak şunları dile getirdi: “Elest bezmine geleceğim ama önce şuna işaret etmek istiyorum: Görebildiğim kadarıyla bizim geleneğimizde, -deyim yerindeyse- kavga var, kavga yapılmış. Kelâm-tasavvuf kavgası, medrese-tekke kavgası, mezhep kavgası, Eş’ariyye-Mu’tezile kavgası… Eş’arîyye deyince Mu’tezile ile kavga gündeme geliyor. Ehl-i sünnet deyinde Şia ile kavga gündeme geliyor. Medrese veya mektep deyince tekke ile kavga akla geliyor vs. Yani bir ‘kaynaşma’ görülmüyor. Kaynaşma, birbirinden faydalanma, birinin eksik bıraktığını diğer ile tamamlama görülmüyor. Verilen benzetmeye gönderme yapmak gerekirse, hem bize kavanozdaki balı gösteren kelâm ilminden hem de fiilen ona ulaşmamızı öğreten tasavvuftan faydalanılsa daha uygun olmaz mı? Evet, kelâmcılar aklî delillendirmelerle kavanozda bal olduğunu ispatlayacak delilleri gösteriyor ama eğer ben onu tadamayacaksam o baldan bana ne, demez miyim? Demek ki, birbiriyle Kur’an’in mesajını ayrı alanlarda anlamaya çalışan bu iki ekol aslında birbirlerine muhtaç değiller mi? Kavgalaşmak yerine yardımlaşarak Kur’an’ın mesajının katmanlarını açtıklarını fark etmeleri gerekmez mi?”

“Elest bezmi veya terkip olarak kullanımı itibariyle ‘bezm-i elest’e gelince, ben onu dünyada insana verilen istidat olarak anlıyorum. Yani dünyada, dünya şartlarında, yaratılışta bize verilen özelliklerle imanı yani gaybî esasları onaylayabilme yeteneği. İnsan olarak sende bu var! Sen bu istidadı kabiliyete dönüştürdün mü, kullandın mı, mesele bu! Sorumluluğun bu! Yani sana verilen donanımı doğru şekilde kullanarak kendi varlığını ve kainatı gözlemleyip inceleyerek varlık kaynağını bulmak. Peki buldun mu? Ayet diyor ki, ‘sende bu özellik var, bu yetenek var, bu istidat var, bu potansiyel var.’ Allah ayetteki mesajla bize bu vaadi veriyor. Onun için, mesela ‘Benim yardımım olmasaydı şunları yapamazdınız’ gibi mesajları da bu bağlamda anlamaya çalışmak lazım. Tekrar sözümün başına dönersem, biz geçmişteki kavgaların yahut kompartımanlara ayrılmanın bir parçası olamayız, olmamalıyız. Kelâm-tasavvuf tartışması üzerinden söylemek gerekirse ilm-i kelâmdan da faydalanmalıyız, tasavvuftan da. Çünkü maksadımız bal yemek ise, bala ulaşmak ise bizi buna götürenden de faydalanacağımız hususlar var demektir. Kavanozu açmayı ve balı yemeyi öğretenlerden de faydalanacağız demektir. Bu kaynaşmayı yapan Risale-i Nur eserlerini dikkatli bir şekilde okuduğumuzda böyle bir özelliğe sahip olduğunu görüyoruz. Bir açıdan bakınca kelâm kitabi gibi görünürken, diğer özelliklerine bakınca tasavvufi bir terbiye veriyor olduğunu görürüz. Bu nedenle olsa gerek, bazı bilim adamları Risale-i Nur’u belli geleneksel bir kategoriye oturtamadıkları için, ‘tefsir’ desen, tefsir geleneğindeki usule tabi olmuyor, ‘kelâm’ desen kelâm bilim dalının geleneksel “cedel” (tartışma) usulüne tabi olmuyor, tasavvuf eğitimi veriyor desen içerisinde birçok mantıkî tahliller bulunuyor vs. diyorlar.”

Daha sonra söz konusu ayetin anlaşılması istikametinde bazı noktalara işaret edildi, aynı müzakereci şunları söyledi: “Bir temsil ile ifade etmek gerekirse, sanıyorum şöyle diyebiliriz: Öğrenci için fiziki şartlardan tutun öğretmen yahut öğretim elemanları teminine kadar her türlü eğitim-öğretim imkanını hazırlayan yönetim, ikaz etmek amacıyla öğrenciye diyor ki, ‘Sana, gerekli bütün imkanlar sağlandı, söz gelimi, şu kadar profesör geldi, ders verdi. Sen işte bu imkanların içinde bulunuyorsun. Bu fırsatı kaçırma. Sonra final imtihanları geldiği zaman, ‘Hayır, benim bunlardan haberim yoktu’ demen mümkün değildir. Çünkü zaten sen bu imkanlar içerisindesin. Dolayısıyla, bu sorular nereden çıktı, demeyin.’ Baktığımızda, Yaratıcı bize bu anlamda her türlü imkanı hazırlamış değil midir? Bize uygun donanım vermiş, Peygamber göndermiş, mesajını ulaştırmış değil midir? Kıyamet gününde, yani finalde -çünkü kıyamet ‘kâim olma, ayağa kalkma, bir tür hesaba çekilme demek- bizim ‘haberim yoktu, bilmiyordum, duymadım’ gibi mazeretler ileri sürmeye hakkımız yoktur. Kur’an’ın, ‘…kendilerine karşı şahit tutarak: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiş, onlar da, ‘Evet, şahit olduk’ (ki Rabbimizsin) demişlerdi’ şeklindeki haberi, bize kendi gerçeğimizi hatırlamaktan ibarettir. Değilse, bilmediğimiz, unuttuğumuz bir olaydan haber veriyor olamaz. Çünkü geçmişte olan bir olayı hatırlamamızı beklemekten ibaret bir konuşma olsaydı, ben de ‘Özür dilerim, hatırlamıyorum. Sen beni hatırlayacak özellikte yaratmadın, ne yapayım?’ der, geçerdim. Yani ayet bir bakıma diyor ki, ‘bu okulda öğretilenler hakkında soruları size soracağım, okulun imkanlarından faydalanarak anlatılan dersleri iyi dinleyin, sizde bu anlatılanları anlama, öğrenme ve uygulama kapasitesi var. Sakin bu kapasitenizi kullanmayı ihmal etmeyin’. Okul hayatı da öyle değil midir? Mesela üniversiteye kaydoluyorsun. Ama kimse sana zorla ‘derse gir, dersleri takip et, not tut vs.’ demiyor. Ama dönem sonunda imtihan yapılır. Anlatılanlar sorulur. Sen eğer ihmalkar davranmışsan, bu senin sorunundur, mazeret beyan edemezsin. Şu da var: Diyelim ki, sen birinci sınıftasın. Sana ona göre ders verilir, sınavlarda sana senin düzeyine göre sorulur. İleri aşamalarda isen, yine bulunduğun seviyeye göre eğitim verilir, imtihanlarda da o düzeyde öğretilenlerden sorumlu olursun. Görüldüğü gibi aslında mesele çok basit, çok anlaşılabilir bir mahiyet taşıyor. İşi ‘bezm-i ezel’ gibi gizemli kelimelerin arkasına sığınarak anlaşılmaz konuma getirmeye, ‘Sen bunları bilemezsin, bunları anlamak ancak özel kişiler hastır’ demenin alemi yok. Ayet bu dünyadaki vakıamıza hitap ediyor. ‘Derslerine çalış, eğitimin hakkını vermeye gayret et’ diyor. Çünkü dünyadaki görevimiz bu!”

Yani ayet bir bakıma diyor ki, ‘bu okulda öğretilenler hakkında soruları size soracağım, okulun imkanlarından faydalanarak anlatılan dersleri iyi dinleyin, sizde bu anlatılanları anlama, öğrenme ve uygulama kapasitesi var. Sakin bu kapasitenizi kullanmayı ihmal etmeyin’. Okul hayatı da öyle değil midir? Mesela üniversiteye kaydoluyorsun. Ama kimse sana zorla ‘derse gir, dersleri takip et, not tut vs.’ demiyor. Ama dönem sonunda imtihan yapılır. Anlatılanlar sorulur. Sen eğer ihmalkar davranmışsan, bu senin sorunundur, mazeret beyan edemezsin.

Daha sonra bir müzakereci şunu ilave etti: “Söz konusu ayette ‘insanın kendisine şahit kılınması’ndan söz ediliyor, böyle bir şeyi hatırlamadığımıza göre bunu bilmediğimiz alemde gerçekleşen bir olay olmaktan ziyade bugün insan olarak yaşamakta olduğunuz gerçeklik olarak düşünmek daha makul görünüyor. Yani ben, az önceki müzakerede belirtildiği üzere, kendi insanî gerçekliğimi görüyorum, bana başta akıl ve duygular olmak üzere gerçeği anlayıp oynayabileceğim yetilerin verildiğini bizzat yaşayarak anlıyorum. Bunu inkar etmem mümkün değil. Dolayısıyla tam da ayetin belirttiği gibi yarın kıyamet gününde, yani final sınavlarının yapıldığı günde ‘Hayır, böyle özelliklerimiz yoktu, Yaratıcıyı tanıyıp tasdik edecek potansiyelimiz yoktu’ diyemeyiz. Ayeti böyle anlayınca, mânâ şahsen benim dünyama oturuyor.”

Bunun üzerine önceki müzakereci tekrar söz alarak şunları söyledi: “Kimilerinin bu ayeti bilmediğim, görmediğim bir alemde olup bitmiş olay gibi anlamalarına katılmak mümkün değildir, Kur’an böyle konuşmaz çünkü. Kur’an bugünümüze, şimdimize yönelik, insanî özelliklerimizle onaylayabileceğimiz şekilde konuşur. Eğer bunu böyle anlamaz da ‘ervah aleminde yaşanan bir sahne’ olarak anlamaya kalkarsak birçok spekülasyon yapmak zorunda kalırız. Nitekim bu tür kaynaklara baktığımızda, ulu orta pek çok anlatı ile karşılaşıyoruz. Dikkat etmek lazım. Dediğim gibi okul örneği anlamamızı kolaylaştırıyor. Şimdi, -diyelim ki-, fizik okuyan birisi düzenli olarak okula gitmemiş, dersleri takip etmemiş, verilen ödevleri yapmamış ise, sonuçta fizik öğrenemeyecektir. Bu kişiye ‘Neden fizik öğrenmedin’ denildiğinde, onun ‘Ne yapayım, kabiliyetim yoktu’ demesinin mazereti olur mu? Başarısız olmasının yeteneksizlikten mi yoksa öğrenciliğin hakkını vermediğinden mi kaynaklandığı gayet açıktır. Aklını, düşünme melekesini, duygularını kullanmaksızın hayatını geçirmiş, dolayısıyla iman ve itaatten uzak kalmış birisinin kıyamet günü yahut kıyamet sonrasında, ‘Neden iman etmedin’ denildiğinde, onun ‘Yeteneğim müsait değildi, insanî niteliklerim beni iman etmekten alıkoydu’ deme hakkı var mıdır? Ayet, bize verilen ‘insaniyet’imizi kullanmamızı, insaniyetimizin iman ve itaate elverişli olduğunu fark etmemiz gerektiği dersini veriyor diye anlıyorum.”

Ders bu çerçevede verimli tefekkürler ile devam etti, Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın