Kur'an Okumaları Usûle Dair

Kur’an Okuma Denemeleri: Karia Suresi-3

Kur’an Okuma Denemeleri: Karia Suresi-3 | Ha-Mim

İnsan ruhunun burada geçicilik yaşadığını ve ebediyet beklentisi olduğunu biliyoruz. Ruhun varlığındaki ebediyet duygusunun varlık kaynağı nedir? Atomlar mı? Atomun kendisi kâinattaki düzene uymak zorundadır. Düzen ise Bilinçli Bir İrade’ye göre hareket etmek zorundadır. Ruhta yansıyan duygular insana kâinat türünden olmayan bir Varlık Kaynağı tarafından verilir. İnsanın dünyadaki deneyimlerinden çıkaracağı bir sonuç olarak, “El-Kari’a” haberinin gerçek olduğunu ve bu dünya okulundan mezun olduktan sonra da bu olayın ruhunun başına gelmesi gerektiğini söyleyebiliriz.

Kur’an’ı okuyan herkes onun ilk muhataplarının yaşadığı duygusal değişiklikleri yaşayabilir. Çünkü mesaj evrenseldir, her devrin insanı için anlam kaynağıdır. Bunu yaşayabilmek için de insanın var oluşuyla ilgili ciddi soruları ve arayışları olmalıdır. Aksi halde mesajı anlayamaz. Varlığına mana bulamayan, ne için yaşadığını bilmeyen bir insan akıbetinin ne olacağını bilememenin dehşetini yaşar. Kur’an bu noktada insana bir teklifle gelir: “Sen ve bütün varlıkların Varlık Kaynağı Tek ve Mutlaktır. Seni şimdi var ettiği gibi ebediyen varlığını devam ettirir çünkü O her özelliğiyle Mutlak yani sonsuz yaratma gücüne sahip olandır. Her an değiştirerek, yenileyerek yarattığı şu kâinattaki sürekli değişime rağmen yaratılışta bir eksiklik, bir kusur, bir düzensizlik görülmemesi Yaratıcının özelliklerinin sonsuz olduğunu bildirir. Senin her ihtiyacını tam manada karşılayıp daima mutlu ve huzurlu olmanı ancak O sağlayabilir.”

Arayıştaki bir insan, Kur’an’ın bu ayetlerinden gelen manaları hissedebilir. Kur’an edebiyatı, insanın duygusal yönü üzerinde muazzam bir etkiye sahiptir. Yani, Allah’ın Kelamını okuyan bir kişi kendi hayat şartlarında ayetteki mesajı şöyle test edebilir: “Varlığım bir çıkmazla sona eremez, ben sayısız duygu ve kapasiteye sahip çok değerli ve bilinçli bir varlığım. Öyleyse anlamsızlığa teslim olamam. Beni böyle bilinçli ve özel biçimde yaratan Varlık Kaynağım elbette beni görüp duyuyor olmalıdır. Aksi halde, Yaratıcı olamaz. O zaman şimdi O’na samimi biçimde yönelmeli, bana fayda vermeyen olumsuz düşünce ve işlerden uzaklaşmalıyım.”

Vahyin geldiği zamanlardaki şairlerden hiçbiri, Kur’an metninde insanlara anlatılan ve sunulan gerçeğe karşı çıkamadı. Bu gerçekleri bilmedikleri için şiirlerinde ifade etmeleri de söz konusu olamazdı. Ayrıca Kur’an ifadelerinde anlam katmanları ve genişliği öyle bir belagat düzeyindedir ki, onunla yarışmanın mümkün olmadığını biliyorlardı. Bizim şimdi yapmamız gereken, mesajın manasını öğrenmek ve bize ne dediğini bilmeden onu yalnızca dinî terimlere indirgememektir. Kur’an’ın kelimelerini üzerimizdeki manevi bir etkiyle asla “alıntı ifadeler” veya “dini terimler” şekline çevirmemeliyiz. Şu sonuca varmak için akıl yürütmeliyiz: “Hayatımın amaçsız olmadığından kesinlikle eminim. Yani, burada bana verilen her şeyin hesabı sorulacak. Varlığım bana sermaye olarak verilmiş. Bu sermayenin asıl sahibi olan Yaratıcım bunu nasıl kullandığımı bana soracak. Öyleyse, hayatımın esas gayesi Yaratıcımı tanımak için çalışmak olmalıdır.”

فَأَمَّا مَن ثَقُلَتْ مَوَٰزِينُهُۥ

101:6. “O gün tartıda iyilikleri ağır basan.”

Tartıda, yani hesabımızın sonucunda, iyilik veya sevabın yani doğru ve gerçekleri onaylayan tercihlerin, gerçek dışı olanları reddedip hayatın sorumluluğunun bilinciyle yaşanılan anların ağır basması ebedi huzura delalet eder. Sevap kelimesi çok geniş manadadır ve ancak sınırlı bir tercümesi yapılabilir. Sevap, salih amel manasına da gelir. Bir inancın doğru olması anlamına da gelir. Yanlış-doğru cevap karşılaştırmasında doğru Arapçada “sevap” olarak ifade edilir. Bu ayetin verdiği iyiliklerin ağır basması haberi, insanın kendi gerçekliğini fark etme derecesiyle ilişkilidir. İnsan aciz, var edilmeye muhtaç, fakir ve zayıftır. Varlığı kendine ait değildir. İnsanı ve diğer tüm varlıkları var eden, Mutlak Bir Varlık Kaynağıdır. İnsan bilincinin bu gerçeği bilmesi ve tasdik etmesi, yani varlık ve fiillerin gerçek Sahibini tanıması gerekir. Bunun hakikat olduğunu bilen ve hakikate teslim olan insan felaha erer. Herhangi bir amelin “sevap” veya “salih” olmasının temel şartı onun bu bilinçle yapılmasıdır.

فَهُوَ فِى عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ

101: 7. “Kendini razı olduğu bir hayatta bulur.”

İnsanın kendi gerçeğini kabul etmesi ve onaylaması, cehaletinden ve gafletinden daha ağır basıyorsa, o zaman anlamlı bir hayatı ve anlamlılığın verdiği huzuru bu dünyada ruhunda yaşadığı gibi ölümünden sonra da yaşayacağını tasdik eder. Böyle bir haberi duymaktan memnun kalır. Gerçekten de eğer insanın bilinci ve farkındalığı gafletine galip gelirse o zaman kendini Yaratıcının huzurunda hisseder ve mutlu bir hayat yaşar. Yaratıcıya güvenir ve kendisine her şeyi O’nun verdiğini fark eder. Yani nankör olmaz ve tanıdığı Yaratıcının ona sonsuz mutluluğu temsil eden Cennet’i vereceğini, Yaratıcısına dönüp özür dilediği takdirde gaflet ve hatalarını affedeceğini ümit eder. Hata yapmak kaçınılmazdır. Her zaman hata yaparız fakat bu hatalardan dolayı kötümser biçimde umutsuzluğa kapılmamalıyız. Hatalarımızı yalnızca Ona itiraf etmeliyiz ve özür dilemeliyiz Hata yaptığımızda hemen yapabildiğimiz kadarıyla iyi şeyler yapmaya girişmeliyiz. Daima Yaratıcıyı tanımak ve O’na teslim olmak, Ona şükretmek ve O’nu onaylamak için çalışmalıyız. Bize emanet olarak verilmiş duygularımızı amaçsızca, boşa harcamamalıyız.   

İnsan, Yaratıcısını her tür varlığın ve rızkın Sahibi olarak tanıdığı kadarıyla yaptığı hatalardan dolayı O’ndan af diler. O’nun Mutlak merhametine sığınarak ümitsizlikten uzaklaşır. İnsana yaraşan hatalardan dolayı pişmanlık duyarak af dilemektir. Hatalar insanı samimi biçimde Yaratıcısına yönlendirerek terbiye eder. Fakat hatalardan pişmanlık duymamak ve tevbe etmemek, ümitsizliğe kapılmak insanı bu eğitimden uzaklaştırır. Tevbe etmek, insanın kendisine verilen tüm nimetler ve iyiliklerin gerçek Sahibi olan Rabbini tanımasının en iyi yoludur. Aksi takdirde ruh, yaptığı tüm hataların ağırlığını kaldıramaz. İnsan, geçmişte yaptığı tüm hataları hatırladığında bunların gerçekten çok ağırlaştığını ve kendisini umutsuzluğa sürüklediğini görür. Ancak samimi biçimde, hatalarından pişmanlık duyarak şöyle dua etmesi insanı umutsuzluktan uzaklaştırabilir: “Ey Yaratıcım! Sen cömertsin! Her zaman merhametlisin ve rahmetin her şeyi kuşatır. Her şey Senin rahmetinle vardır. Mutlak şefkat ve merhametinle beni affedeceğini ümit ediyorum. Lütfen beni affet. Sen merhametli davranarak bana pişman olmayı nasip ediyorsun, ben de Senin affına sığınıyorum.”

İnsan, duygularını inkâr etmeyip çarpıtmadığında Yaratıcının kendisinde yansıyan özelliklerini fark edebilir. Affetmek insanın fıtratında var. Dolayısıyla Yaratıcının affedici özellikte olduğunu buradan anlamak mümkündür. Bu özellikleri anlamak biraz eğitim ve konsantrasyon gerektirir. Konsantre olurken ve düşünürken hemen “Allah merhametlidir, affeder canım” deyip geçiştirmemelidir. Bunu fark etmek için kişinin kendine zaman tanıması gerekir. Affedilmenin zevkini kendisine karşı yapılmış yanlış davranış ve sözleri affederek bizzat yaşaması lazımdır ki, “Yaratıcım bana bu affetme duygusunu vererek kendi affediciliğini gösteriyor” diyebilsin. Bu farkındalık kişinin inancının temeli olur. Bununla beraber inancını teyit eder. Namaz sırasında ulaştığı bu sonuçları Rabbine sunar. İnancın temelinde yer alan bu arayış sürecinde insan muhakemesini kullanır ve kendisine eleştirel yaklaşır. Bir şeyin doğru olup olmadığını test ederek sonuca ulaşır. İnancını tahkik ve tahkim etmek isteyenlerin soruları olmalı ve bunlara cevaplar aramalıdır. Mutlak Bir Yaratıcının farkındalığıyla yaşayan insanlar, Yaratıcının Gücünü ve Merhametini, ne kadar cömert ve şerefli olduğunu bilir ve O’na derin saygı duyarlar. Yaratıcı, Kendisini tanıma özellikleriyle donatarak yarattığı insanı sever ve onun için en iyisini ister. Kendisini tanıması karşılığında da ona ebedi saadet vaad eder. Vaadinin gerçekliğini de insan Yaratıcısını tanıyarak Onun Mutlak varlığının bilinciyle yaşadığı anlarda duygu dünyasındaki beklentilerinin karşılığının verileceğinden emin olur, güvenle yasar. Ölüm haberini, “Beni ölümü, geçiciliği sevmeme duygusuyla yaratan, mutlaka bana yok olup gitme gibi anlamsız bir sonuç vermeyecektir” diye ümitle karşılar. Yaratıcıyı tanımayanlar ise bu sonsuz mutluluk duygusunu bu dünyada tatmin edecek hiçbir kaynak bulamadıkları için -çünkü her şey fanidir, geçicidir- kendilerini ümitsizlik içinde bulurlar.

Kur’an Okuma Denemeleri: Karia Suresi-3 | Ha-Mim

وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَٰزِينُهُۥ

101: 8. “Fakat iyilikleri tartıda hafif gelenler.”

Var edilmeye muhtaç olduğunu ve her an var edildiğini fark edip onaylamayanların bu seçimleri yaradılışlarındaki iyiye, doğru olan anlayışlara ve davranışlara meyilli olma özelliklerini köreltir. Yaradılışına uygun, doğru işler yani sevaplar azalır, inkâra, nankörlüğe, bencilliğe yönelik işler artar. Kendisine verilmiş duygularını amacına uygun biçimde kullanmayan, varlığının kendisine ne için verildiğine cevap aramayan, kendisinin ve bu kâinatın Bir Sahibi olduğunu inkâr eden biri çoğunlukla yanlış seçimlerde bulunduğu için yanlışları ağır basar. Az miktardaki, dünya hayatında yaptığı doğru işleri hafif gelir ve onu acı bir azaptan kurtaramaz.

فَأُمُّهُۥ هَاوِيَةٌ

101:9. “Onların anası Haviyedir.”

Yaratılmışlığını kabul ederek Yaratıcıya teslim olmayanlar kendilerini dipsiz bir uçurumda bulurlar. “Ümm” kelimesi anne anlamına gelir. Varlık Kaynağı olarak Yaratıcıya değil de başka unsurlara bel bağlayanlar ruhen onulmaz acılara gark olur. Öyle ki bu acılar bir annenin evladına sımsıkı sarılıp sinesine basması gibi sahibini kucaklar ve ateşiyle yakar. Burada “haviye” kelimesi sözlükte dipsiz uçurum manasındadır. Yaratıcıyı inkâr etmenin ateşi, dipsiz bir uçuruma düşmenin verdiği dehşet duygusuna benzer bir hisle inkârcıyı yakar. Bu kelime sürekli düşmeyi, kaybetmeyi, her gün ölüm yokluğuna biraz daha yaklaşmayı hisseden insanın ruh halini güzel biçimde tasvir eder. Bu dipsiz uçurum, bir annenin evladını iştiyakla kucaklaması gibi şiddetle inkârcıyı kucaklayıp kendine çeker.

وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا هِيَهْ

101:10. “Haviye nedir bilir misin?”

Bu ayette dikkat çekici biçimde tekrar haviye ne demek diye soruluyor. Ayet, bu soru ile dipsiz bir uçurum olan haviye ile neyin kastedildiğinin sonraki ayetlerde açıklanacağının işaretini verip insanı düşünmeye davet ediyor.

نَارٌ حَامِيَةٌۢ

101:11. “Dağlayıcı bir ateştir.”

Haviye burada kavurucu ve dağlayıcı bir ateş olarak tarif ediliyor. Dipsiz bir uçurumun bitmeyişi gibi bu ateşin şiddeti ve alevi hiç bitmez. Öyle bir ateş ki, içine bir şey konduğunda onu tamamen eritir. Bu dehşetli yanma, insanın ruhen duyduğu yalnızlık ve anlamsızlık hissini tarif ediyor. Varlık Kaynağını bulmayan, O’nu tanımayan bir insanın ruhu, geleceğe dair hiçbir umudun kalmamasının ve acı bir huzursuzluğa kapılmanın yakıcı dehşetini yaşar. Bu acı insana, “keşke hiç var olmasaydım” dedirtir. Çünkü bilinci ona sürekli her şeyin ve daha da önemlisi kendisinin, her an fenaya gittiğini hatırlatır. Bu sürekli gidiş halinde ben nereye gidiyorum endişesi hep canlıdır zihninde. Öleceğinden emindir. Her gün öldüğünü ve zamanının biraz daha azaldığını fark eder. Geçen zamanı ve yaşadıklarını asla geri getiremeyeceğini bilir. Anıların cansız görüntüleri var fakat onlar artık bitti. Görüntüler, yaşanmış acıları veya mutlulukları sadece buruk bir biçimde hatırlatır. Bu hali yaşadıkça umutsuzluğu artar. Umut azaldıkça, yarının da gideceğini, burada hiçbir şeyi tutamayacağını hatırlar. Sanki, her gün bir uçurumun dibine doğru gider. Bu dehşet anlarında kendini güvende hissetmez. Yaratıcıyı tanımamanın dehşeti bu şekilde tasvir ediliyor. Bu dehşetli tasvir insanı, kendi gerçekliğini kabul ederek ölümden sonraki hayata hazırlanmak için harekete geçirir. İnsan bu şekilde dünyaya getirilerek terbiye ediliyor. Ayetteki mesajı alan her insan, şu andan itibaren bu gerçekliğe şahit oluyor. Ölüm, her an kişiyle beraberdir; her geçen gün bir ölüm deneyimidir. Bu, insanın yalın gerçekliğidir ve bunu asla inkâr edemez. Ölüm gerçeği, şu anda bu mesajı alan herkesin bilinç kapısını şiddetle çalıyor ve değişmez hakikatin haberini veriyor. Her ne kadar “ölüp yok olacağım, o zaman hiçbir şey hissetmeyeceğim” diye kendisini kandırmaya çabalasa da kendi vicdanında çok iyi bilir ki, insan bedenden ibaret değildir, anlamsız duygularla donatılmamıştır. İnsanın bedeni yaşlanır, yorulur ve fakat ruhu hiç yorulmaz. Gözü görmez hale gelse bile görmek isteme duygusu yok olmaz. Hatta görmez hale gelen gözünün tedavisinin mümkün olduğunu bilse bu dünyada topladığı tüm mal varlığını verir, gözünün tekrar görmesini ister. İşte insanın aslı bu ruhtur, göz yalnızca bir alettir. Beden de bu dünya şartlarında bir uygulama aletidir. Bu alet ölür, fakat ruh madde değildir ve ölmez. Ölüm, ruhumuzu hangi yönde eğittiysek ona layık bir beden verileceğinin garanti haberini getirir.

Bütün bu gerçekliğe rağmen insan kendini başka şeylerle meşgul etme yolunu seçebilir. Gözlerini güneşe kapatır gibi her an yaklaşmakta olan o anın geliyor olduğunu unutmak isteyebilir. Ama bunlar geçici rahatlamalardan başka bir şeye yaramaz. İnsan kendi gerçekliğinden kaçamaz. Kendinden kurtulamaz. Öyleyse yapılması gereken en doğru şey kendi gerçekliğini kabul etmektir. Var edilmek zorunda olduğunu ve Varlık Kaynağının Tek ve Mutlak olduğunu idrak ederek O’na teslim olmaktır. Yaratıcıyı tanıyarak yaşamak, hayatı anlamlı ve huzurlu hale getirir. Bu hayatın amacı da zaten hayatın Sahibini tanımak ve O’na yaklaşmaktır. Bunu yapmaya başlayan bir insanı Yaratıcı, Mutlak merhametiyle kuşatır ve ruhunun Kur’an ile verilen haberi onaylamasını nasip eder. Bu ayetler insanı, var olma gerçeği ve amacı hakkında düşünmeye sevk eder. Ebedi bir mutluluk ve huzur haline ulaşabilmeye teşvik eder. Kari’a Suresi, Mutlak, bilinçli bir Yaratıcıyı kabul etmeden yaşamanın ne kadar korkunç olduğunu tasvir ediyor.

Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Qari’ah –01/18/21” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yorum yazın