Ders Notları

Peygamberler “Dünya Hâkimiyeti” Peşinde Koşmaz!

Peygamberler “Dünya Hâkimiyeti” Peşinde Koşmaz! | Ha-Mim

Ha-mim’de, geçtiğimiz günlerde yapılan Kur’an Çalışmaları dersinde Hz. Süleyman kıssası ile ilgili bazı ayetler okundu, kıymetli müzakereler paylaşıldı. Bilindiği üzere Hz. Süleyman kıssası, bazı kesitleri bakımından başka surelerde geçiyorsa da Neml suresi’nde (27: 15-44) özellikle Sebe Kraliçesi ile ilgili bölüm kısmen detaylı olarak yer alıyor. Diğer kıssalar gibi bu kıssanın da her bir sahnesi, diğer bir ifadeyle, her bir ayeti çok önemli mesajlar veriyor. Yeter ki Kur’an kıssaları “Kur’an’ın ana maksadı”na, yani insanlara hayatlarının veriliş maksadına göre anlamlı bir şekilde kullanmaları için yaptığı “Yaratıcılarının rehberlik konuşması” olduğu hakikatine uygun olarak okunsun. Aksi halde bu kıssalar tarihi malzeme olarak kalan anlatıya dönüşür, dönüşüyor.

Temel bir özelliği Kur’an ayetlerini, Peygamber (asm)’ın hadislerini ve Risale metinlerini anlamada “usulî prensipler”e dikkat çekmek olan Ha-mim’de, söz konusu ayetler, “Peygamber kıssalarını okuma prensipleri” açısından yani kıssaların dilini çözüp bize bakan yönlerini tespit etme anlayışı ile okundu ve -benim kendimce çok özgün bulduğum- yorumlara ulaşıldı. Ben bunlardan birisine değinmekle iktifa etmek istiyorum.

Daha açık ifade etmek gerekirse, Peygamberler mal için savaşmaz veya mal peşinde koşmaz. Allah’ın verdiği nimetlerle yetinir. Maksat mal veya toprak işgali değildir. Önemli olan mesajın ulaşması ve kabulüdür. Bunu Emeviler’den başlayarak Osmanlılar’a kadar İslam aleminin anlayıp anlamadığı soru işaretidir.

İlgili ayetlerde Hz. Süleyman’ın, muhtelif gruplardan oluşan ordusu ile ilerlerken kuşlardan Hüdhüd’ü göremediği, sonra onu bulup nerede olduğunu sorduğunda, onun Sebe’den bir haber getirdiğini söylediği ifade olunuyor. Devamında, Hüdhüd’ün burada büyükçe bir tahtı olan kraliçe gördüğü, onların Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını öğrendiğini naklettiği, bunun üzerine Hz. Süleyman’ın bir yazı yazarak Hüdhüd i’le kraliçeye gönderdiği, kraliçenin de mektubu alınca ne yapmak gerektiği konusunda ileri gelenlerle istişarede bulunduğu belirtiliyor. İleri gelenlerin kraliçeye güçlü olduklarını, emir vermesi hailinde savaşacaklarını söyledikleri, kraliçenin ise “Ben elçilerle bir hediye gönderip ne ile döneceklerine bir bakacağım” dediği zikrediliyor, ardından ayette şöyle söyleniyor:

فَلَمَّا جَآءَ سُلَيْمٰنَ قَالَ اَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍۘ فَمَآ اٰتٰينِ‌يَ اللّٰهُ خَيْرٌ مِمَّآ اٰتٰيكُمْۚ بَلْ اَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ

“(Elçilerin sözcüsü) Süleyman’ın huzuruna gelince, Süleyman ona şöyle dedi: “Siz beni mal ile desteklemek (ve böylece etkilemek) mi istiyorsunuz? Oysa Allah’ın bana verdiği size verdiğinden daha hayırlıdır. Fakat hediyenizle ancak siz sevinirsiniz.” (27. 36) Devam eden ayetlerde olayın ilerleyen safhaları anlatıldıktan sonra, kıssa kraliçenin Hz. Süleyman’ın tebliğini kabul ederek “Ey Rabbim, Şüphesiz ben nefsime zulmetmiştim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum” (27. 44) şeklindeki ifadesi ile sona erdiriliyor.

Derste, detaya girilmeksizin ayetlerin günümüze, bize bakan yönlerine kısaca işaret edildikten sonra yukarıda meali verilen ayetle ilgili olarak bir müzakereci şunları söyledi: “Makul şartlarda düşünüldüğünde, kraliçenin Hz. Süleyman’ın ‘peygamber’ olduğunu ilan ettiğini, -en azından-, duymuş olması tahmin edilebilir. Fakat şüphe taşıdığı da anlaşılıyor. Onun için denemek üzere hediye gönderiyor. Eğer hediyeyi alır ve barış yolunu tutarsa hükümdardır, reddederse iddia ettiği gibi peygamberdir, diye düşünüyor olmalıdır. Hz. Süleyman’ın onun hediyesini reddetmesi üzerine, -devam eden ayette işaret edildiği gibi-, onunla baş edemeyeceğini anlıyor, dinini öğrenmek için Süleyman’ın yanına geliyor…”

“Ayette Hz. Süleyman’ın kraliçenin elçilerine karşı, “Siz beni mal ile desteklemek (ve böylece etkilemek) mi istiyorsunuz? Oysa Allah’ın bana verdiği size verdiğinden daha hayırlıdır” ifadesi Peygamberlerin meselesinin dünyalık olmadığını dile getiriyor. Daha açık ifade etmek gerekirse, Peygamberler mal için savaşmaz veya mal peşinde koşmaz. Allah’ın verdiği nimetlerle yetinir. Maksat mal veya toprak işgali değildir. Önemli olan mesajın ulaşması ve kabulüdür. Bunu Emeviler’den başlayarak Osmanlılar’a kadar İslam aleminin anlayıp anlamadığı soru işaretidir. Biliyoruz ki, Kur’an’da kıssası geçen peygamberlerin büyük çoğunluğu melik yani siyasi yönetici değildir. Onların görevi insanlara rehberlikte bulunmaktır. İnsana varlığı ve hayatı sorgulama merakı veren Yaratıcı bunların cevabını iletecek rehber şahsiyetler göndermiş olmalıdır. Peygamberler bu misyonla görevlendirilmiş kimselerdir. Onların temel amacı kendilerine bildirilenleri ‘tebliğ etmek’tir. Onun ötesinde her hangi bir dünyalık gayeleri yoktur, olamaz…”

Bu kısa fakat “nübüvvet görevi” açısından önemli yorumun ardından başka bir müzakereci de şunu dile getirdi: “Peygamberlerin dünyalık bir maksadı yoksa, onlar dünya peşinde koşan insanlar değilse, onlar için dünya menfaati veya ‘toprak işgali’ anlamında siyasi hakimiyet söz konusu değilse, daha doğrusu söz konusu olmaması gerekiyorsa, peygamber mesleğini sürdüren yani İslamî davet ve tebliğ çalışmasında bulunan kimseler için de aynı prensibin söz konusu olması gerekiyor. Bu tür çalışma ve faaliyetler hiçbir dünyevi ve siyasi menfaatlere de alet edilmemelidir, diye anlıyorum, bu ayetin bize verdiği mesajlardan birisi olarak.”

Müzakereciler bu noktanın altını çizince ben Kur’an’da peygamberlerin dilinden birçok kez tekrarlanan, “Biz (peygamberlik görevimize karşılık) sizden hiçbir ücret istemiyoruz, bizim ücretimiz alemlerin Rabbinedir” (26: 109, 127, 145, 164, 180) şeklinde geçen ayetleri hatırladım. Ardından da Said Nursi’nin şu sözlerine intikal ettim: “Neşr-i hak için enbiyaya ittibâ etmekle mükellefiz. Kur’ân-ı Hakîmde, hakkı neşredenler ‘in ecriye illâ alallah’ diyerek insanlardan istiğnâ göstermişler. Sûre-i Yâsin’de, -mealen- ‘Sizden hiçbir karşılık beklemeyen kimselere tabi olun, onlar doğru yola ulaştırılmış kimseleredir’ (36: 21) ayeti meselemiz hakkında manidardır” (Mektubat, İkinci Mektup).

Daha sonra önceki müzakereci tekrar söz alarak şunları paylaştı: “Otorite sahibi olsak bile insanları otoritemize itaate değil, mesaja muhatabiyete davet etmemiz gerekir. İslam tarihinde fetihler döneminden itibaren, farklı zaman ve coğrafyalarda yönetici elitlerin bu ilkeyi her zaman öncelemediği; özellikle mali ve idarî dengelerin etkisiyle, halkın dinî dönüşümünün teşvik edilmediği uygulamalarının da görüldüğü söylenebilir. Arnavutluk örneğinde olduğu gibi, Osmanlı yönetimi idarî kadrolara Anadolu’dan Müslüman unsurlar taşımış; Bektaşî tarikatı da yönetimin Müslümanların elinde olmasının sağladığı imkânlardan yararlanarak şeyhler ve davetçiler göndermiştir. Bu süreç, halkın İslam’la temas etmesinde ve zamanla Müslümanlaşmasında önemli bir rol oynamıştır.”

Bilindiği gibi Resulullah da Medine’ye geldiğinde, yerli halkın isteği üzerine şehrin idarecisi olmuştu. Medine kısa sürede gelişerek şehir sınırlarını aşan bir güç merkezi haline gelmiş, Peygamber (asm) de Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde en güçlü olan bu yönetim merkezinin başkanı vazifesini de deruhte etmiştir. Ama hayatı boyunca amacı insanlara Kur’anî mesajı hem sözlü olarak hem de yaşayışıyla uygulamalı olarak tebliğ etmek olmuştur. Hiçbir zaman ne bu görevinden dolayı ve ne de Allah’ın insanlara ulaştırmak için emanet ettiği vahyi tebliğ ederken insanlardan maddi bir karşılık beklememiştir. Toplumdaki herhangi sıradan bir vatandaşın hayat düzeyinin üstünde kendisine bir ayrıcalık tanımamıştır.

“Öte yandan Arap yarımadası dışındaki bölgelerde Müslümanlaşma, yalnızca askerî hâkimiyet yoluyla değil; uzun bir zaman dilimi içinde, yönetimin Müslüman kadroların elinde bulunmasının sağladığı ortamdan yararlanan davetçilerin halkı eğitmesi ve toplumsal ilişkiler kurmasıyla gerçekleşmiştir. Buna karşılık, yöneticilerin davet faaliyetlerini sınırlı tuttuğu veya bu tür faaliyetlerin toplumsal karşılık bulamadığı bölgelerde -örneğin Yunanistan, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’da-, geniş ölçekli bir Müslümanlaşma yaşanmamıştır. Osmanlı merkezî otoritesinin zayıfladığı dönemlerde, aynı zamanda yükselen milliyetçilik akımlarının da etkisiyle bu bölgelerde Osmanlı yönetimine karşı bağımsızlık hareketleri güçlenmiş; bu süreçte Osmanlı tecrübesiyle özdeşleştirilen İslam algısına karşı mesafeli ve zamanla olumsuz tutumlar da gelişmiştir. Zorlayıcı ve ağır yükümlülükler getiren bir yönetim biçiminin, o yönetimle özdeşleştirilen dinî kimliğe yönelik tepkileri beslemesi, toplumsal açıdan anlaşılabilir bir durumdur…”

Daha sonra bir müzakereci peygamberlerin temel görevleri hakkında çerçeve sunan ayete referansta bulunarak şöyle dedi: “İfade edildiği üzere, melik olanlar da dahil olmak üzere peygamberlerin görevi Kur’an’da dört madde halinde sayılıyor: Allah’ın ayetlerini okumak, insanları arındıracak yollar göstermek, kitabı ve hikmeti öğretmek (62: 2). Çünkü burada Resul-i Ekrem (asm)’dan söz ediliyor. Bilindiği gibi Resulullah da Medine’ye geldiğinde, yerli halkın isteği üzerine şehrin idarecisi olmuştu. Medine kısa sürede gelişerek şehir sınırlarını aşan bir güç merkezi haline gelmiş, Peygamber (asm) de Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde en güçlü olan bu yönetim merkezinin başkanı vazifesini de deruhte etmiştir. Ama hayatı boyunca amacı insanlara Kur’anî mesajı hem sözlü olarak hem de yaşayışıyla uygulamalı olarak tebliğ etmek olmuştur. Hiçbir zaman ne bu görevinden dolayı ve ne de Allah’ın insanlara ulaştırmak için emanet ettiği vahyi tebliğ ederken insanlardan maddi bir karşılık beklememiştir. Toplumdaki herhangi sıradan bir vatandaşın hayat düzeyinin üstünde kendisine bir ayrıcalık tanımamıştır… Öte yandan bu hakikat, bir müzakerecinin dile getirdiği gibi, peygamber mesleğini takip edenlerin yani Hakkı tebliğ ve takdim etmeye çalışanların da bu konularda hassas olmaları gerektiğine dair çok önemli bir uyarı taşıyor.”

Ders, bu bağlamda verimli müzakerelerle devam etti. Allah razı olsun.

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın